Röportaj: Doç. Dr. Olga Selin Hünler I Psikolog

EDİTÖRDEN
Mültecilere yönelik önyargılar, korkular ve nefret söylemleri çoğu zaman bireysel deneyimlerden değil; toplumsal anlatılar, politik söylemler ve medyanın ürettiği kalıp yargılardan besleniyor. Bu röportaj, “onlar” dilinin nasıl kurulduğunu, göç ve suç arasındaki yapay bağların nasıl üretildiğini, stereotiplerin hangi mekanizmalarla kalıcılaştığını ve toplumsal korkunun nefret söylemine nasıl dönüştürüldüğünü sosyal psikoloji perspektifinden ele alıyor.
1. “Onlar” dediğimizde tam olarak kimden bahsediyoruz ve bu “onlar” dili nasıl oluşuyor?
“Onlar” kelimesi sadece bir zamir değil sosyal, psikolojik ve politik bir sınır çizme eylemidir. Biz “onlar” dediğimizde, aslında bir grup insanı tarif etmiyoruz bizim kim olmadığımızı işaret ediyor, bizin sınırlarını çiziyoruz.
Psikoloji literatürüne baktığımızda biz ve ötekiler, iç ve dış gruplar, grup çatışmaları konularının çok uzun bir süredir çalışıldığını görüyoruz. Örneğin Henri Tajfel’in Sosyal Kimlik Kuramı bu konuda yapılmış en bilinen çalışmalardan birisidir. Tajfel’e göre zihnimiz dünyayı kategorize etmeye eğilimlidir. Kendimizi güvende ve değerli hissetmek için ait olduğumuz bir “Biz” (iç grup) inşa ederiz. Ancak bir “Biz” yaratmanın en kısa ve belki de kolay yolu bizin karşısına bir “Onlar” (dış grup) koymaktır. Minimal grup paradigmasıyla bu gruplaşmayı yaratmak için derin tarihsel, sosyal, ekonomik çatışmalara bile gerek olmadığını gösteriyor Tajfel. İnsanları yazı-tura atarak ya da “mavi sevenler” ve “kırmızı sevenler” gibi hiçbir anlamı olmayan, tamamen rastgele “minimal” gruplara ayırdığınızda bile, sadece birkaç dakika içinde kendi gruplarını kayırmaya, diğer grubu ise cezalandırmaya başlayabiliyorlar.
Çalışmalar bize kendi grubumuzu tarif ederken grubun birbirinden farklı üyelerden oluşan, daha karmaşık, bireysel hatalara ya da erdemlere sahip bir grup olduğumuzu, onların ise homojen bir grup olarak tarif edildiğini gösteriyor. Onlar dediğimizde ise bireysel farklılıklar silinip göçmenler, azınlıklar, farklı siyasi görüşe mensup olanlar veya farklı inanç gruplarının homojen bir hale indirgendiğini görüyoruz. Bu homojen özellikler de tabii ki olumsuz özellikler olarak (tembel, hırsız, ahlaksız, vb) tüm grup üyeleri tarafından sahiplenilmiş gibi görülüyor.
“Onlar” dilinin oluşumu üç aşamalı bir psikolojik süreç izliyor. Kategorizasyonda insanlar “bizden olanlar” ve “olmayanlar” olarak ayırıyoruz, özdeşleşmede kendi grubumuzun normlarını benimseyerek bir güvenlik ve aidiyet hissi sağlıyoruz ve karşılaştırma (ve Değersizleştirme) aşamasında da kendi grubumuzu yüceltmek için diğer grubu aşağılıyoruz.

Bireylerin kendilerini, kendi gruplarını anlatırken kullandıkları referanslar, anlatılar ne kadar hiyerarşik, özcü ve değişmez olarak kurulursa biz ve onların sınırları da daha katı ve geçişe izin vermeyecek şekilde çizilir. Bu noktada bizim grubumuz (üstün, güçlü, korkusuz, ahlaklı, iyi kalpli vb.) onlardan (zayıf, korkak, ahlaksız, pis, hırsız, vb.) kalın çizgilerle ayrılır. Türkiye bu anlamda kırılgan grupların en çok ötekileştirildiği ülkelerden biri. 2021 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasında katılımcılara “kiminle komşu olmak istemezsiniz” diye sorulmuştu. Katılımcıların önemli bir bölümü kendisine benzemeyen gruplarla komşu olmak istemediğini söylemiş ve bu katılımcıların yarısından fazlası eşcinseller ve mültecilerle komşu olmak istemediğini belirtmişti.
Elif Sandal Önal’ın “Ötekileştirmenin Boyutları: Sınırlar, Grup Anlatıları ve Siyasal Çeşitlilik Üzerindeki Etkileri” başlıklı doktora tezi bu konuda yapılmış önemli bir çalışma. Bu çalışmanın bulguları gösteriyor ki grubun yüceltilmesi ve mağduriyet anlatıları ötekileri olumsuz sıfatlarla tanımlayıp insanlıktan uzaklaştırma (gayrimeşrulaştırma) ve onları tehdit kaynağı olarak görmeye yol açıyor. Bu da ötekilerin politik, medeni, kültürel ve hatta temel haklarının inkârı ve ötekilerin toplumdan uzaklaştırılması gerektiği inancına neden oluyor.
Öteki haline getirilen gruplara verilecek tepkilerin sınırını kestirmek çok kolay değil. Yasaların varlığı ve işletilmesi, gruplar arasındaki güç asimetrisi, tarihsel arka plan, sosyal çatışmalar, ekonomik krizler, güncel politik konjonktür gibi faktörler burada belirleyici hale gelebiliyor. Özellikle sağ ve popülist siyasetler tabii ki bu gruplaşmadan en çok çıkar sağlayan gruplar. Son dönemde Avrupa’daki aşırı sağ hareketlere baktığımızda tamamının göçmen karşıtı söylemleri kullandığını ve düşmanlaştırıcı bir politik mobilizasyonu kışkırttıklarını görüyoruz. Bandura’nın ahlaki çözülme (moral disengagement) kavramını burada düşünmek doğru olur, çoğunluğun azınlık/kırılgan gruplara yönelik olarak bu grupların insandışılaştırılması, ahlaki gerekçilendirme, suçu kurbana yükleme gibi stratejilerle kendi içinde yarattığı meşruiyet, ahlaki standartların devre dışı bırakılmasına neden olabiliyor.
2. “Suç” ve “göç” kavramları neden sık sık yan yana kullanılıyor?

Göçmen hukuku ve ceza hukukunun kavramlarını birleştirilerek yapılmış bir kelime var: Krimigrasyon (Crimmigration) —kriminalizasyon ve göç kavramlarının iç içe geçmesi ile oluşuyor. 2006 yılında hukukçu Juliet Stumpf tarafından ortaya atılan bu kavram, göçmenlik denetiminin ceza adaleti sisteminin sert yöntemlerini (gözetim ve fiziksel alıkoyma gibi) nasıl benimsediğini; ceza hukukunun ise medeni nitelikteki göçmenlik ihlallerini giderek nasıl daha fazla suç gibi ele aldığını açıklar. Birçok ülkede uluslararası anlaşmalarla tanımlanan bir statü olan mültecilik kolluk ve yargı uygulamalarıyla bir suç haline getiriliyor. Örneğin göçmenlerin aynı fiil nedeniyle hem ceza almaları hem de sınır dışı edilmeleri, göçmenlerin anayasal haklardan yararlanamamaları, zorunlu alıkoyma merkezlerinde bekletmek gibi uygulamalar buna örnek olabilir.
Bireysel düzeyde de bu süreçte işleyen bazı bilişsel hatalar ve yanlılıklar var, örneğin insan zihninin nadir ve dikkat çekici iki olay aynı anda gerçekleştiğinde, aralarında gerçekte olmayan güçlü bir bağ kurmaya eğilimi yani hayali korelasyonlar kurması suç işleyen bir yerli olduğunda bunu gündelik bir adli vaka olarak görürken suç işleyen bir mülteci olduğunda bunu “onların” hırsızlığı, ahlaksızlığı ile gruba geneller ve medya ve siyaset bu tekil örneği büyüterek tüm göçmenleri potansiyel suçlu olarak çerçeveler.
Toplumsal ve politik boyutta ise Günah Keçisi yapma mekanizması işler. İnsanlar ekonomik krizler, işsizlik, enflasyon, barınma krizi veya kurumsal çöküşler yaşadığında, sistemin karmaşık hatalarını analiz etmek yerine suçlayacak somut, görünür ve savunmasız bir hedef ararlar. Göçmenler ve suç ilişkisini verili kabul edip, eleştirel bir bakış açısı olmadan yapılan araştırmalar, haberler de toplum nezdinde bu inancın artmasına neden olur. Göçmenler, siyasi güçten ve temsiliyetten yoksun oldukları için mükemmel günah keçileri haline kolayca gelirler.
Sağ iktidarlar “İşsizliğin sebebi yanlış makroekonomik politikalar değil, işimizi çalan göçmenlerdir” veya “Sokakların güvensiz olmasının sebebi yetersiz adalet sistemi değil, sınırları aşan yabancılardır” diyerek yerine getirmedikleri sorumlulukları en kırılgan grupların üzerine atarak buradan kendilerini sıyırırlar. Göçü doğrudan bir asayiş ve suç meselesi olarak kodlamak, otoritelerin kendi başarısızlıklarını örtbas etmeleri için kullandıkları tipik bir mekanizmadır. Suç ve göç yan yana kullanıldıkça, göçmenlerin yaşadığı travmalar, mağduriyetler ve insan hakları ihlalleri görünmez hale gelir; toplum onları sadece “yok edilmesi veya uzaklaştırılması gereken bir güvenlik tehdidi” olarak algılamaya başlar.
Selin Tekin ve arkadaşlarının 2021 sosyal medyada orman yangınlarında mültecilere yönelik söylemleri analiz ettikleri çok yeni bir makaleleri var. Bu çalışmada mültecilere karşı dışlamayı meşrulaştıran üç strateji tespit etmişler:
– Mültecileri afetlere benzer yıkıcı bir tehdit olarak kurgulamak,
– Krizin ortaya çıkmasından mültecileri sorumlu tutan komplo teorilerini dolaşıma sokmak,
– Ve ahlaki değerlerini ve aidiyet haklarını sorgulayan kategorizasyon pratikleri yoluyla mültecileri gayrimeşrulaştırmak.
3. Günlük dilde fark etmeden üretilen nefret söylemi örnekleri nelerdir?
Nefret söylemi her zaman miting meydanlarında bağırarak söylenen veya sosyal medyada küfürler eşliğinde yazılan açık tehditler değildir. Günlük dilde sıradanlaşmış, kanıksanmış ve espri veya “tespit” kılığına girmiş mikro-saldırılar daha da tehlikeli nefret söylemleri oluşturabilir. Örneklerini çok sık gördüğümüz “… ama…” cümleleri tipik bir örnek.

“Ben ırkçı değilim ama…”, “İnsan haklarına saygılıyım ama…” diye başlayan her cümle, aslında ardından gelecek ayrımcı ifadeye meşruiyet kazandırma çabasıdır. Zihin, sosyal olarak kabul edilemez olan bir düşünceyi, bir “ama” kalkanının arkasına saklar. Göçmenlerden bahsederken kullanılan “Akın akın geliyorlar”, “Ülkeyi istila ettiler”, “Sel gibi taşıyorlar,” “sürü gibi” şeklindeki insandışılaştıran ya da afet metaforları, insanları birey olmaktan çıkarıp, mücadele edilmesi gereken doğal bir felaket ya da haşere sürüsü gibi sunar. Bir sele ya da böcek sürüsüne veya istilaya empati duyamazsınız, sadece kendinizi korumaya çalışırsınız. Birinin etnik veya ulusal kimliğini olumsuz bir sıfat, hatta bir aşağılama kelimesi olarak kullanmak o kimliği doğrudan “kötü, pis, değersiz” olanla eşleştirmektir. “Bizim sayemizde hayattalar”, “Biz ekmeğimizi bölüşüyoruz” gibi görünürde yardımsever olan ama özünde güç asimetrisini, üstenciliği ve karşı tarafın “minnettar olması gereken bir alt insan” olduğunu vurgulayan ifadeler de dışlayıcıdır. Onların hak özneleri olduğunu reddeder, onları sadece bizim merhametimize muhtaç nesnelere dönüştürür. Farklı bir gruba mensup birinin başarısı karşısında “Göçmen olmasına rağmen çok zeki”, “Şuralı ama çok dürüst” demek, o gruba atfedilen genel “kötü” stereotipin norm olarak kabul edildiğini gösterir.
Mültecilerden bahsederken kullanılan aşırı teknik ve bürokratik dilin de mültecilerin deneyimlediği şiddetin üzerini örten, şiddeti görünmez kılan bir etkisi var. “Sınır güvenliğinin tesis edilmesi,” “geri itme (pushback),” “Geri Gönderme Merkezi” gibi terimler hem mültecilerin yaşadıkları şiddeti gizler hem de hem uygulayıcıların hem de izleyicilerin ahlaki sorumluluğunu görünmez kılar.
4. Mültecilerle ilgili stereotipler nasıl oluşuyor ve nasıl kalıcılaşıyor?

Stereotipler yani kalıp yargılar, belirli bir insan grubu ya da durum hakkında toplumda yaygın biçimde kabul gören, çoğu zaman aşırı basitleştirilmiş ve genelleştirilmiş inançlar bütünüdür. Bireysel farklılıkları görünmez kılan bu zihinsel şemalar, gündelik yaşamda dünyayı hızlı anlamlandırmamızı sağlayan bilişsel kestirme yollar olarak işlev görür. Kalıp yargılar cinsiyet, yaş, etnisite, milliyet veya meslek gibi belirli bir kategoriye giren herkese aynı özelliklerin veya davranış biçimlerinin atfedilmesidir ve genellikle de olumsuzdurlar. Kalıp yargılar zihnimizdeki imgeleri oluşturan fikir ve tutumların bir bileşimidir ve geçmişte edinilen deneyimler, belirli bir anda bir nesneyi ya da durumu nasıl algıladığımızı belirler. Başka bir deyişle, kişinin hem başkalarına hem de kendisine yönelik davranışları, algıları ve yargıları, içinde yetiştiği kültürden edindiği örüntüler tarafından şekillendirilir. Bu stereotipler, hangi olguları fark edeceğimizi, onlara hangi açıdan bakacağımızı ve hangi yönlerini öne çıkarıp hangilerini gölgede bırakacağımızı büyük ölçüde belirler.
Kalıp yargılar duygusal deneyimlerle bağlantılıdır ve önceden oluşturulmuş hazır fikirler sayesinde kısa sürede mevcut duruma uyum sağlar. Bunlar büyük ölçüde kendi kendini doğrular ve bireyi, şemaları destekleyici bilgileri akla getirmeye yönlendirir. Kalıp yargılar aracılığıyla, olumsuz özellikler veya sıfatlar dış gruba, olumlu özellikler ise iç gruba atfedilir. Kalıp yargılar kendi kendilerine oluşmazlar, toplumdaki güç ilişkileri, gruplar arası çatışmalar, etnik ve kültürel farklılıklar, ideolojiler bunların ortaya çıkışı için zemin oluştururlar.
Mültecilere yönelik kalıp yargıları destekleyen ve üreten kaynaklar arasında sağ siyasetçileri ve medyayı da anmak gerek. Medya, mültecileri hiçbir zaman sıradan, günlük hayatını yaşayan, işe giden, çocuğuyla parka giden bireyler olarak göstermez. Temsil genellikle iki uçta yaşanır: Ya batan bir botta kurtarılmayı bekleyen “çaresiz, iradesiz, acınası kurbanlar” ya da sınırları zorlayan, kalabalıklar halinde yürüyen “tehditkar, tehlikeli işgalciler”. Her iki temsil de mültecinin “insan” olma halini, failliğini (agency), bireysel yeteneklerini ve kimliğini elinden alır.

Mültecilerin toplumun çeperlerine, yalıtılmış mahallelere veya gettolara itilmesi, yerli halk ve mülteciler arasında eşit koşullarda bir temas olmaması da aradaki boşluğu fanteziler, korkular ve sosyal medyadaki dezenformasyon doldurulmasına neden olur. Yine bilişsel bir yanlılık olan Onaylama Önyargısı mültecilere yönelen olumsuz streotipleri pekiştirir. Örneğin göçmenler suçludur kalıp yargısına sahip insanlar göçmenlerin sıradan hayatları ile ilgili haberleri görmezden gelirken göçmenlerin suç işledikleri bir haber gördüklerinde bu bilgiyi inancını pekiştirmek için kullanır. Özellikle sosyal medyada benzer haberlerin algoritmalar nedeniyle tekrar tekrar akışa düşmesi de bu inancın pekişmesini kolaylaştırır.
Öyle ya da böyle zaman içerisinde ırkçılık yapmanın “ayıp” olduğunun kabul edilmesiyle birlikte günümüzdeki streotipler açık bir ırkçılık diliyle değil, rasyonel ya da sözde bilimsel bir ambalajla kalıcılaştırılıyor. Mülteciler “kaynaklarımızı tüketiyorlar”, “güvenliğimizi tehdit ediyorlar”, “kültürel dokumuzu bozuyorlar” gibi güvenlik ve ekonomi eksenli argümanlarla hedefe konuyor. Dışlamayı ve mültecilerin aidiyet haklarını sorgulamayı “meşru birer tespit” gibi sunan bu söylemsel stratejiler, nefret söylemi ve dışlayıcı politikaları üretenlerin ırkçılık suçlamalarından sıyrılmasını ve dışlayıcı politikaların toplumda “doğallaşmasını” sağlıyor.
Nefret söylemi azınlık gruplara doğrudan hakaret edip, aşağılar ve insanlıktan çıkarırken korku söylemi ise makul görünen argümanlar yoluyla hedef gruba varoluşsal bir korku aşılamayı amaçlar. Korku söylemi, ifade açısından daha az toksikmiş gibi görünse de daha rasyonel ve soğukkanlı bir şekilde kurulması nedeniyle daha ikna edici ve denetlenmesi daha zor olabilir
5. Toplumsal korku ile nefret söylemi arasında nasıl bir ilişki var?
Martha Nussbaum’un Korku Monarşisi takip edebildiğim kadarıyla son on yılda bu ilişki üzerine yazılmış ve önemli de bir diyaloğa neden olmuş çalışmalardan birisi. Nussbaum, mülteci krizleri, ekonomik çöküşler veya pandemiler gibi belirsizlik dönemlerinde toplumların neden otoriterleştiğini ve “ötekini” nasıl canavarlaştırdığını anlatıyor bu kitapta.

Nussbaum’a göre ekonomik istikrarsızlık, demografik değişimler, güvenlik tehditleri gibi krizler yaşayan toplumların kontrolü kaybettikleri hissi yaşamalarıyla birlikte bir tür regresyon yaşadıklarını, toplumun tehdit karşısında çaresizlik ve korku yaşanan narsistik bebeklik evresine gerilediğinden bahseder. Çaresizlik hissini aşmanın yolu, bu soyut korkuyu somut bir öfkeye dönüştürmektir. Nussbaum, korkunun hedefsiz olduğunu ama öfkenin her zaman bir hedefe ihtiyaç duyduğunu söyler. İnsanlar karmaşık, sistemik sorunlara (örneğin küresel kapitalizmin yarattığı işsizlik, yapay zekanın işleri devralması veya yanlış ekonomi politikaları) öfkelenmekte zorlanırlar çünkü bunlar gözle görülemeyen, soyut ve mücadele etmesi zor yapılardır. Bunun yerine somut bir fail aranır o da toplumun en savunmasız, sesi en az çıkan gruplarından birisi olan göçmenlerdir.
Güncel çalışmalar, ötekileştirmenin hem nefret söylemini (doğrudan düşmanlık) hem de korku söylemini (varoluşsal tehdit duygusu aşılama) kapsayan daha geniş bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Nefret söylemi genellikle daha açık ve doğrudanken; korku söylemi daha örtüktür, ancak daha hızlı yayılabildiği ve dış grupları tehdit olarak göstererek çoğunluk/yerli toplulukları harekete geçirmede daha etkili olabilir. Korku temelli anlatılar özellikle kriz dönemlerinde veya siyasal olaylar sırasında belirginleşir. Nefret ya da korku temelli içeriklere maruz kalmak; stres ve kaygıda artışa, dış gruplara yönelik önyargının güçlenmesine, saldırgan dile karşı duyarsızlaşmaya ve toplumsal normların aşınmasına yol açar.
Toplumsal ayrışma dışında toplum içerisinde yer alan farklı grupların ülkenin politikacıları tarafından kendi politik argümanlarına (örneğin, işsizliğin ülkeye yeni gelen göçmenler/mülteciler sebebiyle oluştuğu söylemi) malzeme edilecek şekilde kullanılması yoluyla dış–gruplara yönelik olumsuz tutumlar desteklenmektedir. Kitlesel medyanın da katkısı ile farklı gruplar arasında temasın oluşması engellenmekte veya oluşan temasın olumlu özellik kazanmasının önüne geçilmektedir. Bu şekilde, toplumda azınlık gruplarına karşı önyargılı tutumlar teşvik edilmiş olur. Corey Robin korku ve politika arasındaki ilişkiyi inceleyen “Fear: The History of a Political Idea” kitabında korkuyu siyasi bir duygu olarak tanımlar ve korkunun yalnızca bireysel bir psikolojik deneyim olmadığını; aynı zamanda iktidarı meşrulaştırmak ve denetim altında tutmak için kullanılan siyasi bir araç olduğunu savunur.

Mültecilerin hayatlarına baktığımızda sınır dışı edilme, gözaltına alınma, statüsüzlük endişesiyle gündelik hayatta hissettikleri “fazla yer kaplarsam, fazla hak istersem, fazla görünür olursam başım belaya girer” diye düşünmeleri açık bir yasak olmaksızın bireyi küçülten, susturan, uyum sağlayan biri haline getiren bir korkudur. Öte yandan devletlerin ve siyasetçilerin mülteci hareketlerini bir güvenlik tehdidi olarak sunmaları yukarıdan korku mekanizmasını devreye sokar. “Sınırlardan kontrolsüz insan akıyor, kültürümüz eriyor, suç artıyor, teröristler sızıyor” söylemi bunun klasik örneğidir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, tehdidin gerçekliğinden çok nasıl çerçevelendiğidir. Savunmasız ve kırılgan bir konumda olan mülteciler topluma tehdit unsuru olarak sunulurken devletler bu söylem üzerinden sınır kontrolünü, gözetimi ve istisnai hukuku genişletir. Yurttaşlarsa bu güvenlik aygıtının gerçekte kendisini de denetlediğini fark etmez. Böylece hem yerli hem de göçmenler iktidara itaat etmeye yönlendirilirler.
Siyasi aktörler (özellikle popülist sağ), bu korkuyu yatıştırmak yerine büyütür, kışkırtır ve yönetirler. Korkutulmuş bir kitle, güvenlik vaat eden otoriter figürlerin etrafında kenetlenmeye çok daha müsaittir. Dolayısıyla nefret söylemi, tesadüfi bir öfke patlaması değil; toplumsal korkunun politik bir sermayeye dönüştürülme sürecinin en temel aracıdır.
Kaynaklar
1 – M. Aydın, M. Çelikpala, E. Yeldan, M. Güvenç, O. Zaim, B. B. Hawks, E. C. Sokullu, K. Yıldırım, B. Ayhan, M. Çoban, S. Kaya. Kantitatif Araştırma Raporu: Türkiye Siyasal ve Sosyal Eğilimler Araştırması 2021, İstanbul: Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubu, Akademetre ve Global Akademi.
2 – Tekin, S., Uluğ, Ö. M., Solak, N., Kanık, B., & Uyanık, G. D. (2026). Justifying violence and hostility through discourse: A critical discursive psychology analysis of anti‐refugee hostility on social media during disasters. British Journal of Social Psychology, 65(1), e70041.


