Yazar: Klinik Psikolog Gülseda Özdemir
Giriş

Siyasal süreçler yalnızca kurumsal yapılar ve politik programlarla değil, aynı zamanda toplumsal duygular ve algılarla şekillenmektedir. Bu nedenle siyasal davranışı anlamak, psikolojik süreçleri de dikkate almayı gerektirir. Günümüzde siyasal iletişim giderek duygular üzerinden kurulmakta; korku, kaygı ve öfke gibi duygular siyasal mobilizasyonun önemli araçları haline gelmektedir.
Bu durum siyasal iletişimin yalnızca ideolojik bir çerçeve üretmediğini, aynı zamanda toplumsal duyguların yönlendirilmesinde etkili olduğunu göstermektedir (Stranne, 2025, s. 1–2). Bu makale duyguları hedef alan popülist söylemlerin, kitle psikolojisi üzerindeki etkilerini marksist ve psikanalitik kuram çerçevesinde ele almakta ve özellikle yansıtma ile bölme savunma mekanizmalarının siyasal söylem içindeki işleyişi değerlendirilmektedir.
Siyasal Psikoloji, Duygu ve Kitle Dinamikleri
Siyasal psikoloji, siyasal davranışın yalnızca rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklanamayacağını savunan disiplinler arası bir alandır. Bu yaklaşım siyasal kararların oluşumunda algı, duygu ve kimlik gibi psikolojik süreçlerin önemli rol oynadığını vurgulamaktadır. Özellikle günümüzde korku, nostalji ve öfke gibi duygular siyasal iletişimin önemli unsurları haline gelmiştir (Stranne, 2025, s. 2).
Modern siyasal iletişimde kimlik ve aidiyet duyguları da bireylerin siyasal tercihlerini sosyal gruplarla kurdukları psikolojik bağlar üzerinden şekillendirmesi nedeniyle mobilizasyonun temel unsurlarından biri haline gelmiştir (Pettigrew, 2017, s. 111). Bu noktada kolektif kaygı, yalnızca bireysel bir duygu değil, toplumsal düzenin istikrarına ilişkin yaşanan köklü bir güvensizlik biçimidir (Marcus, Neuman ve MacKuen, 2000).

Psikolojik süreçlerin bu merkezi rolü, iletişim stratejilerinin de bu yönde şekillenmesine neden olmaktadır. Modern siyasal iletişim büyük ölçüde duygusal anlatılar üzerinden kurulmaktadır. Siyasal aktörler korku, nostalji ve öfke gibi duyguları harekete geçirerek siyasal mobilizasyonu güçlendirebilmektedir. Bu nedenle siyasal iletişim yalnızca politik mesajların aktarımı değil, aynı zamanda duygusal anlamların üretildiği bir süreç olarak değerlendirilmektedir (Stranne, 2025, s. 2–3).
Popülist söylem toplumsal gerçekliği “biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden yeniden tanımlayarak grup içi dayanışmayı güçlendirirken, rakipleri tehdit unsuru olarak sunan güçlü bir psikolojik zemin oluşturmaktadır (Lacatus, 2020, s. 37). Özellikle kriz dönemlerinde ekonomik güvencesizlik bireylerin aidiyet arayışını artırarak bu tür kimlik politikalarının etkisini pekiştirmektedir (Homolar ve Scholz, 2019, s. 355). Korku ve kaygı gibi duyguların siyasal tutumlar üzerindeki bu belirleyici gücü, kitlelerin hareket alanını daraltan stratejik bir araç olarak tanımlanmaktadır (Marcus, Neuman ve MacKuen, 2000).
Kitle Psikolojisine İlişkin Kuramsal Yaklaşımlar
Bireysel düzeydeki bu duygusal süreçler, kitle dinamikleriyle birleştiğinde daha karmaşık bir yapıya bürünmektedir. Kitle psikolojisi literatürü, bireylerin kalabalık gruplar içerisinde bireysel bilinçlerinin zayıflayarak kolektif duygular ve grup normlarıyla hareket ettiklerini, bu durumun siyasal mobilizasyonda lider etkisini artırdığını ortaya koymaktadır (Arslan, 2025, s. 7; Le Bon, 2001, s. 28). Kolektif bilincin rasyonel düşünce üzerindeki bu baskınlığı, klasik kuramlarda farklı temellerle açıklanmaktadır:

Gustave Le Bon, bireyin kitle içinde rasyonelliğini yitirerek liderden kolayca etkilenen duygusal bir varlığa dönüştüğünü savunurken; Sigmund Freud, bu süreci psikanalitik bir bağlamda liderle kurulan özdeşim üzerinden ele almaktadır (Arslan, 2025, s. 9; Pettigrew, 2017, s. 109).
Bu duygusal zemin üzerinde yükselen stratejiler, özellikle belirsizlik dönemlerinde kitlelerin rasyonel karar alma süreçlerini etkisizleştirmekte; korku temelli kriz anlatıları siyasal sisteme duyulan güvenin zayıfladığı süreçlerde daha geniş kitlelerce kabul edilmektedir (Homolar ve Scholz, 2019, s. 355). Bu noktada bireysel kaygıların kitlesel bir harekete dönüşmesi, popülist liderliğin kitle psikolojisi ile kurduğu derin temasla yakından ilişkilidir (Arslan, 2025, s. 12).
Sosyal Kimlik Kuramı ve Siyasal Davranış
Bu noktada Sosyal Kimlik Kuramı, bireylerin kendilerini belirli grupların üyesi olarak tanımlamalarının siyasal algıları nasıl dönüştürdüğünü kuramsal olarak açıklamaktadır. Tajfel ve Turner’a göre bireylerin ait oldukları grupları olumlu değerlendirme eğilimi grup içi dayanışmayı artırırken; popülist söylemlerdeki “halk” ve “elitler” kategorileri bu kimliği güçlendiren sembolik çerçeveler işlevi görmektedir (Tajfel ve Turner, 1979; Pettigrew, 2017, s. 112).

Kimlik politikalarının bu denli güçlenmesi, toplumun keskin karşıtlıklar üzerinden tanımlandığı siyasal kutuplaşmayı derinleştirmekte; dijital medya platformları da bu kutuplaştırıcı söylemlerin hızla yayılmasını kolaylaştırmaktadır (Lacatus, 2020, s. 38; Stranne, 2025, s. 4). Söz konusu stratejik yönlendirme, günümüzün teknolojik olanaklarıyla birleşerek daha hızlı ve etkili bir mobilizasyon gücü kazanmaktadır. Modern siyasal iletişim ortamında artan kutuplaşma, toplumun “biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden tanımlanmasıyla siyasal rekabeti sertleştirmekte ve bu durum ulusal kimlik temaları üzerinden kolektif duyguları mobilize etmektedir (Alp, 2018, s. 64).
Psikanalitik Kuram Bağlamında Savunma Mekanizmaları
Dijital medya platformlarının algoritmik yapıları, duygusal içeriklerin daha görünür hale gelmesine neden olarak siyasal mesajların aracısız bir biçimde kitlelere ulaştırılmasını sağlamaktadır. Psikanalitik çerçevede yansıtma mekanizması, bireylerin içsel çatışmalarını dışsallaştırarak “öteki” gruplara atfetmesine olanak tanımaktadır (Freud, 1936; Homolar ve Scholz, 2019, s. 354). Bu savunma süreci, toplumsal algıyı keskin zıtlıklar üzerinden yeniden kurgulayan bir işlev görmektedir.
Bölme mekanizması ise karmaşık gerçekliği “iyi” ve “kötü” olarak kutuplaştırıp dünyayı belirsizlikten arındırarak anlamlandırmayı sağlamaktadır (Kernberg, 1975). Kitle dinamikleri ve liderle kurulan özdeşimin ötesinde Marksist psikoloji, bu süreçlerin toplumsal ve ekonomik koşullardan bağımsız düşünülemeyeceğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre bireylerin düşünce biçimleri ve duygusal dünyaları, içinde bulundukları toplumsal yapı tarafından şekillendirilmektedir.
Otoriter Karakter ve İdeolojik Savunma Mekanizmaları

Lider ile kitle arasındaki bu ideolojik ve psikolojik bağ, özellikle günümüzün popülist liderlik modellerinde somut bir karşılık bulmaktadır. Popülist söylem yalnızca ideolojik bir çerçeve değil, Microbiology aynı zamanda siyasal mobilizasyonu güçlendiren bir retorik stratejisi olarak değerlendirilmektedir. “Gerçek halk” ve “elitler” karşıtlığı, siyasal alanın iki kutuplu biçimde algılanmasına yol açarak kutuplaşmayı güçlendirmektedir.
Erich Fromm’un otoriter karakter kavramı, bireylerin özgürlüğün yarattığı kaygıdan kaçıp güçlü figürlere sığınarak ideolojik bir savunma geliştirdiklerini ortaya koymaktadır (Fromm, 1941). Özellikle Twitter (X) gibi kanallar üzerinden yürütülen doğrudan iletişim, siyasal mesajların hızıyla birlikte doğrudanlığını da artırarak kitlelerin tepki sürelerini kısaltmaktadır (Lacatus, 2020, s. 39).
Marksist yaklaşıma göre de yabancılaşma süreciyle ortaya çıkan güvensizlik duygusu, kimlik siyasetine uygun bir zemin hazırlamaktadır. Bu teknolojik hız, yapısal ekonomik huzursuzlukların gerçek nedenlerinden koparılarak yönetilmesine olanak tanımaktadır. Kapitalist sistemin yarattığı bu somut koşullar altında işsizlik ve gelir eşitsizliği, bireylerin toplumsal düzene duyduğu güveni zayıflatarak kitleleri psikolojik bir savunma mekanizması olarak güçlü lider figürlerine yöneltmektedir (Fromm, 1941).
Trump’ın Siyasal İletişim Stratejisinin Özellikleri

Donald Trump’ın siyasal iletişim tarzı popülist söylemin çağdaş örneklerinden biridir. Trump’ın stratejisi doğrudan ve çatışmacı bir dil kullanımıyla dikkat çekerken; geleneksel medya aracılığını azaltan sosyal medya kullanımı siyasal mesajların hızını ve doğrudanlığını artırmıştır.
Trump’ın konuşmalarında göçmenler, geleneksel medya, uluslararası kurumlar ve siyasal elitler sıkça tehdit unsuru olarak gösterilmekte ve bu söylem aracılığıyla toplumsal huzursuzluk duyguları mobilize edilmektedir (Lacatus, 2020, s. 33-44). Özellikle “Gerçek Amerikalılar” vurgusuyla oluşturulan ulusal kimlik çerçevesi, tehdit anlatılarıyla desteklenerek “biz” ve “onlar” ayrımını keskinleştirmektedir (Yılmaz vd., 2020, s. 152; Homolar ve Scholz, 2019, s. 358).
Araştırmalar Trump’ın destekçilerinin önemli bir kısmının toplumsal değişim karşısında yaşadıkları kaygıya bu söylemin psikolojik bir karşılık ürettiğini kanıtlamaktadır (Pettigrew, 2017, s. 113).
Kriz Anlatıları ve Kaygı Politikası
Nihayetinde popülist retorik, bu karakter yapısını mobilize ederek bireysel güvensizliği lider üzerinden bir güvenlik duygusuna dönüştürmektedir. Bu tehdit temelli yaklaşım, toplumsal algıyı dönüştürmek için belirli anlatı kalıplarından beslenmektedir. Trump’ın söyleminde kriz anlatıları önemli bir yer tutmaktadır. Ekonomik kriz ve ulusal güvenlik tehditleri gibi spesifik vurgular içeren bu anlatılar aracılığıyla liderler, mevcut düzenin yetersiz olduğu fikrini güçlendirirken kendilerini bu krizi çözebilecek yegâne aktörler olarak sunmaktadır. Söylemde ulusal kimlik ve güvenlik temalarının belirgin yer tutması, toplumda “ontolojik güvensizlik” duygusunu beslemekte ve “biz ve onlar” ayrımını daha görünür kılmaktadır.

Kapitalist toplumda ekonomik belirsizliklerin yarattığı işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi faktörler, bireylerin toplumsal güven duygusunu kökünden zayıflatmaktadır.
Literatürde “kaygı politikası” olarak adlandırılan bu strateji doğrultusunda, tehdit algısı ve güvensizlik duygusunun bireyleri güçlü liderlere yöneltebildiği görülmektedir (Homolar ve Scholz, 2019, s. 357; Pettigrew, 2017, s. 108–110). Buna bağlı olarak gelişen huzursuzluklar, popülist retorik aracılığıyla ekonomik kökenlerinden arındırılmaktadır.
Sonuç olarak popülist söylemler, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin yarattığı psikolojik huzursuzlukları kimlik temelli karşıtlıklar üzerinden yönlendirerek siyasal mobilizasyon için araçsallaştırmaktadır. Bu süreçte ekonomik eşitsizliklerin yarattığı gerçek kaygı, sistematik olarak belirli toplumsal gruplara yönlendirilerek siyasal mobilizasyon için bir yakıta dönüştürülmektedir (Homolar ve Scholz, 2019, s. 358). Bu bağlamda popülist mobilizasyon, toplumsal kaygının sisteme yönelmek yerine belirli hedeflere kanalize edilerek siyasal olarak yeniden yönlendirilmesi sürecidir.
Sonuç
Bu çalışma, Donald Trump örneği üzerinden popülist liderliğin ideolojik değil, kolektif psikolojik dinamiklerle şekillendiğini; korku ve kaygı gibi duyguların stratejik bir mobilizasyon aracına dönüştüğünü saptanmıştır. Psikanalitik ve marksist perspektiflerle kurulan teorik çerçeve, sistemik ekonomik huzursuzlukların “yansıtma” ve “bölme” mekanizmalarıyla kimlik temelli karşıtlıklara (“biz ve onlar”) nasıl kanalize edildiğini kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak popülizm, toplumsal kaygının sistemsel eleştiri yerine belirli gruplara yönlendirilmesi süreci olarak tanımlanmış; literatüre en büyük katkısı ise bireysel psikoloji ile toplumsal kaygı üretimini disiplinlerarası bir yöntemle birleştirmesi olmuştur. Gelecek araştırmalar için dijital medyanın kutuplaştırıcı rolü ve karşılaştırmalı popülizm analizleri temel çalışma alanları olarak önerilmektedir.
Kaynakça
Alp, H. (2018). Donald John Trump örneklemi üzerinden siyasette kadına yönelik ayrımcı söylem örnekleri. Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 6(15), 453–466.
Arslan, S. (2025). Dış politikada kitleler psikolojisinin önemi. Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 18(2), 158–178. https://doi.org/10.46790/erzisosbil.1713509
Freud, A. (1936). The ego and the mechanisms of defence. Karnac. (Original work published)
Freud, S. (2012). Group psychology and the analysis of the ego. Routledge. (Original work published 1921)
Fromm, E. (1941). Escape from freedom. Farrar & Rinehart.
Homolar, A., & Scholz, R. (2019). The power of Trump-speak: Populist crisis narratives and ontological security. Cambridge Review of International Affairs, 32(3), 344–364. https://doi.org/10.1080/09557571.2019.1575796
Kernberg, O. (1975). Borderline Conditions and Pathological Narcissism.
Lacatus, C. (2021). Populism and President Trump’s approach to foreign policy: An analysis of tweets and rally speeches. Politics, 41(1), 31–47. https://doi.org/10.1177/0263395720935380
Marcus, G., Neuman, W., & MacKuen, M. (2000). Affective Intelligence and Political Judgment.
Pettigrew, T. F. (2017). Social psychological perspectives on Trump supporters. Journal of Social and Political Psychology, 5(1), 107–116. https://doi.org/10.5964/jspp.v5i1.750
Stranne, F. (2025). Make America better again: Emotional narratives and the use of Instagram in the campaigns of Trump and Biden. Social Media + Society, 11(4), 1–13. https://doi.org/10.1177/20563051251403982
Tajfel, H., & Turner, J. (1979). An integrative theory of intergroup conflict.
Yılmaz, A., Yolcu, T., Özkaynar, K., & Aykaç, Ö. S. (2020). Siyasal pazarlama ve siyasal iletişimde post-truth: Donald Trump örneği. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 21(2). https://doi.org/10.37880/cumuiibf.740519

