Doç. Dr. Zeynep Tekkuş Set

Bir seçimin demokratik niteliğini yalnızca sandığın kurulması, oyların kullanılması ve sayılması belirlemez. Politik psikoloji açısından daha temel bir koşul vardır: İnsan, tercihini herhangi bir bedelden korkmadan açıklayabildiğine ve oyunun gerçekten kendisine ait olduğuna inanıyor mu?
Üsküdar seçimleri çevresinde bazı oy kullanacak üyelerin tehdit veya baskı yoluyla belirli bir tercihe yönlendirildiği iddiaları gündeme geldi. Öncelikle bilimsel ve etik bir sınır çizmek gerekiyor: Bu iddialar bağımsız ve güvenilir kanıtlarla doğrulanmadan “seçim tehditle kazanıldı” sonucuna varamayız. Ancak politik psikoloji açısından üzerinde durmamız gereken mesele yalnızca iddiaların doğru olup olmadığı değildir. Çünkü seçmenin siyasi iradesinin baskıyla değiştirilebileceğine ilişkin güçlü bir algının oluşması bile, insanların demokrasiyle kurduğu psikolojik ilişki açısından önemlidir.
Sandıkta yalnızca oy değil, politik yeterlik duygusu vardır. Politik psikolojinin önemli kavramlarından biri politik yeterliktir. Bu kavram kabaca ikiye ayrılır. İçsel politik yeterlik, kişinin “Siyaseti anlayabilirim, karar verebilirim ve sürece katılabilirim” duygusudur. Dışsal politik yeterlik ise “Benim tercihim ve taleplerim siyasal sistem tarafından dikkate alınabilir” inancıdır.
Araştırmalar politik yeterlik ile politik katılım arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu gösteriyor. İnsan kendisinin veya ait olduğu grubun siyasal süreç üzerinde etkisi olduğuna inandıkça katılmak için daha fazla neden görür. Buna karşılık sistemin kendisine cevap vermediğine ilişkin algı güçlendiğinde katılımın psikolojik zemini zayıflayabilir. Üsküdar tartışmasına bu açıdan baktığımızda temel mesele şudur:
Bir insan oyunun özgür olmadığına inanırsa neden sandığa güvenmeye devam etsin?
Sorun yalnızca bir oyun yönünün değişmesi değildir. Daha derindeki tehlike, yurttaşın “Benim tercihim sonuç üzerinde anlamlı bir etkiye sahiptir” inancının aşınmasıdır.

Korku ile verilen oy, özgür tercih midir?
Politik davranış araştırmaları korku, kaygı ve öfkenin insanların siyasal katılım biçimlerini etkileyebildiğini gösteriyor. Bu nedenle tehdit iddiasını yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, aynı zamanda psikolojik bir değişken olarak düşünmek gerekir. İnsanlar tehdit algıladıklarında yalnızca fikirlerini değiştirmezler; davranışlarını güvenliklerini koruyacak biçimde yeniden düzenleyebilirler. Burada önemli ayrım ikna ile uyum arasındadır. Bir insan bir adayı veya siyasi grubu gerçekten desteklediği için oy verebilir. Başka bir insan ise sosyal, ekonomik veya kurumsal bir bedelle karşılaşacağını düşündüğü için aynı oyu verebilir. Sandık sonucunda bu iki oy birbirinden ayırt edilemez. Fakat psikolojik olarak birbirlerinden bütünüyle farklıdırlar. Birincisinde tercih vardır. İkincisinde, eğer gerçekten bir tehdit söz konusuysa, davranışın arkasında güvenliği koruma ihtiyacı bulunabilir. Demokratik açıdan problem de tam burada başlar. Çünkü özgür iradenin anlamı yalnızca tercih yapabilmek değil, tercihinin sonuçlarından korkmadan tercih yapabilmektir.
Baskının en etkili biçimi her zaman açık tehdit değildir
Dinamik politik psikoloji bu noktaya başka bir boyut daha ekler. Otoritenin insan davranışını etkileyebilmesi için her zaman açıkça tehdit etmesi gerekmez. Güç ilişkilerinin uzun süre devam ettiği ortamlarda insanlar hangi davranışların ödüllendirildiğini, hangilerinin bedel doğurabileceğini öğrenebilirler. Bu durumda kişi dışarıdan gelen açık bir emir olmadan da davranışını beklentiye göre düzenleyebilir.
Psikodinamik açıdan bunu, dışsal otoritenin zamanla içselleştirilmesi üzerinden okuyabiliriz. Kişi yalnızca “Beni cezalandırırlar mı?” diye düşünmez. Bir süre sonra:
- “Bunu söylemem doğru olur mu?”
- “Başıma iş açılır mı?”
- “Benden beklenen nedir?” diye düşünmeye başlayabilir.
Böyle bir psikolojik ortam oluşmuşsa demokratik problem yalnızca gerçekten tehdit edilen insanların sayısıyla ölçülemez. Daha kritik soru şudur: Kaç insan tehdit edilmese bile tehdit edilebileceğini düşünerek davranışını değiştirmiş olabilir?

Eşit yurttaşlık neden psikolojik bir kavramdır?
Buradan eşit yurttaşlık meselesine geliyoruz. Eşit yurttaşlığı genellikle hukuk ve siyaset biliminin konusu olarak düşünürüz. Oysa kavramın güçlü bir psikolojik boyutu da vardır. Demokrasi yurttaşa yalnızca oy hakkı vermez. Aynı zamanda şu mesajı vermek zorundadır: “Senin iraden, senden daha güçlü bir insanın iradesinden daha değersiz değildir.”
İnsanların ekonomik güçleri, makamları, sosyal çevreleri ve siyasi bağlantıları eşit olmayabilir. Fakat demokratik sandığın radikal fikri tam olarak burada ortaya çıkar: Sandığın önünde bu güç farklarının siyasi iradenin değerine dönüşmemesi gerekir. Bir kişinin ekonomik, kurumsal veya sosyal gücü başka bir kişinin siyasi tercihini belirleyebiliyorsa —eğer böyle bir durum kanıtlanırsa— problem yalnızca seçim güvenliği değildir. Eşit yurttaşlık ilişkisi bozulmuştur. Çünkü biri artık yalnızca kendi siyasi iradesini kullanmamakta, sahip olduğu güç aracılığıyla başka bir yurttaşın iradesine de etki etmektedir.
“Bizim taraf yaptıysa sorun değil” psikolojisi
Türkiye açısından belki de daha derin problem burada başlıyor. Politik psikoloji literatürü, siyasi kimliklerin güçlü sosyal kimliklere dönüşebildiğini gösteriyor. İnsan artık yalnızca “bu partiye oy veriyorum” demez; zamanla “ben bu taraftanım” demeye başlayabilir. Bu küçük görünen değişiklik son derece önemlidir. Çünkü parti tercihi kimliğin parçası haline geldiğinde, siyasi grubumuza yöneltilen eleştiri kişisel bir saldırı gibi algılanabilir.
Türkiye üzerine yapılan araştırmalar da ideolojik, dinsel ve partizan kimliklerin kutuplaşmayla ilişkisini ortaya koyuyor. Çelik, Bilali ve Iqbal’ın Türkiye’de ötekileştirmeyi araştırdığı çalışma özellikle algılanan tehdit arttıkça ötekileştirmenin de arttığını gösteriyor. Böyle bir psikolojik ortamda tehlikeli bir demokratik standart ortaya çıkabilir: “Biz yapınca başka, onlar yapınca başka.” İnsan kendi grubunun davranışlarını mazur görürken karşı grubun aynı davranışını demokrasiye saldırı olarak değerlendirebilir. Oysa eşit yurttaşlık bunun tam tersini gerektirir. Bir demokratik ilkenin gerçek sınavı, o ilkenin rakibimize de uygulanmasını isteyip istemediğimizdir.
İradenin aşınması neden önemlidir?
Seçim süreçlerinin adil olmadığına ilişkin tekrar eden deneyimler veya güçlü algılar, yurttaşların dışsal politik yeterlik duygusunu etkileyebilir. Yani kişi zamanla şöyle düşünmeye başlayabilir:
- “Ben oy kullanıyorum ama sistem beni dikkate almıyor,”
- “Benim tercihim sonucu değiştirmiyor,”
- “Kararlar zaten başka yerlerde veriliyor,”
Burada klinik psikolojideki “öğrenilmiş çaresizlik” kavramını doğrudan bütün bir topluma uygulamak bilimsel açıdan fazla iddialı olur. Politik psikoloji literatüründeki düşük dışsal politik yeterlik kavramı daha ölçülü ve araştırılabilir bir açıklama sunar. Mesele kişinin üzülmesi değildir. Mesele, sistemin yurttaşa cevap verebilir olduğuna ilişkin inancının azalmasıdır. Bu önemli, çünkü politik yeterlik demokratik katılımla yakından ilişkilidir.
Demokrasi yalnızca vatandaşların oy kullanmasına değil, oy kullanmanın anlamlı olduğuna inanmalarına da ihtiyaç duyar.

Peki halka ne düşüyor?
Buraya kadar sorumluluğu siyasi aktörler ve kurumlar üzerinden tartıştık. Fakat demokratik kültür yalnızca kurumların ürettiği bir şey değildir. Vatandaşların birbirleriyle kurduğu ilişkinin de ürünüdür. Araştırmalar topluluk duygusu, politik güven ve politik yeterlik arasında olumlu ilişkiler bulunduğunu gösteriyor. Anderson’ın çalışması, toplumsal bağların hem içsel ve dışsal politik yeterlik hem de politik güvenle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle iradeyi korumanın toplumsal bir boyutu vardır. Bize düşen ilk sorumluluk, yalnızca kendi oyumuzun değil, bizimle aynı düşünmeyen insanın oyunun da özgür olmasını istemektir. Bu, göründüğünden çok daha zor bir demokratik beceridir. Çünkü grup kimliği bize kendi tarafımızı korumamızı söyler. Demokratik yurttaşlık ise gerektiğinde kendi grubumuza sınır koyabilmemizi ister. Kendi tarafımız lehine yapılmış olası bir usulsüzlüğe de karşı çıkabilmek, karşı tarafın seçmenine yapılan baskıyı da kendi hakkımıza yapılmış gibi önemsemek gerekir.
Bunun psikolojik anlamı şudur: Partizan kimliğin üzerinde ortak bir yurttaşlık kimliği kurabilmek. İrademizi korumak ne demektir? Buradan hareketle vatandaş açısından birkaç temel demokratik davranış ortaya çıkar:
- Her iddiaya hemen inanmak değil, kanıt istemek,
- İddia kendi siyasi tarafımızı destekliyor diye doğru kabul etmemek,
- Rakibimizin hakkının ihlal edildiğini düşündüğümüzde de itiraz edebilmek,
- Siyasi liderlerle kurduğumuz özdeşleşmenin kendi muhakememizin önüne geçmesine izin vermemek,
- Bir partiye oy vermekle o partiyi kendi kimliğimizin tamamı haline getirmek arasındaki farkı korumak.
Ve en önemlisi: Fikrimizi değiştirebilme hakkımızı korumak. Çünkü demokratik irade yalnızca “istediğim kişiye oy verebilirim” demek değildir. “Dün desteklediğim kişiye bugün hayır diyebilirim” demektir. Psikolojik özerklik tam olarak burada başlar.
Korkunun karşısına kolektif yeterliği koymak
Politik psikolojide kolektif yeterlik, insanların ait oldukları grubun ortak hareket ederek sonuç yaratabileceğine ilişkin inançlarını anlatır. Bu kavram Üsküdar tartışmasını anlamamız açısından özellikle önemlidir. Çünkü baskı algısı insana “yalnızsın” mesajı verir. Demokratik dayanışma ise tam tersini söyler: “Hakkını tek başına savunmak zorunda değilsin.” Buradaki dayanışma herkesin aynı partiye oy vermesi değildir. Gerçek demokratik dayanışma, farklı partilere oy veren insanların bazı temel ilkeler üzerinde anlaşabilmesidir:
- Oy özgür olmalıdır,
- Tehdit kabul edilemez,
- Seçimle ilgili ciddi iddialar bağımsız biçimde araştırılmalıdır,
- Kurallar kazanana ve kaybedene aynı şekilde uygulanmalıdır,
- Hiç kimse siyasi tercihi nedeniyle sosyal, ekonomik veya kurumsal bir bedelle tehdit edilmemelidir.
Bu ortak zemin kurulabildiğinde yurttaşlık, partizan kimliklerin üzerinde bir üst kimlik haline gelebilir. Türkiye’deki kutuplaşma araştırmaları bunun neden önemli olduğunu gösteriyor. Çalışmalar, politik ve sosyokültürel kimliklerin insanları farklı kamplara ayırabildiğini; fakat bu ayrışmanın her durumda karşı gruba duygusal düşmanlığa dönüşmesinin zorunlu olmadığını da gösteriyor. Bu bize önemli bir çıkış yolu bırakıyor: Farklı düşünmek zorunda değiliz; birbirimizin eşit yurttaş olduğunu kabul etmek zorundayız.
Sonuç: Demokrasi psikolojik olarak nerede başlar?
Üsküdar seçimleri çevresindeki tehdit ve baskı iddialarının doğru olup olmadığı kanıtlar ve ilgili hukuki süreçler üzerinden değerlendirilmelidir. Politik psikoloji, kanıtın yerine geçemez ve geçmemelidir. Fakat politik psikoloji bize başka bir şeyi gösterebilir: Bir demokrasinin sağlığı yalnızca seçim sonucuyla değil, yurttaşların özgür irade, politik yeterlik, kurumsal güven ve eşitlik duygularıyla da ilgilidir.
- İnsan “Hayır dersem başıma ne gelir?” diye düşünüyorsa ortada psikolojik bir demokratik sorun vardır,
- İnsan “Benim oyum zaten hiçbir şeyi değiştirmez” diyorsa politik yeterlik sorunu vardır,
- İnsan “Benim tarafım yapıyorsa kabul edilebilir” diyorsa eşit yurttaşlık sorunu vardır,
- Ve insan karşı görüştekinin hakkını artık kendi hakkı kadar önemli görmüyorsa kutuplaşma, politik rekabet olmaktan çıkıp ortak yurttaşlık bağını aşındırmaya başlamış demektir.
Bu nedenle halkın iradesini korumak yalnızca seçim kurulunun, mahkemelerin veya siyasi partilerin görevi değildir. Vatandaşın da önemli bir psikolojik sorumluluğu vardır: Kendi tarafının kazanma arzusundan daha güçlü demokratik ilkeler geliştirebilmek. Çünkü eşit yurttaşlık “benim oyum değerlidir” demekle kurulmaz. “Benim karşı olduğum insanın oyu da benimki kadar değerlidir” diyebildiğimiz yerde başlar.
Ve belki demokratik olgunluğun en bilimsel olduğu kadar en insani ölçütü de budur.
* Yazarın kısa biyografisi için tıklayınız.
Kaynakça
Abou Hashish, E. A., & Kamel, N. M. F. (2014). Identity, political efficacy and expected political participation among nursing students after 25th January revolution. DOI: 10.5897/JPAPR2014.0283.
Anderson, M. R. (2010). Community Psychology, Political Efficacy, and Trust. Political Psychology. DOI: 10.1111/J.1467-9221.2009.00734.X.
Çelik, A. B., Bilali, R., & Iqbal, Y. (2017). Patterns of ‘Othering’ in Turkey: A Study of Ethnic, Ideological, and Sectarian Polarisation. South European Society and Politics. DOI: 10.1080/13608746.2016.1250382.
Phoenix, D. L., & Chan, N. (2022). Clarifying the “People Like Me”: Racial Efficacy and Political Behavior. Perspectives on Politics. DOI: 10.1017/S1537592722002201.
Türkoğlu, D., Odabaş, M., Tunaoğlu, D., & Yavas, M. (2022/2023). Political Polarisation on Social Media: Competing Understandings of Democracy in Turkey. South European Society and Politics. DOI: 10.1080/13608746.2023.2200901.
Uzun, B., & Lüküslü, D. (2024). Polarisation and youth in Turkey: young people as gatekeepers or challengers of polarisation? South European Society and Politics. DOI: 10.1080/13608746.2024.2327794.


