Prof. Dr. Burhanettin KAYA ile Ankara Gar Katliamını konuştuk.
1 – 10 Ekim Katliamı, Türkiye’deki ‘’barış ve demokrasi’’ arzusu açısından ne ifade ediyor?
Her ülkenin her toplumun, ulusun, halkın, etnik yapının vb. travmaları var. İnsan eliyle bilerek ya da kaza ile oluşan. Çeşitli biçimlerde. Doğal felaketleri var, bazı ülkelerde doğallığı tartışılan… Kaza ya da her türlü denetim, önlem ve hazırlığa rağmen önlenemeyen diyemeyeceğimiz. Siyasal şiddetleri var… Gözaltıları, işkenceleri… Daha bir sürü. Katliam sözcüğünü her duyuşumda travma sözcüğü de aklıma üşüşüyor. Türkiye’nin travmalar ülkesi olduğu. Ama öyle sıradan bir travmalar ülkesi değil. Failleri açığa çıkarılmamış, çıkarılmayan, yüzleşilmemiş, yüzleşilmeyen, hesaplaşılmamış, bunun engellendiği, olanaksızlaştırıldığı, cezasızlıkla bezenmiş, açtığı yara hep açık kalan, onarılmamış, onarılamayan, üzeri küllense de altındaki korun için için yandığı bir travmalar ülkesi. Bu yüzleşilmemişliği, hesaplaşılmamışlığı, yaranın bu açık bırakılmışlığını iktidarı sürdürmenin bir aracına dönüştüren, katliamları, travmalarını, acılarını, adaleti araçsallaştıran. Türkiye’de bu katliamların, travmaların en acımasız örnekleri yaşandı. Derinliğine baktığımızda bu sözcüklerin de yetersiz kaldığı, görüneni daha iyi anlatan, gerçeği daha görünür kılan başka sözcüklere gereksinim olduğu görülüyor. Soykırım, pogrom gibi. Orhan Gazi Ertekin Maraş Katliamı ile ilgili hazırladığı kitabın girişinde bu ihtiyaca ışık tutuyor. Katliamların en temel özelliğinin toplumsal, siyasal, kültürel ve hukuksal olarak hesaplaşılmamış ve farklı toplumsal kesimler arasında ortak yaşam kültürüne yön veren hukuki bir değer bırakmamış olması olduğunu da ekliyor (Ertekin, 2020).
Kabul etmek gerekir ki, bir travmayı işleyebilmenin anlamlandırabilmenin yolu öncelikle yaşananın adın doğru koymaktan geçiyor. Katliama, facia, olay, hadise ya da vakıa demek, gerekli unsurları içermesine rağmen “pogrom, soykırım” dememek anlamlandırma sürecini ketliyor, olanaksız kılıyor.
Her ülke, iktidarlar yurttaşlarına, vatandaşlarına özgürlük, güven içinde yoksulluk ve yoksunluk yaşamadıkları bir dünya, zenginlik vadediyor. Savaşın çatışmanın olmadığı bir dünya… Toplumsal adaletin, hukuksal eşitliğin olduğu. Oysa katliamlar ve devletlerin bunların gerçekleşmesindeki sorumlulukları ya da sorumsuzlukları tüm bu vaatleri boşa çıkarıyor. Öyle ki, barış ve demokrasi sözcüklerinin insana huzur ve güç veren, güvende hissettiren etkisini ortadan kaldırıyor. Katliamlardan önce ve sonra yaptıklarıyla. Önlemeyerek, yurttaşını korumayarak, ayrımcılık yaparak, failleri bulmayarak, soruşturmayarak, hukuksal süreci görünmez, izlenmez kılarak. Cezasızlıkla. İkili hukuk sistemi uygulayarak. 10 Ekim Gar Katliamında da, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarında da, ülkenin tarihine izini ve gölgesini bırakmış daha birçok katliamda bunları bulmak mümkün.
Eğer barış ve demokrasiden bir arzu olarak söz ediyorsak daha baştan her ikisini de olmadığını kabul ediyoruz demektir. Bir şeyi arzuluyorsak yoktur. Olmadığının, bizim için bir gerçek olmadığının farkındayız anlamına geliyor. Bu eksikliğin ya da kaybın yarattığı ilk duygu en yalın haliyle hüzün. Arzulananın önemi arttıkça arzunun gücü de artıyor. Bu arttıkça kaybın etkisi de artıyor. Üzüntüye, daha sonra kedere ve daha derin bir kedere, melankoliye dönüyor. Bu insanı kendi içine gömen, edilgen kılan, sessizleştiren, karamsarlığa iten bir duygu. Arzuyu sonsuza dek kaybetmenin riski, bir tehlike ve tehdit olarak varlığı korku ve kaygının kaynağı oluyor. Bunu hiç düzelmeyeceği, bu arzunun hiç doyurulmayacağı inancı bu korkunun içine gömülme, orada hareketsiz kalıp etkisizleşme, yılma anlamına geliyor. Kendisini ve dünyayı değiştirme gücünü gelmemecesine çekip alıyor. Korkuyu araçsallaştıran bir siyasal strateji ile iktidarlar bu derin kederle derin korkunun ve belirsizliğin kaygısının içine gömülmüş, boyun eğen, iktidarların tüm söylemlerini koşulsuz kabul eden, şekillendirdiği, dayattığı yaşama biçimlerine rıza gösteren, istendiğinde kendisi için hareket eden, şiddet üretebilen bireyler ve kitleler yaratmak istiyor. Bir tür umutsuzluk duygusuyla korunan korku imparatorluğu…
Bunun tersi de var. Bir şeyi arzulamanın ve bu arzuyu engellemenin getirdiği öfke. Yıkıcı olmayan öfke. Nefrete dönüşmeyen. Nasıl ifade edildiğine, nasıl yönetildiğine bağlı olarak yapıcı olabilen öfke. İnsanları güçlü dirençli, direngen kılan, muhalefet eden, itiraz eden, isyan ettiren öfke. Ortaklaşmacı (kolektif) bir dayanışmanın filizlerini büyüten, çoğaltan, kendini ve dünyayı değiştirme gücü veren öfke. Başka bir dünya mümkün ve bu benim aklımda, emeğimde, mücadelemde dedirten öfke. Umudu doğuran, gerçek kılan ve büyüten öfke. Haksızlığa uğramış olmanın, hak ettiğini alamamanın sonucu ve hak ettiğini elde etmenin, ona ulaşmanın mücadelesinin kaynağı olan öfke. Öfkeyi örgütlemek gerekiyor. Umudu örgütlemek gerekiyor. Ama önce arzuyu örgütlemek gerekiyor. Arzunun nesnesi beden. Bedeni örgütlemek gerekiyor. İnsanı, zihinleri ve emekleriyle üretenleri, ezilenleri, farklılıklarıyla, kültürel zenginlikleriyle halkları, yurttaşları örgütlemek gerekiyor. İşte burası, tam da burası “Arzunun Diyalektiği”…
2 – Bugünkü ‘’Terörsüz Türkiye’’ adlı barış sürecine, 10 Ekim’in gölgesinde nasıl bakıyorsunuz?

Dedim ya bir şeyin adını koymak o süreci anlamlandırmanın ilk adımı. Sürecin adının “Terörsüz Türkiye” olması, içinde barışın ve demokrasinin olmaması bu süreci anlamayı zorlaştırıyor. Bir halkın var olma mücadelesi, bu ülkenin kurucu halklarından biri olan, adı, varlığı yok sayılan; katliamlar, baskılara, işkencelere, zorla göçlere, yargısız infazlara maruz kalmış çok acı çeken bir halkın ve bu anlamsız savaşa çocuklarını kurban vermiş, yaslarını yaşayamamış halkların, yurttaşların ihtiyaçlarını beklentilerini, görünmez ya da değersiz kılan bir başlık. Bu süreç 10 Ekim Gar katliamının gölgesinde nasıl görünüyor? Burada sözünü ettiğim tüm hesaplaşılmamış katliamların gölgesinde nasıl görünüyor diye soruyu değiştirmek gerekir. Eğer bir katliamı daha en baştan önleyemiyorsan, gelen istihbaratlara rağmen öncesinde ve alanda gerekli önlemleri almıyorsan, terörün gerçekleşebilmesine dolaylı olarak uygun zemin bırakıyorsan, koca mitinge 74 polis görevlendiriyorsan (basında böyle yazıyor), yaralıları kurtarmaya çalışan mitingdeki doktorlara, sağlık çalışanlarına tazyikli su ve biber gazı sıkıyorsan, hastaneye ulaşmalarını geciktiriyorsan, bunu güvenliği sağlamak için yaptığını söylüyorsan, dolaylı olarak delillerin ortadan kalkması ya da bozulmasına yol açıyorsan, var olanları da toplamıyorsan, haberlere gizlilik kararı veriyorsan, sorumluların araştırılmasına yeterince destek vermiyorsan, sorumlulara soruşturma izni vermiyorsan, davaları adaletin tecelli etmediği biçimde sonlandırıyorsan, zaman aşımına uğratıyorsan, zamanla tutuklu hiç bir sanık bırakmıyorsan ve daha bir sürü, barış ve demokrasiyi kurma, inşa etme, terörsüz bir ülke yaratma niyetinde ne denli samimi olabilirsin ki? Katliamların gölgesinde insanların, yurttaşların, halkların zihninde cevaplarını aradığı bu soruların olması, bu çelişkinin zihinlerini doldurması ve sürece çok da iyimser olmayan bir temkinlilikle bakması sizce de doğal değil mi?
3 – Devlet, inkâr mekanizması işleterek olayla ilgili sorumluluktan kaçınıyor. Bu tutum toplum ruh sağlığını nasıl etkiliyor?
Örseliyor. Çok örseliyor. Özellikle yargılama sürecindeki bu tasarruflar ve sonuçta ortaya çıkan cezasızlık örseliyor. Toplumsal şiddet, siyasal cinayet, adaletsizlik, cezasızlık bir devlet protokolü gibi işliyor. Hukuk ve yargı araçları olayları (katliam vs.) bir muammaya dönüştürerek politik çıkarların aracı durumuna getiriyor (Dal ve Ertekin 2020). Ben buna Adaletin Travması diyorum. Bu travmayı en iyi tanımlayan kavram ise “İhanet Travması”. Jennifer Freyd tarafından 1991 yılında tanımlanmış bir kavram. Kişilerin zorunlu olarak güvendiği kişi ya da kuruluşlar tarafından suistimal edilmesi olarak tanımlanıyor. Kişinin saldırganla yakın güven ilişkisinde olduğu, aralarındaki ilişkiye kişinin ihtiyaç duyduğu –zarar gelmez- dediği durumlarda yaşadığı ruhsal travma. Bizi koruması gereken, bize vadettiği özgürlüğü, huzuru güveni, refahı, hukuksal eşitliği vermesi gereken, en büyük şiarının hizmeti vermek olduğunu söyleyen tüm kurumlarıyla devletin, adaletin ürettiği bir travma. Bu travma elbette mağdur olanın ve mağdur olmasa da tanık olanın ruh sağlığını etkiliyor. Travma Sonrası Stres Bozukluğu oluyor. Kronikleşiyor. Karamsarlaşıyor. Yaşama isteğini kaybediyor. Depresyona giriyor. İş verimi düşüyor. Kaygı denizinde boğuluyor. Kendi rahatlatmak için alkole, maddeye, bağımlı yapan nesne ve davranışlara yöneliyor. Şiddet eğilimi artıyor. Rahatlatıcı ve onu kendi içine gömen manevi alanlara yöneliyor. Uykusu bozuluyor, iştahı bozuluyor. Aile ilişkileri bozuluyor. Cinsel yaşamı bozuluyor. Umudunu yitiriyor zamanla. Grup ilişkilerini etkiliyor. Hem birey hem de toplum ruh sağlını etkiliyor ve bu etkilenme son derece dinamik bir süreç.
4 – 10 Ekim Katliamı gibi terör olaylarından sonra; sağ kalanlar, engelli olarak yaşamını sürdürenler ve yakınlarını kaybedenler nasıl bir ruhsal süreç yaşamaktalar?
Gar katliamı sonrası kurtulanlarla yapılan bir araştırma yok. Yapılması da çok kolay bir çalışma değil. Hem olgulara ulaşmak, görüşebilmek, bunları için gerekli izinleri alabilmek zor. Bir sürü engel var. Böyle bir çalışmanın uzunlamasına yapılması gerekiyordu. Ülkedeki travma literatürü daha çok deprem, doğal felaketler, askeri popülasyonda yapılan çalışmalar ve sınırlı da olsa bir kaç terör patlaması ve 12 Eylül döneminde yapılan işkenceler ile ilgili. Bu alandaki literatür bilgisini en çok besleyen de Türkiye İnsan Hakları Vakfının uzun yıllardır yayınladığı ve halen yayınlamaya devam ettiği İnsan Hakları ve Tedavi Merkezleri raporlarıdır. Bir katliamın yarattığı ruhsal sonuçlar ile ilgili bildiğim tek çalışma Mehmet Sungur’la birlikte yaptığımız Sivas Katliamı ile ilgili olan uzunlamasına araştırmadır (Sungur ve Kaya 2001).

Ulaşabildiğim bir çalışma olmadığı için gar katliamı ile ilgili bu soruya verilerle yanıt veremiyorum. Şunu söyleyebilirim. Kitlesel travmalar, katliamların mağdurları zor süeçler yaşıyorlar.
Çözülmeyen, uzayan bir yas. Travmatik yas. Travma sonrası stres bozukluğu. Kronik. Her yıl dönümü ile alevlenen. Her mahkeme sonucu yükselen, pekişen. Her haberde tetiklenen. Bu işlenmemiş, anlamlandırılamamış, onarılamamış travmanın etrafında dönen bir hayat. Bir de gerekli ruhsal destekleri alamadıklarını, bunu sağlayan iyileştirici bir mekanizma olmadığını, iyileşme sürecinin kişini kendisine bırakıldığını da düşünürsek durum hiç te iç açıcı değil.
5 – Bugün, genç psikolog ve psikiyatristlere, politik travmalarla çalışırken ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle politik travmaları bir kariyer alanı olarak görmek çok hoşuma giden bir şey değil. Travma ile uğraşmak cesaret ister. Bedeli olan bir şeydir. Tanıklıktır bir tür. Acı vericidir travma ile çalışan için de. İkincil travmalara yol açar. Kendini de koruması gereken bir yüktür travma. Travma ile uğraşmak hekim olmanın, psikiyatr olmanın, ruh sağlığı alanına emek veren bir ruh sağlığı profesyoneli olmanın koşulsuz sorumluluğudur. Tüm ruhsal sorunların oluşumunda erken çocukluktan bugüne gelen büyük ve küçük, bireysel ve toplumsal travmaların, travma tanımlarına girmese de örseleyici, incitici olumsuz yaşam deneyimlerinin büyük etkisi var. İlliyet bağının kurulduğu durumlarda travma odaklı yaklaşımlar çok önem kazanıyor. Bireyi bu ruhsal acıdan kurtarıp yeniden yaşamına hâkim olabilmesini sağlama, yeniden umutla bugününe ve geleceğine bakabilmesini sağlama bu travmaları fark etme ve üzerine çalışma ile olanaklı. Bu nedenle mesleki uygulamada travmayı temel alan bir bakışı daim kılmak gerekiyor. Elbette bu alanda araştırmalar yapmak ve bunu bilim dünyası ve kamuoyu ile paylaşmak travmaları ortaya çıkaran koşulları ortadan kaldırmak kadar değerli. Travmaların ruhsal sorunlar üretmesinin önüne geçmek, bireyin başa çıkma becerilerin geliştirmek, travmalara dayanıklı kılmak açısından…
Politik travmalarla uğraşan başlıca alanlardan biri Politik Psikoloji. Politik Psikolojiyi de egemenlerin, iktidarların kendi hükümranlıklarını kalıcı kılma ve ”çatışma çözümü” diyerek yönetme aracına dönüştürme halinden kurtarmak ve özgürleştirmek gerekiyor. Yalnızca psikodinamik kuramların indirgemeci ve daraltan niteliğinden, retoriğinden de… Her iki yanıyla da özgürleştirilmesi gerekiyor. Politik psikolojiyi politik olanın, ekonomi politik olanın insanın, kitlelerin, toplumların ruh hallerini değiştirdiğini, dönüştürdüğünü göstermek, örselenmiş insanı yeniden güçlendirecek ve kendi tarihine sahip çıkmasını sağlayacak bir araç olarak gerçek ruhuna kavuşturmak.
Kaynaklar
Dal HS, Ertekin OG (2020). Maraş Katliamı, Pogrom ve Soykırım. Maraş Katliamı: Vahşet, Direniş ve İşkence (içinde). Derleyen. Orhan Gazi Ertekin. Dipnot Yayınları, Ankara, s. 205-214.
Ertekin OG (2020).Giriş. Maraş Katliamı: Vahşet, Direniş ve İşkence (içinde). Derleyen. Orhan Gazi Ertekin. Dipnot Yayınları, Ankara, s. 15-34.
Freyd JJ (1997) Betrayal trauma : the logic of forgetting childhood abuse. by Jennifer J. Freyd. Cambridge, Mass., Harvard University Press,
Sungur M, Kaya B (2001). The onset and longitudinal course of a man-made post-traumatic morbidity: Survivors of the Sivas disaster. International Journal of Psychiatry in Clinical Practice, 5 (3): s.195-202.


