Rojin Kabaiş’ten Hanuka Katliamına – CİLT I
Aralık 19, 2025
Görülmek İçin Şiddet: Otoriter Yönetimlerin Sonucu
Ocak 2, 2026

Savaşların Yıkıcı Etkileri

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Aralık 31, 2025

Röportaj: Uzm.Dr. Azad Günderci

‘’Savaş, bireysel ruhsal yaralanmaların ötesinde, toplumsal dokuyu yeniden biçimlendiren yapısal bir şiddet biçimi olarak ele alınmalıdır. Süreğen çatışma koşulları; kolektif bellek, yas pratikleri, dayanışma ilişkileri ve toplumsal güven duygusu üzerinde derin kırılmalar yaratır. Ruhsal yıkım, bu bağlamda yalnızca bireyin iç dünyasında değil, toplumsal ilişkilerin örgütlenişinde ve birlikte yaşama kapasitesinde ortaya çıkar. Bu söyleşide Psikiyatrist Azad Günderci ile savaşın toplum üzerindeki ruhsal etkilerini, kolektif travma, kuşaklararası aktarım ve toplumsal onarım olanakları çerçevesinde ele alıyoruz.’’

1- Sizce savaş, insan ruhunun hangi kırılgan noktalarını en sert biçimde açığa çıkarır?

Bir psikiyatrist olarak şunu netlikle söyleyebilirim: savaş sadece coğrafi sınırları veya haritaları değiştirmez; asıl yıkımı insanın ‘benlik sınırlarını ve temel güven duygusunu’ yıkarak yapar. Uygarlıkla bastırılan saldırgan dürtüler savaşla birlikte ortadan kalktığında bastırma mekanizması bozulur ve ruhu ayakta tutan katmanlar derinden sarsılır. Bu sütunlardan ilki temel güven duygusunun çöküşüdür. Klinik gözlem açısından en belirgin kırılma, insanların ‘dünya öngörülebilir ve kontrol edilebilir’ varsayımını yani temel güven duygusunu kaybetmesidir; komşuların veya ötekilerin  ‘düşman’ a dönüştüğü bir ortamda, Bion’un tabiriyle zihnimizi bir arada tutan ‘kapsayan’ (container) parçalanır. Temel güven duygusunun çözülmesi sonrasında ortaya çıkan sessiz yıkım beyni sürekli tehdit arayan bir alarm düzenine geçirir. Zihin artık ‘güven’ modunda değil, sürekli bir ‘alarm’ (hipervijilans) halinde yani sanki diken üstündeymiş gibi çalışır. 

İkincisi, ‘ahlaki yaralanma’ ve zihinsel bölünmedir. insan ruhu, savaşın dehşetine dayanabilmek için Melanie Klein’ın bahsettiği o ilkel ‘paranoid-şizoid’ konuma geriler. Ve Dünyayı barbarca ve çok keskin sınırlarla biz tamamen iyiyiz, onlar tamamen kötü bakış açısıyla kutuplaştırmaya başlar. Bu yaklaşımla karşı tarafı insanlıktan çıkarmak (dehümanizasyon), vicdan azabını hafifletse de ruhu içeriden çürüten bir zehir gibidir. Yani bu basitleştirme kısa vadede kaygıyı azaltırken, uzun vadede suçluluk, utanç ve vicdan çatışmalarını büyütebilir.  

Üçüncü kırılma ise narsistik benlikte ve anlam  duygusundadır. İnsan genel olarak biricik bir hayat yaşadığını hissederken, savaş onu sayıların içine iter, onu bir istatistiğe, bir rakama indirger yani anonimleştirir. Kendi kaderi üzerindeki kontrolünü yitiren bireyde derin bir varoluşsal boşluk başlar ve hayat anlamsızlaşır.

Sonuçta savaş, kişi hayatta kalsa bile onun anlam, güven ve ahlaki bütünlük değerlerini parçalayarak gelecek yaşamı üzerinde kalıcı ruhsal izler bırakabilir.

2. Travmanın kuşaklar arası aktarımı sizce daha çok hangi yollarla gerçekleşiyor?

Son dönemde yapılan çalışmalar sonucunda travmanın artık biyolojik kodlarla da aktarıldığını biliyoruz. Evet, tabiki epigenetik çalışmalar yadsınamaz. Fakat bir terapist olarak benim asıl ilgilendiğim ve klinikte yüzleştiğim aktarım, genlerden ziyade ‘suskunluk’ ve ‘işlenmemiş yas’ üzerinden gerçekleşenidir. Travma, kuşaklar arasında zehirli bir bulut gibi ya da pasif içilen sigara dumanı gibi zihinlere sızar, görünmez ama ölümcüldür. Bu aktarım paradoksal biçimde ‘anlatılan hikayelerle’ değil, tam tersine ‘anlatılmayan sırlarla’ işler. Burada iç içe geçmiş birkaç mekanizmadan bahsetmekte fayda olacağını düşünüyorum.

İlki ‘Kripta’ denilen o karanlık odadır. Ebeveyn, yaşadığı ağır utancı, işkenceyi, travmayı, veya dehşeti ruhunun bir mahzenine kilitler ve susar. Ancak çocuk, evdeki o ‘ölü sessizliğini’ hisseder. Bilinçdışı bir sadakatle, içeriğini hiç bilmediği bir sırrın yasını tutmaya başlar yani büyüklerin dilsiz acılarını, çocuklar bedenlerinde, bir çığlık olarak taşır.

İkincisi, nesillerin birbirine geçtiği o ‘Teleskopik’ etkidir. Travmatize ebeveyn, kendi ruhunda taşıyamadığı o yakıcı öfkeyi veya çaresizliği çocuğuna “emaneten teslim eder”. Çocuk artık sadece kendisi değildir; o, ebeveyninin tamamlanmamış misyonunu tamamlamayla görevlendirilmiş bir vekildir. Ebeveyn çocuğuna baktığında onu geçmişin intikamını alacak bir ‘kurtarıcı’  veya bir ‘kahraman’ olarak görür. Böylece çocuk, geçmişin gölgesinde kendi otantik kimliğini kaybeder.

Üçüncü ve en politik olanı ise, travmanın kutsallaştırılarak bir ‘Kimlik İnşası’na dönüşmesidir. Grupların kollektif kimliğinde merkeze mihenk taşı gibi oturan seçilmiş travmalar, yeni nesillere kronik bir mağduriyeti miras bırakır.

Özetle travma; genlerden çok, evdeki o puslu iklimle, yutkunulan kelimelerle ve politik bir yakıt haline getirilmiş yasla bulaşır. Unutmayalım ki; dile dökülmeyen, ve yası tutulmayan her acı, bir sonraki kuşakta kendini tekrar etmeye mahkumdur. Buda şiddet döngüsünün temel dinamiklerinden biridir.

3. Travma sonrası sessizlik, iyileşmenin mi yoksa bastırmanın mı işaretidir?

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum. Sessizlik homojen bir durum değildir ve söz konusu travma sonrası sessizlik olduğunda ya hep ya hiç yaklaşımıyla bu konuyu değerlendirmenin yetersiz kalacağını düşünüyorum. Çünkü travma sonrasında yaşanan sessizlik insanı boğan baskı altına alan ve boğazda düğümlenen bir sessizlik biçimi de oluşturabilir ama aynı zamanda travmayı dönüştürebilen bir zaman kazanma aracı yani nadasa bırakılmış bir sessizlik formatında da olabilir. Yani sessizlik hem iyileşmenin tohumu hem bastırmanın zehirli kökü olabilir.

Eğer devlet, toplum ya da aile, mağdura örtük bir tehditle baskıyla susmayı emrediyorsa çoğunlukla dile dökülmesine izin verilmeyen acı, bedende bir semptom, sokakta bir şiddet ya da kuşaklar boyu süren boğazda düğümlenen bir öfke nöbeti olarak hortlar. Bu anlamda, bastırma aracıyla oluşturulan sessizliğin politik olduğunu söyleyebiliriz.

Oysa ikinci sessizliğe baktığımızda, ham ve henüz sindirilmemiş olan travmanın, zihin tarafından bir anlama bir hikayeye dönüştürebilmesi için bir zamana ihtiyacı olduğunu görebiliriz. Bunun içinde kendi içine çekilip sükunetle beklemesi gerekebilir. Aslında bu bir kaçış değil bir kuluçka dönemi, bir eksiklik değil önemli bir güçtür. 

Belki de bakmamız gereken nokta şurası bu sessizlik dayatma ve baskılarla kişiyi utanç ve çaresizlik hapsine mecbur mu bırakıyor yoksa kişinin kendi tercihiyle oluşturulan yeniden başlamak ve onarmak için güvenli bir sığınak mı oluşturuyor. 

Son noktada şunu belirtmekte fayda olacağını düşünüyorum. İyileşme her zaman gürültülü bir itiraf değildir. Bazen iyileşme, zihnin kendi sınırlarını sessizce yeniden örmesidir. Bizim görevimiz  sessizliğin bir mecburiyet olmaktan çıkıp, bir ‘tercih’ haline geldiği o güvenli alanı yaratmaktır.

4. Sizce savaş sonrası en çok ihmal edilen ruhsal ihtiyaç hangisi?

Savaşlar bittikten sonra enkazların kaldırılması, yeni binaların dikilmesi iyileşme olarak algılansa da çoğu zaman klinikte gördüğümüz ve tanık olduğumuz şey, en geç iyileşen  yaranın adalete ve tanıklara olan ihtiyacın olmasıdır. Bu anlamda  en büyük ihmalin, giyecek yiyecek veya barınak eksikliğinin değil; mağdurun yaşadığı dehşetin ‘toplumsal bir hakikat! olarak tescillenmemesi olduğunu ve mağdurun en derin arzusunun intikam değil, onarıcı bir ‘ikrar’ olduğunu  söyleyebiliriz..

Travmanın İyileşmesi ancak insanlık ailesinden dehümanizasyon yoluyla aforoz edilen bireylerin veya grupların onuru iade edilerek çoğunluğun gözünde yeniden ‘insanlık konumuna’ getirilmesiyle mümkündür. Şunu belirtmekte büyük fayda görüyorum adaletin ve yüzleşmenin olmadığı, hakikatin ortaya çıkarılmadığı ve kurbanın onurlandırılmadığı bir ‘barış’ barış değil, sadece tavşan uykusunda süregiden bir ateşkestir. Çünkü adalet sağlanmadığında mağdur, o utancı ya içselleştirerek derin bir melankoliye gömülür ya da kuşaklar boyu aktarılacak bir öfke mirasına dönüştürür.

Özetle; en çok ihmal edilen ihtiyacın, ‘Hakikatin Teslimi’ olduğunu söyleyebiliriz.

5. Ruh sağlığı çalışanlarının savaş karşısındaki etik sorumluluğu sizce nedir?

Bana göre bir ruh sağlığı uzmanının sorumluluğu sadece bireysel destek vermek değil aynı zamanda travmayı ortaya çıkaran sosyal siyasal ve çevresel faktörlerin farkında olmak ve bunlara karşı durarak koruyucu ruh sağlığı çalışmalarına destek vererek kötülüğe karşı durabilmektir. Konu savaş veya organize kötülük olduğunda çoğu zaman ‘tarafsızlık ilkesi’ etik bir sığınağa, sessiz bir suç ortaklığına ve kötülüğe ortak olma tuzağına  dönüşebiliyor.

Bu noktada yapabileceğimiz şeylerden biri ‘sahte tarafsızlık’ illüzyonunu ve sessiz kalmayı reddetmektir. Tabiki burada bizim etiğimiz politik bir partizanlık değildir; ama kesinlikle ‘mağdurdan yana’ ahlaki bir taraf oluşturmaktır.

İkincisi, ‘acıyı psikolojize etmeme’ sorumluluğudur. Savaşın, işkencenin, zulmün yarattığı bireysel yıkımları yalnızca bir bozukluk olarak damgalayıp kökeninde yatan politik şiddeti görmezden geliyorsak, eksik bir tutum sergilemiş oluruz. Bir taraftan bireysel olarak destek verirken, diğer taraftan travmaların altında yatan politik bağlamı görünür kılmaktan yana tutum almamız gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde, savaş ortamında yaralıları tedavi edip cepheye geri gönderen şiddet çarkının, başka bir dişlisi olmaktan öteye gidemeyiz.

Üçüncüsü profesyonel olarak tanıklık etme ve arşiv tutma  görevidir ve belki de en ağırı budur. Savaş suçları, ve insanlık dışı dehşet veren hikayeler inkar edilirken tarih yeniden yazıldığında hakikatin ortaya çıkması ve yaşaması için bu önemli tanıklık görevini yerine getirebilmektir.

Özetle; ruh sağlığı çalışanlarının etik görevi, yeri geldiğinde kral çıplak ve aynı zamanda zalim diyebilmesidir. Bizim görevimiz, sadakatimiz ve sorumluluğumuz iktidarlara egemen güçlere örgütlere kurumlara ve devletlere değil, insanın gerçekliğine hakikatine ve onurunadır. Sadece yaraları sarmak değil, yaraları açan silah tutan bıçak tutan ellere dur diyebilmek de yeminimizin yazılı olmayan ama en vicdani maddesidir. 

Azad Günderci: Teşekkür ediyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum.

Caner Özdemir: Değerli katkınız için biz teşekkür ederiz.

Dr. Azad Günderci Kimdir? 

Dr. Azad günderci 1978 yılında Diyarbakır’da doğdu. 2002 yılında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. 2010 yılında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalından uzmanlığını alan Dr. Azad Günderci nin uzmanlık tezi Klinik Psikofarmakoloji Dergisi tarafından yılın en iyi bilimsel makale ödülüne layık görüldü. 

Psikodinamik Destekleyici Psikoterapi, Bilişsel Davranışçı Terapi, Ruhsal Travma Terapisi, Bağımlılık Terapisi ve EMDR alanlarında uzmanlaşan Dr. Azad Günderci klinik psikoloji yüksek lisans programlarında öğretim üyeliği yaptı.

Travma Çalışmaları Derneğinin kurucularından olan Dr. Öğretim üyesi Azad Günderci birçok afet bölgesinde ve projede eğitimci, koordinatör ve süpervizör olarak görev aldı. Bireysel ve Toplumsal Travma alanında yaptığı çalışmalar ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlandı. 

Birçok ulusal ve uluslararası sempozyum ve kongrede konuşmacı olarak görev alan, Psychology Kurdî dergisinin editörlerinden ve yazarlarından olan Dr. Azad Günderci, halen Diyarbakır da psikiyatrist olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Savaşların Yıkıcı Etkileri
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin