Röportaj: Prof. Dr. İnci Boyacıoğlu

1 – Türkiye’de psikologların “hak arayışı” dediğimiz mesele tam olarak hangi başlıklarda yoğunlaşıyor?
Türkiye’de psikologların yaşadığı sorunlar, aslında Türkiye’deki genel ekonomik tabloyla uyumludur. Psikologların giderek artan hak kayıpları neoliberalizmin emeği değersizleştirme politikalarının bir parçasıdır. Bu sorunlar yumağında, kuşkusuz “Meslek Yasası” eksikliği ana düğümlerden biridir. Meslek yasasının yokluğu, sadece teknik bir düzenleme eksikliği değil; psikolog emeğinin daha tanımlama noktasında bulanık bırakılması, yetki ve sorumluluk sınırlarının sermaye ya da devlet tarafından keyfi biçimde çizilmesi demektir.
Buna ek olarak; plansız şekilde açılan psikoloji bölümleriyle yaratılan “yedek işsizler ordusu”, kamu atamaların açılan kadroların yetersizliği, başta özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, kreşler gibi özel şirketlerce asgari ücretin altına çekilmeye çalışılan maaşlar, kamu kuruluşların psikologların etik ilkelerini hiçe sayan uygulamalar, mobbing ve güvencesiz çalışma koşulları en temel başlıklarımızdır. Ayrıca, psikolojik sağlık alanında merdiven altı iş yerlerinin denetimsiz, bilimsel temelden uzak uygulamalarla yarattığı mesleki itibar kaybı ve halk sağlığına yönelik tehdit de hak arayışımızın politik bir ayağını oluşturuyor. Psikoloji camiası olarak sadece psikologların refahı için değil, psikolojik sağlık hizmetlerinin kamusal bir hak olarak tanınması ve halk sağlığına faydalı şekilde yürütülmesi için de mücadele etmekteyiz.
2 – Hak arama süreçlerinde meslek içi dayanışma neden zaman zaman zayıf kalabiliyor?
Meslektaşlarımız sosyal psikoloji kavramlarından yararlanarak bu süreci elbette rahatlıkla okuyabiliyorlardır. Ben bu kavramları içinde yaşadığımız sistemle birlikte anlamlandırmamız gerektiğini düşünüyorum. Kapitalist sistem, dayanışma üzerine değil rekabet üzerine kurulu mekanizmalarla çalışır. Neoliberal politikalarla daha da aşırılaşma eğilimine giren bu eğilim, psikologları da birbirinin yoldaşı değil, birbirinin rakibi olan “girişimci bireyler” olarak şekillendiriyor. Özellikle klinik psikoloji alanındaki yoğunlaşma ve bu alanın “bireysel kurtuluş” ya da “yüksek statü” vaadiyle pazarlanması, meslektaşlarımızı acımasız piyasa koşullarına sahip bir dünyaya iterek yalnızlaştırıyor.
“Böl, parçala, yönet” sadece dünya haritasını değiştirmek için kullanılmaz, bu strateji emekçileri yönetmek için de yüzlerce yıldır var olan düzen için en verimli sonuçları vermiştir. Psikoloji camiasıyla, PDR arasındaki çatışmalar, psikologlarla klinik psikologlar arasındaki çatışmalar, akademi ile uygulamadaki meslektaşlarımız arasındaki çatışmalar vb. hep yatayına sosyal gruplar arasında yaşanan çatışmalardır. Böylece psikologlarla psikolojik danışmanların birlikte mücadele etmesi gereken “manevi danışmanlık” sorunu sahipsiz kalmış, din görevlileri hiçbir direnişle karşılaşmadan yurtlara, gençlik merkezlerine, hatta hastanelere atanmıştır. Sayıları da hızla büyümektedir.

Psikologlarla klinik psikologlar arasındaki çatışmalar meslek yasasında sürekli mücadelemizi sekteye uğratmaktadır ya da tek bir ses olmamız gereken noktalarda ayağımıza dolanabilmektedir. Akademisyenler görüşlerini dikkate almayan siyasilerle, tüm olup bitenlerde kendilerini en büyük sorumlu gören öfkeli gençlik arasında kalmıştır. Daralan akademik özgürlükler ve Türkiye’deki kronik “aydın yetiştirememe” sorunuyla birleşince akademi âtıl bir güç haline gelmiştir. Öyle etkisizleşmiştir ki akademi, kendi içinden çıkan, ne akademik ne mesleki etik ilkelerine uymayan, kişisel çıkar odaklı, cübbelerle süslenmiş para sayma makinelerinin bile önünü alamamaktadır.
“Böl parçala yönet” stratejisi tıkır tıkır çalışmaktadır. Kazanan özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri patronlarıdır, manevi danışmanlardır, özel üniversite patronlarıdır; kazanan tekelleşen psikolojik sağlık şirketleridir, alanı sahipsiz bulup iyice semiren sahte psikologlardır.
Not düşmek isterim, kolektif bellek, sosyal grupları bir arada tutan sağlam bir tutkaldır. Geçmişteki ortak kazanımlarımızın unutturulması, bugünkü parçalanmışlığa büyük katkılar sunuyor. Bugün psikoloji camiası, Türkiye’nin saygın meslek gruplarından biriyse bu ortak emeğimizin, yıllarca saysız meslektaşımızın gösterdiği çabaların bir ürünüdür, bunu hiç unutmayalım.
3 – Ruh sağlığı alanında “yardım etme” motivasyonu, emek sömürüsünü görünmez kılabiliyor mu?
Bu bıçak sırtı bir konu. Halkın psikoloğu olmak, bilgini ve becerilerini toplum faydası için kullanmak her zaman erdemli bir eğilimdir. Psikoloji camiası, bu başlıkta hep iyi sınavlar verdi. Hemen her afette, psikologlar sahada nice fedakârlık hikayesinde yer aldı. Ancak, kapitalist sistem insana dair iyi olan ne varsa onu da kendi işleyişine göre şekillendirir ve kâr amaçlı kullanmanın yollarını yaratır. Bakım emeğinin merkezde durduğu her iş kolunda ortaya çıkan bir sorundur bu. Başka bir insana yardım etmeye çalışırken veya topluma faydalı bir işi yürütürken, aslında patronunuzun sizi ücretsiz fazla mesaiye zorladığını da biliyorsunuzdur. Bu dünyada en çok sömürülen emek türlerinden biridir bakım emeği.
Genç meslektaşlarımızın “tecrübe kazanma” adı altında ücretsiz stajlara zorlanması, düşük ücretlerle fazla mesai yapmaya ikna edilmesi yine “fedakârlık” anlatısı ile meşrulaştırılıyor. Bizim insani olarak sahip olduğumuz onurlu bir niteliğimiz sistem tarafından bize karşı kullanılmış oluyor. Oysa psikolog da bir emekçidir ve geçimini emeğini satarak sağlar. Yardım etme motivasyonu, bir sömürü mekanizması olarak kullanıldığında psikologlar “duygusal emek” yüküyle tükenir. Değer ve ilkelerimizin metalaşmasına izin vermeden, toplumsal çalışmaları kamusal bir hizmet ve hak olarak tanımlamalıyız. Bu tür ince bir ayrım da ancak politik bilinçle mümkündür.

4 – Psikologların örgütlenme düzeyi sizce yeterli mi? Neden?
Biz psikologlar olarak aslında dayanışmanın gücünü en iyi bilen meslek gruplarından biriyiz. Ve açıktır ki insanlık tarihinde, en ileri dayanışma ve iş birliği biçimi örgütlülüktür. Türkiye’de emekçi sınıfları örgütsüzleştirme politikalarıyla uyumlu olarak, yüz binleri bulan psikoloji camiası da büyük oranda örgütsüzdür. İşte tam da bu yüzden, TPD olarak verdiğimiz meslek yasası mücadelesi aslında hep odalaşma mücadelesiyle kol kola gitmekte. Ama dünya emekçilere nefes aldırmayan bir baskı döneminden geçmekte. Odalaşma taleplerimizin olumlu karşılık bulması olası görünmemekte. Bir gün odalaşabilirsek, bu ancak psikologların kararlı ve güçlü politik bir mücadeleyi örmeyi başardığı gün olacaktır.
Psikologlar arasında “örgütlü olmak” hâlâ sadece bir derneğe üye olmak gibi algılanıyor; oysa verilen bir hak mücadelesiyse sendikal örgütlenmeleri artırmak ve siyasi öznelere dönüşmek gerekir. Bu noktada, psikoloji alanındaki politik örgütlülüklerin önemli görevleri var. Benim de kurucuları arasında yer aldığım Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Psikoloji ve Akıl Sağlığı Meslekleri İnisiyatifi, alanımızdaki işsizlik, dinselleştirme baskısı gibi politik başlıklarda bir mücadeleyi örmeye çalışıyor örneğin. Karşımızda özel üniversite patronları, tarikatlar, kendi politik ajandaları olan siyasiler gibi örgütlü büyük güçler var. Psikoloji camiası bu ablukayı ancak örgütlenerek aşabilir. Böylece korku duvarları da birlikte aşılmış olur.
5 – Psikologların hak mücadelesi, daha geniş bir emek mücadelesiyle nasıl ilişkilendirilebilir?

Psikolog, modern dünyaya ayak uydurmuş bir şifacı, amorf bir ruhban sınıfın üyesi değildir. Psikolog; fabrikadaki işçinin depresyonunun, şiddet gören kadının travmasının, geleceksiz bırakılan gencin kaygısının tanığıdır. Bu sorunların kaynağı olan düzen, aynı zamanda psikoloğun emeğini de değersizleştiren düzendir. Dolayısıyla psikoloğun hak mücadelesi; emekçilerin mücadelesiyle ortaktır. Bizim hak mücadelemiz, aynı zamanda halkın nitelikli, parasız ve erişilebilir psikolojik sağlık hizmetine ulaşma mücadelesidir. Bu noktada, sendikalarla iş birliğimizi artırmalı, psikologlar olarak sendikalarda örgütlenmeliyiz. Politik mücadeleyi lobi faaliyetiyle sınırlayan anlayışı ivedilikle terk etmemiz gerekiyor. Özlük hakları için verilen mücadele politik alana ait bir mücadeledir, dolayısıyla emekçi kimliğimizi ortaya çıkaran yayınlar, tartışmalar, etkinlikler ve elbette politik eylemler algımızı berraklaştıracaktır.


