Şair Yılmaz Odabaşı ile Röportaj
EDİTÖRDEN
Bu röportaj, yası yalnızca psikolojik bir hâl olarak değil; dil, bellek ve kamusal deneyim içinde şekillenen çok katmanlı bir süreç olarak ele almak için bir şairle yapıldı. Çünkü edebiyat klinik dilin yetmediği yerde söze girerken; kaybı sınıflamadan, ona eşlik etmektedir. Psikopolitik ile Yılmaz Odabaşı’nın bu karşılaşması, yasın düşünsel ve kültürel boyutlarını görünür kılmaktadır.

1- Erkekler için ağlamanın yasaklandığı bir kültürde, erkek bir şair için yas nasıl yaşanır ve nasıl yazılır?
Erkekler için ağlamanın yadsınması vb. verili kültürel kodlar, yaşarken de, yazarken de bir yazarı bağlayıcı olamaz ya da olmamalıdır. Ancak sadece bizim kültürel koşullarımızda, yani lokal olarak değil, dünyada da erkeklerin ağlaması zayıflık olarak algılanır. Aslında erkeklerde de maskülen kodlarla orantılı olmasa da kısmen bastırılmış feminen duyarlıklar vardır. Çoğu erkek bu yanını göstermekten özenle imtina eder. Oysa oldukça insanidir ve özünde bunlar ortak evrensel-insani duyarlıklardır.
Yas hali, fiziksel tepkiler vermekten çok özde içsel bir durumdur. Zaten ağlamak ve ya bağırmak çağırmak gibi tepkiler de ruhun yara almış yas halinin dışavurumudur. Sorunuza gelirsek, “Erkek bir şair için yas nasıl (mı) yaşanır?” Yas, önce büyük bir ruhsal sarsılma hali olarak yukarıda da vurguladığım gibi içsel olarak yaşanır. Gerisi, bilinen, kanıksanmış toplumsal-geleneksel ritüeller yasın bir tür gösteriş boyutudur. Taziye vb. tümü özünde bir toplumsal dayanışma ile yası sağaltmak içindir.
Ben ise gerek bireysel gerek toplumsal her tür yası kendi içimde yaşar ve yaşatırım. Kalbim, bir tür yas koleksiyon atölyesi gibidir. Kayıplarım ve onlarla birlikte hafızam, bu yas odasını zaman zaman ziyaret eder. Kimilerini anar, kimilerini bulunduğu yerden çıkarıp yazarım. Yas hali, bir yazı, bir deneme veya bir şiirle yeniden ifade edilip estetize edilerek somutluk kazanıncaya kadar tamamen özneldir. Ta ki yazılan o satırlar veya dizelerle özdeşleşerek onu içselleştiren bir başkalarıyla buluşuncaya kadar. Sonra o öznellik, başkalarıyla buluşur ve onların da yasının, kendi ruhsal sarsıntılarının izlerini sürdükleri bir karşılığa kavuşur…
2 – Bir kaybı yazıya dökmek, onu yeniden yaşamak mıdır?
Bu sorunuzun yukarıdaki yanıtımla da bir ilintisi var. Yasın duyarlığını yazı ile ifade etmek, içselleşmiş o yas halini yeniden yaşamaktan çok yeniden yaşatmayı gözetir. Öznel olanı toplumsal duyarlıkla buluşturmayı amaçlar. Yas duygusu, zamanla evrimler geçiren bir insanlık halidir. Hiçbir yas, yaşandığı zamanın, an’ın ilk sarsıntısıyla oturmaz. Zaman, pek çok şey gibi yası da sağaltır. Yaşattığı, boğucu sarsıntı hali, defalarca yüzleşmeler sonucu zamanla yerini buruk anımsamalara bırakır. Ancak, yazarken yas halinin ilk evresini ifade edebilmek ve bu duyarlığı okura olduğu gibi taşıyabilmek önemlidir. Burada da duyguları ve o gerçekliği sahici, hilesiz tümcelerle anlatmak gerektiğine inanıyorum.

3 – Aşk kaybı ile ölüm kaybı edebiyatta nasıl ayrışır?
İnsanlar, yaşadıkça; hayatla ve zamanla sınandıkça kayıplar da yaşayan sosyal bir varlıktır. Aşk kaybı da, ölüm de insanlarda farklı yoksunluklarla sarsıntılar ve izler bırakır. Bu duyarlıkların ayrıştırılmasının bireyin kişisel ruh haliyle direkt ilgisi olduğunu düşünüyorum; yazarken ayrıştırılmasının ise, birinin bir diğerinden daha dominant olduğuyla ilgili olmayıp, yazılanın olay örgüsüyle, yazarın seçtiği temayla ilgili olduğu fikrindeyim. Bir yazımda şöyle demiştim: “Ben iki şeyin apansız geldiğine inanırım: Aşk ve ölüm. İkisi de geldiğinde ‘git’ diyemezsiniz. İkisinin de önemi ve büyüklüğü, belki de geldiklerinde git diyemediğimiz içindir…”
Sonuçta ikisi de kayıp duygusu; aşk öznenin kaybı, sevilen ve yeri doldurulamaz birinin kaybı- insanlar için hayli sarsıcı ve travmatik durumlardır. Yazarken de insanlığın trajedileri kapsamında ve yazılan konuyu yazarın betimleme tercihi ve yetisine orantılı biçimde ifade edilirler diye düşünüyorum.
4 – Yazı, belleğin taşıyamadığı yükleri üstlenebilir mi?
Yazı, zamanın ve belleğin taşımadığı ya da taşıyamadığı yükleri üstlenmek ve ifade etmekten gerçekten sorumludur. Bir anımsama-anımsatma amacıyla ya da insanı yeniden yüzleştirme kaygısıyla ve daha pek çok nedenle sorumludur. Hafıza, insan için hep bir yüktür; yazı için de zamanın ve belleğin ötelediği ölü açılar tıpkı insanın hafızasından sorumlu olduğu gibi kanımca yazının da sorumluluğudur…


