
“Sinema tarihinde kadınlar çoğunlukla oyuncu, yönetmenler ise erkek kimliğiyle hatırlanır. Ama artık tablo değişiyor. Paris Film Awards’tan ‘Dengenin Ritmi’ belgeseliyle Altın Ödül kazanan Seda Kanburoğlu ile kameranın arkasındaki kadın ruhsallığı üzerine konuştuk.”
1 – Önce sizi tanıyalım. Sinemayla ilişkiniz ilk nasıl başladı, sizi yönetmen olmaya yönelten içsel motivasyon neydi?
Sinemayla ilişkim seyirci olarak değil, gözlemci olarak başladı aslında. Çocukken bile bir odadaki sessizliği, insanların birbirine bakışlarını, konuşmaların arasında kalan boşlukları fark ederdim. Bunlar bende bir tür kayıt biçimine dönüştü. İnsan davranışlarını, yüz ifadelerini, o anın enerjisini zihnimde sürekli biriktirirdim. Bu birikim, zamanla anlatma ihtiyacına dönüştü.
Yönetmenliği tercih etmemin nedeni, özellikle kadınların mizah yoluyla hayatta kalma biçimlerini görünür kılmak istememdi. Kadınların yaşadığı öfke, baskı ya da dışlanma genellikle dramatik ve trajik biçimlerde temsil ediliyor. Oysa ben, bu duyguların mizahla nasıl dönüştüğünü, gülmenin bir tür savunma mekanizması değil, aktif bir direniş biçimi olduğunu göstermeyi önemsiyorum. Kadınların yaşadığı acıları dramatize etmek yerine, onların içsel gücünü, zekâsını ve ironisini anlatmak istedim.
Bu ilgiyle birlikte sinema üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Dolayısıyla hem akademik olarak hem üretim tarafında sinemayla iç içeyim. Bugün geldiğim noktada sinema, yalnızca işim değil; düşünme biçimim, dünyayı anlama aracım haline geldi.

2 – Kadın karakterlerin ruhsallığını aktarırken hangi metaforları ya da görsel dili tercih ediyorsunuz?
Benim için mizah, başlı başına bir metafor. Kadın karakterlerin ruhsal dünyasını anlatmanın en doğrudan yolu, onların içsel çatışmalarını güldürerek açığa çıkarmak. Çünkü kahkaha, hem bir kaçış hem de bir yüzleşme biçimidir. Kadın karakterlerin bastırılmış duygularını doğrudan göstermek yerine, onları güldürürken düşündürmeyi tercih ediyorum.
Görsel dil açısından da doğallık ve gündelik gerçeklik benim için vazgeçilmez. Abartılı mizansenler ya da teatral oyunculuklar yerine, izleyicinin tanıdığı ama üzerinde durmadığı anları büyütmeyi seviyorum. Kadın karakterin ruhsallığı bazen bir kahkahanın ardından gelen o kısa sessizlikte, bazen de yanlış anlaşılmış bir cümlenin içinde gizlidir.
Ayrıca male gaze (eril bakış) olmadan hikâye kurmak benim için çok önemli. Kadınları birer haz nesnesi olarak gösteren, onların bedensel varlığını merkeze alan görüntü planlarını bilinçli olarak reddediyorum. Çünkü sinemada “kadın” genellikle bir hikâyenin duygusal süsü ya da fedakâr yan figürü olarak kurgulanıyor. Benim derdim tam tersi: o bakışı kırmak, kamerayı kadının öznesine çevirmek.
Senaryo yazarken de buna özen gösteriyorum. Eril dilin sızdığı yerleri fark etmek bazen çok güç olabiliyor; bu yüzden metinleri defalarca yeniden yazıyorum, oyuncularımla birlikte okuma provaları yapıyorum. Çünkü zihnimize kodlanan kalıplar farkında olmadan yeniden üretiliyor. Bu kodları kırmak benim sinema pratiğimin en politik yanlarından biri.
3 – Türkiye’de kadın yönetmen olarak varlık göstermek sizce nasıl bir deneyim?
Zor, yorucu ama bir o kadar da öğretici bir deneyim. Türkiye’de kadın yönetmen olmak, yalnızca film çekmekle ilgili değil; aynı zamanda üretim alanlarını, temsil biçimlerini, hatta bazen kendi varlığını savunmakla ilgili bir süreç.
Setlerde, festivallerde, fon başvurularında ya da basın söyleşilerinde bile kadın olmanın “ekstra açıklama” gerektirdiği bir iklimde çalışıyoruz. Ama bu zorluklar, bir noktada dayanışmayı da büyütüyor. Artık kadın yönetmenler, birbiriyle rekabet eden bireyler değil; birbirini destekleyen bir kolektif bilinç gibi davranıyor.Kadın yönetmenlerin son yıllarda sadece dramatik anlatılarla değil, komedi, absürd ve ironi gibi türlerle de sinemaya dâhil olması bence çok umut verici. Ben bu dönüşümün tam ortasında olmayı önemsiyorum. Kadınların kahkahaları, hikâyeleri ve kendi dillerini kurma çabaları sinemamızın geleceğini dönüştürecek. Ben de bu değişimin küçük bir parçası olmaktan mutluyum.

4 – Genelde kadınları oyuncu olarak tanırken, yönetmenleri erkek olarak görüyoruz. Türkiye ve dünyada iz bırakmış kadın yapımcı ve yönetmenleri sizden dinleyebilir miyiz?
Türkiye’de kadın yönetmenlerin sayısı az olsa da, etkileri çok güçlü. Yeşim Ustaoğlu, Pelin Esmer, Ceylan Özgün Özçelik gibi isimler, kendi anlatı dillerini kurarak kadın hikâyelerini sinemamızın merkezine taşıdılar. Bu yönetmenlerin ortak özelliği, kadınların iç dünyasını romantize etmeden, doğrudan bir gerçeklikle ele almaları. Ayrıca Emine Yıldırım ve Vuslat Saraçoğlu gibi yeni kuşak yönetmenler de kendi kuşaklarına özgü bir dil geliştiriyorlar; hikâyelerinde cesaret, sabır ve sezgiyle örülmüş kadın karakterler var.
Komediye gelince… Türkiye’de kadın komedyenlerin sinemadaki yeri hâlâ yeterince konuşulmuyor ama Gülse Birsel ve Gupse Özay gibi isimlerin bu alana kattığı canlılık ve enerji çok kıymetli. Kadınların yalnızca “güldürülen” değil, “güldüren” özne olabildiği bir alan açtılar. Bu bence sinemamızda sessiz bir devrimdir.
Dünyada ise Greta Gerwig’in kadın bakışıyla kurduğu ironik dünya, Lina Wertmüller’in politik mizahı ve Maren Ade’nin Toni Erdmann filminde yarattığı duygusal mizah benim için ilham verici. Her biri farklı biçimlerde kadın olmanın ironisini ve dayanıklılığını anlatıyor.

5 –Sizin ilham aldığınız kadın yönetmenler var mı? Ve hangi özellikleri sizi etkiledi?
Evet, var. En çok Greta Gerwig’den ilham alıyorum. Gerwig’in sineması, “kadın olma hali”ni romantize etmeden, dürüst ama yumuşak bir mizahla ele alıyor. Onun karakterleri kırılgan ama zekidir; duygusaldır ama aynı zamanda yönlendiricidir. Gerwig’in bana öğrettiği şey, mizahın sadece bir rahatlama değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi olduğudur.
Türkiye’de ise Gülse Birsel’in dönemine göre kadın komedyenler için açtığı alan benim açımdan çok değerli. Kadın kahkahasının erkek egemen bir sektörde bile politik bir güç olabileceğini gösterdi. Benim sinema anlayışımda da bu var: gülmenin hafife alınmaması. Çünkü bazen bir kahkaha, bir ağıttan daha fazlasını anlatır; bir yüzleşmeyi, bir kabullenişi, hatta bir iyileşmeyi temsil eder.
Mizahın dönüştürücü gücüne inanıyorum. Kadın karakterlerin dönüşümünü mizahla gerçekleştirmesi de çok önemli.
Fotoğraflar (Dergi & İnstagram)
- Kaique Rocha @kaiquerocha (pexels)
- DepositPhotos
- Yeşim Ustaoğlu resmi x.com hesabı
- Gülse Birsel resmi İnstagram hesabı
- DepositPhotos


