Bu cilt çalışması, siyasal olayların ardındaki duygusal ekonomiyi, korku ve arzu arasındaki gerilimi, iktidar ile özne arasındaki kırılgan bağı görünür kılma çabasıdır. Çünkü bazen olan biteni anlamak için yalnızca siyasete değil; siyasetin bilinçdışına bakmak gerekir.

1 – CHP YASTA
“Çok Acıklı Bir Hikâye Yazdık” 16.12.2025
CHP ve Manisa halkı, sadece iki genç bireyin değil; yarım kalmış bir geleceğin ve olasılıkların da yasını tutuyor.
Ferdi Zeyrek ve Gülşah Durbay, yalnızca belediye başkanı değil; “yeni kuşak siyaset ve “yerel düzeyde umut” gibi temsilleri taşıyordu. Dolayısıyla bu temsillerin çökmesi, kolektif bir anlam boşluğu yaratmaktadır. Bu iki genç insanın temsil ettiği değerleri konuşmak; yerine kim gelmeli? değil ne yarım kaldı? sorusuna cevap aramak; yas sürecini anlamlı kılacaktır. Aksi halde böyle süreçler, umutsuzluk ve sessizlik de üretebilmektedir.
2 – Statlarda Performativ Faşizm
26.12.2025
Yugoslavya’da milliyetçi şiddetin ilk sahnelendiği yer, Zagreb Maksimir Stadyumu’ydu. Hırvat ve Sırp taraftarların çatıştığı o gece, 1 yıl sonra başlayacak olan savaşın provasıydı.
Stadyumlar ahlaki normların askıya alındığı, bireyin kitle içinde kaybolarak sorumluluktan uzaklaştığı ve bastırılmış şiddet eğilimlerinin, meşrulaştırılarak dışa vurulduğu alanlardır. Taraftarlar egemen ideolojiyi arkasına alarak, güven içinde düşman yaratmakta ve sembolik linç uygulamaktadır.Faşizmi performatif kılan ise; kimliği panikle koruma refleksi, ötekileştirmenin gösteriye dönüşmesi ve bağırdıkça rahatlama hissi sağlamasıdır.
- “Ben kaybediyorum” kaygısından,
- “Birileri bizden alıyor” komplosundan, kısa bir süre uzaklaşma arzusudur.
Bu noktada, “Terörsüz Türkiye” projesine bir tepki olarak Leyla Zana’nın hedef alınması, sembolü olduğu; kürt kimliği, itaatsizlik ve kadın temsillerine yöneliktir. Benzer doğrultuda siyaset yapan kesimlere, “ulusun hikayesinde siz yoksunuz” mesajı verilmek istenmektedir.
Tarihte tribünler, iç savaşların başladığı yerler olmamıştır. Ancak Yugoslavya iç savaşının prova edildiği yer, tribünler olmuştur. Sahici bir toplumsal ve siyasal önlem alınmadığında;16-25 yaş arası grubun ekonomik kaygıları, etnik hassasiyetler ve göç yoğunluğu, Türkiye için risk oluşturmaktadır.
3 – Aslı Aydemir Neden Tutuklu?
29.12.2025
LeMan Dergisi korkuyu kahkahayla çözerken, Aslı Aydemir’in meşru itirazı ise erkek iktidarın dokunulmazlık zırhını deldi.
Karikatüristlerin kendisini kutsal ilan eden iktidarları, yaklaşılabilir kılma gücü vardır.Özellikle bunun kahkaha yoluyla gerçekleşmesi, narsistik çözülme yaratır.Bu noktada Charlie Hebdo saldırısı, narsistik iktidar imgesini, şiddet aracılığıyla yeniden tesis etme eylemi olarak okunabilir.Kahkahayla aşınan dokunulmazlığın, bu kez cezalandırıcı bir güç gösterisiyle, tekrar hatırlatılmasıdır.
Türkiye’de Temmuz ayında, Büyük Doğu Akıncıları Derneği tarafından LeMan Dergisine karşı düzenlenen eylem, derneğin karakteri ve yıkıcı söylemleri nedeniyle, geçmiş travmaları hatırlattı. Karikatüristlerin ve laikliğin, tehditkar sloganlar ile hedef alındığı bu olayda, açıkça şeriat çağrısı yapılmıştı.
Avukatının beyanına göre, aynı eylemde saldırıya uğrayan ve mağdur konumunda olan psikolog Aslı Aydemir’in tutuklanması, buna karşın kendisine saldıran aşırı sağcı radikallerin cezalandırılmaması, “mağdurdan fail mi yaratılıyor?” sorusunu doğurdu.
Özellikle saldırıya uğramasına rağmen, kasten yaralama suçuyla tutuklanması, gerçekte; feminist, psikolog ve barış akademisyeni kimliklerinin hedef alındığı ve topluma “norm dışı kadın” örneğinin gösterildiği şüphesi yarattı.
Diğer yandan saldırganların cezasız kalması; şiddet ihtimalini dolaşımda tutmakta, laiklik karşıtı açık tehditleri normalleştirmekte ve bu tehdide itiraz eden sesleri ise “düzeni bozan unsur” hâline getirmektedir.

4 – Rejim Kutsallaşırsa
Arzu Tehlikeli, Gülmek Riskli – 14.01.2026
İran devleti, 46 yıldır yoksulluk ve yoksunluğu kutsallık diliyle bastırmaktadır. Ancak ekonomik yıkımı ambargolarla, yoksulluğu ise bir “sınav” anlatısıyla açıklayan bu dil, bugünlerde halkı ikna etmemektedir.Eleştirel bir yaklaşım olmadığından, rejimi ayakta tutan “sadakat” söylemi de artık etkisini kaybetmektedir. Buradaki temel kırılma, devlet ile toplum arasındaki bağın zayıflamasıdır.
Bu kopuş, iç barışı aşındırırken; ülkeyi dış müdahalelere ve istihbarat temelli operasyonlara daha açık hale getirmektedir. Çünkü kendi devleti tarafından kurşunlanan bir halk; bir noktadan sonra “kime aitim?” yerine, “nasıl kurtulurum?” sorusunu sormaya başlar.
İhanet travmasının etkisiyle; “demek ki devletim düşmandan farksız” diye düşünür. Özellikle de yakınlarını kaybedenler, intikam psikolojisi ile dış servisler için daha ikna edicidir. Protestoların niteliği, halkın bağımsızlık arzusundan vazgeçmediğini gösteriyor. Ancak varoluşsal kriz koşullarında siyasal tercihler, hayatta kalma ihtiyacıyla şekilleniyor. Bu noktadan sonra halk, kendi devletini reddetmenin dolaylı bir yolu olarak, dış aktörleri daha güvenilir algılamaya başlıyor.
5 – Hrant’dan Aznavour’a
Cesaret ve Bedel – 19.01.2026
Otoriter ulus devletlerde, “kimin konuşacağı ve hangi sözün meşru sayılacağı” iktidar tarafından belirlenir. Anayasal olarak, herkes eşit olsa da Hrant’ın bir zamanlar Fırat adını kullanmış olması, gayri müslimlerden Ermenilere makbul olmayan toplumsal kesimlerin, güvercin ürkekliğini anlatmaktadır.
Foucault’cu söylem rejimi altında azınlıklar, hakareti içselleştirerek ya susmaya ya da meşruiyet karşılığında kimliğini yeniden adlandırmaya zorlandı; Yeşilçam’daki Adela – Adile Naşit dönüşümü gibi.Bu noktada Hrant’ın yazıları ve Aznavour’un sözleri, Ermeni toplumu için hem bellek çalışması hem de bastırılan duyguların dışavurumunu niteliğini taşıyordu.
Yazmak ve şarkı söylemek, başkasının acısını bedensel ve duygusal olarak üstlenmektir. Vicarious trauma anlatının izini ruhta bırakır; bystander trauma ise susmamayı seçenin taşıdığı etik yükü derinleştirir. Makbul kimlikten gelmeden kamusal alana çıkan figür, görünür oldukça korunaksızlaşır. Bedel eşit dağılmaz; norm dışı olan daha fazlasını öder. Ve çoğu zaman bu bedel, sembolik figürler üzerinden tahsil edilir.
Charles Aznavour, Ils sont tombés nedeniyle Türkiye’de yasaklanarak sembolik bir cinayete uğradı; Hrant Dink ise bir 19 Ocak günü öldürüldü. Ancak bu bir yok oluş olmadı; aksine, susturulmak istenen bu sesler, kamusal belleğe daha kalıcı, daha derin ve silinmesi güç bir biçimde yerleşti.

6 – Rakka’da Cinsiyetlendirilmiş Şiddet
23.01.2026
Ortadoğu’ya özgü bir faşizm biçimi olarak siyasal İslamcılığın, kendine has bir aşağılamaya dayalı şiddet repertuarına yeniden tanıklık ediyoruz. Bu şiddet, yalnızca fiziksel yok etme amacı taşımaz; kadının bedenini, kimliğini ve direnişini sembolik olarak kırmayı hedefler.
Daha önce karşılaştığımız “kadın pazarı” görüntülerinde olduğu gibi, burada da şiddet bir gösteriye ve ideolojik bir mesaja dönüşmektedir. Siyasal İslamcı yapılar için bu tür psikolojik terör eylemleri, çoğu zaman silahlı saldırılar kadar merkezi bir işleve sahiptir. Çünkü bu eylemler yalnızca fiziksel bir tehdide değil; kendilerine karşı mücadele eden kadın eylemcilerin moralini kırmaya, direniş iradesini zayıflatmaya ve kadın bedeni üzerinden sembolik bir iktidar alanı kurmaya yöneliktir.
Diğer yandan, Suriye’nin tüm bölgelerinde; Arap, Kürt, Müslüman ve Hristiyan kadınların sekülerizm arzusunu cezalandırma amacı taşımaktadır.Ancak, bu şiddet gösterisine karşı başta Halepçe valisi Nuxşa Nazih olmak üzere, dünyanın dört bir yanından gelen tepkiler ve saç örme eylemleri hem IŞİD’li teröriste hem de Suriye yönetimine geri adım attırmayı başardı.
7 – Menzil Tarikatı İzmir’de
25.01.2026
İzmir Karabağlar’da, Menzil Tarikatı lideri Muhammed Saki Erol’a kitlesel bir karşılama yapıldı. Ancak bu sadece bir karşılama değil, İzmir’de azınlık olduğu düşünülen siyasal İslamcıların, bir güç gösterisiydi.
İzmir, Beyoğlu ve Ayasofya gibi mekânların seküler yaşam ve gayri müslimler ile özdeşleşmesi; siyasal islamcılar ve radikal milliyetçilerde bir “yerleşememe duygusu” yaratmıştır. Dolayısıyla bu mekânlar, bir zamanlar feth edilen ama yerleşilemeyen mekânlar olmuştur.
Bu yüzden radikal sağcılar bu mekânlarda, cenaze ya da cuma namazı gibi ritüellerle psikopolitik performanslar sergilemiştir. Ancak yerleşik kültürden dolayı haz hep yarıda kesilmiş, ritüeller ise bitmek bilmeyen tekrar halini almıştır. Yine de 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi, sağcı psikopolitik performansın; tecavüz, yıkım ve yerinden edilme gibi felaketlerle sonuçlandığı anlar da olmuştur.
Bu noktada, AKP’nin ÇEDES projesi için İzmir’i seçmesi ya da Beyoğlu’nun sembolik mekânlarının kapatılarak kentin seküler siluetinin dönüştürülmesi, yalnızca idari tercihler değil; mekân üzerinden yürütülen bilinçli bir alternatif tarih yazımıdır. Bu adımlar, yerleşik seküler belleği zayıflatmayı ve toplumu yeni bir ideolojik hikâyeyle yeniden şekillendirmeyi amaçlayan, psikopolitik müdahaleler olarak görülmelidir.
8 – “Makbul Kadın” Rejimi
28.01.2026
Afganistan’da kadınlara getirilen eğitim yasağı; kadın bilgisinin ve özerkliğinin, erkek egemen güç ilişkilerini tehdit ettiğinin açık bir tezahürüdür.
Bu yasak pedagojik bir karar değil; otorite, beden ve cinsiyet üzerinden kurulan çok katmanlı bir iktidar rejiminin dışavurumudur. Kadın bedeninin ve yaşam olanaklarının hem doğrudan yönetilmesi hem de gelecekteki özerklik ihtimalinin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.
Bir Normatif Cinsiyet Rejimi olan Taliban Rejimi, eğitimi kadınlar için bir hak olmaktan çıkararak, toplumun geleceğini bilinçli biçimde eşitsizlik üzerine inşa etmekte ve erkek egemen iktidarı güvence altına almaktadır.

9 – Depremde Kaybolan Çocuklar
Kolektif travmanın cevapsız soruları… 06.02.2026
Deprem sonrası kaybolan çocuklar meselesi, yalnızca bireysel bir yas ya da bir güvenlik sorunu değildir. Bu durum, toplumun devlet ve emniyet güçleriyle kurduğu güven ilişkisinin çökmesi meselesidir.
Çocuğun yerini “Kim biliyor?”, “Kim sorumlu?” soruları cevapsız kaldıkça, travma kaybolan çocuğun ailesinden çıkar ve toplumsal olarak yaşanır. Toplum, “gerçek” bilgiye erişemediğinde, küresel çocuk kaçakçılığı gibi zihinsel olarak en karanlık olasılıklara yönelir; bu bir komplo üretimi değil, güvensizliğin psikolojik sonucudur.
Kayıp çocuklar için mezar, tören, vedalaşma gibi ritüeller yoktur. Ve ritüelleşmeyen yas, toplumsal hafızada donmuş bir acıya dönüşür. Bu durumda ertelenen yas yalnızca aileler için değil, tüm toplum için ruhsal bir çöküştür.
Bu mesele, yalnızca “neredeler?” sorusunu değil, “neden kimse bilmiyor?” sorusunu da içerir. Devletin koruyucu rolü gözden kaybolduğunda, toplum gerçeklerden çok ihtimallere tutunur.
Ve bu tutunma hali, travmanın en ağır biçimlerinden biridir.
10 – Ekrem İmamoğlu: “Cumhuriyetimizin geleceği tehdit altındadır.” 12.02.2026
AKP dönemi, toplumun “biz ve onlar” ekseninde keskin biçimde ayrıştırıldığı; hukukun ise bu kutuplaşmayı derinleştiren bir araç olarak işlediği siyasal iklimi ifade eder.
Bu noktada savcı, bir devlet memurundan öte negatif kimliğin sınırını çizen bir özne konumundadır.Örneğin, Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza, seküler ve sol muhalif kesimin “tehlikeli” olduğunu meşrulaştırma amacı taşımaktadır. Böylece negatif kimlik, daha inandırıcı biçimde tesis edilmektedir.
Akın Gürlek bu noktada; negatif kimlik üzerinden yaratılan bizlikleme duygusunun bir uygulayıcısıdır. AKP’nin dışında kalan kesimler için savcılık makamı bir gözetleme mekanizması olarak işlemiş ve açtığı davalarla muhalif topluma uyum sağlama baskısı üretmiştir. Bu yüzden onun adalet bakanlığına getirilmesiyle,“Acaba ana akım muhalefete dahi tahammülün gösterilmeyeceği bir dönem mi başlıyor?” Kaygısını doğurmuştur.


