19 Mart Sonrası Gençlik Hareketi
Mayıs 28, 2026
Çocukluğun Performansa Dönüşü
Haziran 1, 2026

İlham Mı? Hayal Kırıklığı Mı?

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Mayıs 28, 2026

 

Gezi, yalnızca bir protesto değil; Türkiye’de kolektif özneleşmenin, dayanışmanın ve haysiyet talebinin görünür olduğu tarihsel bir kırılmaydı. Bu söyleşide Gezi’nin eleştirel psikoloji açısından anlamını, solun potansiyel ve sınırlarını, korku siyasetiyle bastırılan umut duygusunu ve bütün bunların bugüne bıraktığı mirası konuştuk. Çünkü bazı deneyimler yalnızca yaşanmaz; bir toplumun hafızasına ve ruhuna kazınır.

Eleştirel psikoloji açısından Gezi, Türkiye’de hangi kırılmayı temsil ediyor?

Eleştirel psikoloji anaakım psikoloji eleştirirken önemli birkaç hususu vurgular: Psikolojiye egemen sosyal bilim anlayışının bireyciliğinin altını çizer; psişik hayati belirlemede sınıfsallık, sosyal cinsiyet, cinsiyet yönelimi, baskı gören etnik-dini kimlikler gibi çeşitli sosyopolitik faktörlerin önemini hatırlatır; eylem ve dönüşüm odaklı bir yani vardır; çeşitli farklı eleştirel perspektiflere açıktır ve içinde tartışmalar vardır; son olarak  da araştırmacıları özdüşünümselliğe davet eder. Bunların hepsi çeşitli yönleriyle Gezi’de direnişinin içinde politik seviyede mevcut idi. Gezi tam da bu yüzden çok güzeldi ve unutulmazdı.

Eleştirel psikoloji açısından Gezi, Türkiye’deki bireyselleştirilmiş/yalnızlaştırılmış özne anlayışında önemli bir kırılmayı temsil ediyor. Dünyadaki sosyoekonomik paradigmaya paralel olarak, Türkiye’de de psikolojik özne, çoğunlukla kendi mutluluğu, başarısı ve kişisel gelişimi ile meşgul; toplumsal sorumluluklarından görece kopuk; kendini kurtarmaya motive; toplumsal direniş düşüncesinden uzak; görece apolitik bir varlık olarak kurulmaktadır. Ama bu kuruluş bazen tabiri caiz ise ‘yazılım hatası’ verebiliyor. Gezi de bu kurguyu askıya alabilen bir deneyim sunmuştu. İnsanlar yalnızca bireysel taleplerle değil, kolektif bir varoluş duygusuyla/ihtiyacıyla hareket ettiler. Yani insanlar “Sumus, ergo sum” (‘Varız, öyleyse varım’) hissini yaşadılar ve bu doğrultuda yeni bir toplum sözleşmesi yani ‘yazılım güncellemesi’ talep ettiler.

Tabii ki bu en nihayetinde politik bir talep idi ama bu talebin önemli bir özelliği toplumsal vücudun bütün organları tarafından hissedilmiş olmasıydı. Yani talep bir ecnebi kışkırtması değildi. İçtendi, içeridendi ve çok büyüktü. Öyle ki bu sosyopolitik güncelleme talebinin evrensel geçerliliğini, bizler okyanus ötesinden hissettik, hatta yaşadık. Hayır, ‘endişeli modernler’ değildik; dini inanışlarını barışçıl bir şekilde pratik eden insanlara karşı bir önyargımız yoktu; otoriter bir laikliği savunmuyorduk. Siyasi İslam’ın merkez sağı ele geçirdiğini, hayatimizi daralttığını, cumhuriyetin önemli kazanımlarını yıkmaya çalıştığını görüyor, demokrasiyi binilip inilen bir vasıta olarak gören dinen özcü politik bir zihniyete karşı geliyorduk. Zaman haklı olduğumuzu daha da gösterecekti ama politik psikoloji için asil önemli olan toplumsal/çoğulcu/aktif bir özne anlayışının kendisini gösterebilmiş olmasıydı.

Bu anlamda Gezi, psikolojinin sıklıkla göz ardı ettiği ‘kolektif özneleşme’ anlarını görünür kıldı. Korkunun yerini dayanışmanın; rekabetin yerini paylaşımın; atomizasyonun yerini paylaşılan ortak kader hissinin; suskunluğun yerini diyalogun alabileceğini gösterdi bu hareket. Sosyopolitik varoluşlarından/durumlarından razı olmayan insanlar, iktidar yetkililerine artık eskisi gibi rıza üretemediklerini gösterebilmişlerdi. Toplumsal konsensusun da ancak diyalog yoluyla oluşabileceğini ve zorbalığa/istibdada razı olmamanın bir ‘haysiyet’ meselesi olduğunu gösterebildi bu insanlar. 

Siyaset bir haysiyetsizleştirme değil, insanlara haysiyetli bir hayat sunma kurumudur. Bu anlamda kırılma sadece iktidarın siyasi hegemonyasının sarsılmasından ibaret değildi, aynı zamanda mikro düzeyde psikososyal bir kırılmaydı: İnsanların birbirleriyle ve kamusal alanla kurdukları ilişkinin dönüşebileceğini somut olarak deneyimledikleri bir andı Gezi. Artık daha çok kabul gördükleri, daha nazik bir dünyada yasayabilme potansiyelini gören insanlar, diğer insanlara da daha nazik davranmaya başlayabilmişlerdi. Bunu anekdotlardan biliyoruz. 

Anti-depresan kullanımını bırakan veya düşüren insanların bilgileri gelmeye başladı. Bunu da psikiyatristlerden, klinik psikologlardan biliyoruz. Haksızlıklara yıllarca eşlik eden yaygın çaresizlik hissinin yerini önemli bir umut hissi aldı. Psikolojik öznenin, aslında özünde bir psikopolitik bir özne olduğu daha acik bir şekilde görünür olmaya başladı. ‘Apolitik’ veya ‘bitaraf’ olmanın da aslında gayet politik bir varoluş hali olduğu da artık ortadaydı. Aslında en apolitik insanlar bile sokaklara inebilmişlerdi. Gezi çok güzeldi. Türkiye kızınca çok güzelleşiyor!

Gezi, Türkiye’de solun potansiyelini mi gösterdi yoksa sınırlarını mı?

Bu çok güzel bir soru çünkü orta sınıfların taleplerinin öne çıktığı ve kendiliğinden ortaya çıkan Gezi hareketi Türkiye’de solun kendisine tekrar bakmasını sağladı gibi görünüyor. Ve her içebakış her özdüşünümsellik bir eleştiri/kritik ve bir potansiyel/dönüşüm ile birlikte gelir. Gezi hem potansiyeli hem de sınırları aynı anda açığa çıkardı. Potansiyel açısından bakıldığında, farklı kimliklerin, yaşam tarzlarının ve politik geleneklerin kısa süreli de olsa yan yana gelebilmesi önemliydi. Bu yan yana geliş, Türkiye’de solun düşünebildiğinden daha geniş bir toplumsal karşılık buldu.

Bunun yeşerebilmesi için kimi geleneksel sol örgütler kendi politik yönelimlerini ve hatta epistemik zeminlerini de sorgulamak zorunda kaldılar gibi görünüyor. Hatırlarım, 90’larin sonunda solun kimi kesimlerinde “eşcinseller gerçekten sosyalist/komünist olabilir mi?” diye tartışılırdı veya LGBTQ+ gruplara açıktan politik destek esirgenebiliyordu. Diğer yandan feminist yaklaşımlara ya da sosyal cinsiyet tartışmasına bir miktar mesafeli davranılırdı. Kürt sorunu ile mobilize olmuş kesimlerle siyasi olarak dayanışma esnasında kimlik/tanınma siyasetinin içindeki olumlu/yapıcı/yeniden kurucu potansiyele kaygıyla bakanlar vardı.

Aslında bu konuların çoğu Gezi olmadan önce yavaş yavaş çözülüyordu ve zaten uzun zamandır da tartışılıyordu. Hatta Türkiye’de sol muhalefet kendisine bu kanallardan beslenen, kendini bu kanallara da anlatabilen bir yer edinmişti. Gezi kimlik ve tanınma taleplerinin epey öne çıktığı bir dönemdi ve klasik öncü/özne partilerin toplumun gerisinde kaldığı herkes tarafından gözlemlenmişti. Eğer ortada gerçekten ‘avangart’ bir oluşum aranıyorsa, bu sanırım Gezi’nin kendisiydi. O ‘kendiliğindenlik’ büyük bir enerji olarak göründü. Gezi’deki çok farklı ve yeni/yaratıcı ve ses getiren direniş biçimleri ortaya çıkacak ve tarihe geçecekti Gezi. 

Bunlarla birlikte Gezi’nin ardından gelen birkaç yıl içerisinde, Türkiye’deki radikal demokratik potansiyel artık görmezden gelinemeyecek bir toplumsal gerçeklik haline geldi. Bu süreç, yeni sosyalist ve toplumcu siyasal oluşumların ortaya çıkmasına da zemin hazırladı denebilir. Aynı dönemde muhalif medya alanının ve ana muhalefet çizgisinin demokratik Cumhuriyet tasavvurunu daha güçlü biçimde sahiplenmeye başladığını söylemek de mümkün. Cumhuriyet’in kazanımlarını ve bütün vatandaşların haklarını savunabilmek için askeri bir güce  ihtiyacımız yok. Bu anlamda, Gezi deneyimini yaşamış kuşakların içinden çıkan mücadeleci ve demokratik siyasal figürlerin bugün muhalefette önemli bir yerde durması, toplum adına değerli ve anlamlı görünüyor.

Kısaca Gezi’den sonra gördük ki, eşitlik-özürlülük-kardeşlik mücadelesinin geniş bir “demokratik/toplumcu bir halk cephesi” ile sürdürülmesi gereği tekrar öne çıkmış bulunuyor. Zira karşımızda çatlasa da ayakta duran son derece otoriteryan bir cephe bulunuyor: her konuda hukuksuzluğu, haksızlığı, zoru ve zorbalığı normalleştirmeye çalışan bir tahakküm hali. Gezi’nin buna cevaben gösterdiği toplumsal ve siyasi potansiyel halen hafızamızda. Muhtaç olduğumuz kudret de bu potansiyel enerjide ve başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilen Gezi’nin kapsayıcı politik zemininde gizli.

Gezi’nin yarattığı umut neden sürdürülebilir bir politik güce dönüşemedi?

Bu en zorlayıcı soru. Niçin bir birleştirici ve sürdürülebilir bir cephe oluşturamıyoruz? Gezi insanlara ‘başka türlü bir yaşamın mümkün olduğu’ hissini vermişti. Fakat bu kendiliğinden oluşan, belki de hızlı geliştiği için hızlı sönümlenen, tabiri caizse bir yönüyle “dopaminerjik” bir his idi. Bu hisse sokak meclisleri, sayısız toplantılar yani bir süreklilik de eşlik etti. Fakat bunların kalıcı bir politik güce dönüşmesi için politik bir koalisyon gerekiyor. Öyle bir koalisyonu kurmak ise bütün dünyada zor bir is. 

Zor olmasının psikopolitik bir nedeni belki de görev bilincimizi narsistik ihtiyaçlarımızın üzerine çıkarmamamızdır. Doğru olanı yapma ihtiyacımızla, kendimizi kimliğimiz üzerinden kendimizi iyi hissetme ihtiyacımız ters yönlere gidebilen motivasyonlar olabiliyorlar. Bunun üzerine bir de devletin sert müdahalesini, artan baskı ortamını ve darbe surecini düşününce, böyle renkli bir umudu toplumun içinden alıp siyasi alana tevil etmek öyle çok kolay değil gibi görünüyor. Zira Türkiye’de 2016 surecinde büyük bir korku ortamı yaratıldı: Kürt sorununun, Demokratik Türkiye anlayışıyla birlikte çözülmesi perspektifiyle gelişen genel radikal demokratik potansiyel savaş ortamıyla geriletildi, insanlar korkutuldu. Kaygı düzeyi artan kitleler de muhafazakâr bir tepki verdiler seçimlerde 2016 Kasım seçimlerinde. 

Bir ‘dehşet yönetimi’ mekanizmasını keşfetmiş bulunan iktidar şu anda ‘hukuk terörü’ diyebileceğimiz bir sureci işletmeye devam ediyor.  Bu doğal olarak toplumları susturabildiği gibi, siyasi süreçleri de verimsiz kılabiliyor. Demirtaş ve Kavaloğlu gibi isimler 10 yıldır içerideler. CHP’li belediyelere çeşitli suçlamalarla ile saldırılıyor. İmamoğlu gibi karizmatik ve çok güçlü bir Cumhurbaşkanı aday 1 yıldır içeride. Biliyoruz ki devletler istedikleri siyasi sonucu elde etmek veya sürdürebilmek için zaman zaman “korku iklimi” yaratırlar. İlgilenenler için bunun Brittanica Ansiklopedisi’ndeki karşılığı açıkça ‘devlet terörü’dür. 

Bu korku tünelinin içinden geçebilmemiz için belki de ‘küçük farklılıkların narsizmini’ bir kenara koyup, gerçekten bir toplumcu/demokratik bir siyasi koalisyon kurmamız gerekiyor. Bunun Türkiye’nin güncel şartlarında ve özellikle Kürt Hareketi ve milliyetçi hareketin ontolojik uzlaşmazlığında, çok mümkün olmadığını görebiliyorum. Büyük farklılıkların narsizmini kenara koymak zor is. İkinci soruda belirtilen ‘solun sınırlarını’ belirleyen kritik hatlardan birisi bu sanırım.

Gezi deneyiminin kuşaklar arası aktarımı sizce mümkün olabildi mi? Ve Gezi’nin “geri dönüşü” bir tekrar mı olur, yoksa tamamen farklı bir form mu alır?

Belki kısmen mümkün oldu bu denilebilir. Resimleri, videoları, sanatı, direniş biçimleriyle Gezi hatıralarda yerini aldı. Diğer yandan, onu doğrudan yaşamayan kuşaklar için bir anlatı yani bir “hikâye” olarak var olabiliyor. Ama Gezi’nin asıl gücü, anlatılabilir olmasının ötesinde, yaşanmış ve ruhu olan bir deneyim olmasındaydı. Fakat potansiyel olarak iyi bir hikayenin, anlatının, sanatın bugün için dönüştürücü potansiyelini azımsamayalım. Bütün siyasi hareketler böyle hikayelerle yasarlar. Böyle umutlu bir anlatıyı sürekli kılma kapasitemiz zaman zaman düşebilir ama kaybolmaz.

Gezi’nin yarattığı dil, mizah ve direniş biçimleri belli ölçüde direniş kültürü açısından kalıcı olabilir, aktarılabilir. Ancak bu aktarımın politik bir süreklilik üretmesi için, sadece zaman zaman hatırlama değil, yeniden deneyimleme ve güncellemeye de ihtiyaç olacaktır. Bu aslında yakın zamanda oldu ve yine olacaktır. Hiç şüphe etmiyorum ki iktidarın baskıları arttıkça, özellikle gençler aynı İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonraki gösterilerde yapabildikleri gibi, bir tane Pikachu kıyafetiyle dünyaya seslerini duyurabileceklerdir.

Kozmopolit bir toplum olmanın bilinci ve ortak yaşama, demokrasi bilinci tekrar canlanabilir ve adaletsizlik karşısında enerjisini gösterebilir. Bedeller de gerçekten ağır olabilir, ama bu enerji evrenseldir diyebiliriz. Yine de Gezi’nin temel mirası, dayanışma, yaratıcılık ve korkunun aşılabilirliği idi. Bu miras yeni formların içinde yaşamaya devam edebilir. Boyun eğmiyoruz!

İlham Mı? Hayal Kırıklığı Mı?
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin