Yazar: Uzm. Psikolog Fatma Irmak – Adalet Peşinde Aileler Platformu
6 Şubat’tan sonra hayat ikiye bölündü. Bir tarafında kayıp, diğer tarafında mücadele vardı. Ben Adalet Peşinde Aileleri Platformu’nun içinde yer alırken, yalnızca bir hak arama sürecine değil; aynı zamanda kolektif bir yasın içinden geçmeye başladığımı fark ettim. Klinik psikolog kimliğimle bildiğim pek çok kavram, bu kez teorik değil yaşamsal bir karşılık buldu.

Yas, çoğu zaman bireysel bir süreç olarak ele alınır. Oysa büyük toplumsal felaketlerde yas kamusallaşır. Kayıp yalnızca bir aileye değil, bir şehre, bir ülkeye aittir. Ancak kamusal yasın en zor yanı şudur: Herkes hayatına devam ederken, kaybı yaşayanlar için zaman yerinde kalır.
Biz 6 Şubat’ta yalnızca sevdiklerimizi kaybetmedik; ihmallerin, hazırlıksızlığın ve ilk günlerdeki yetersiz müdahalenin yarattığı bir travma örüntüsünün içinde de kaldık. Ailelerimizin birçoğunun aynı anda hayatını kaybetmesi, etkin bir kurtarma çalışmasının olmaması ve ilk üç gün boyunca kendi yalnızlığımızın içinde kalmamız, ruhsal olarak derin bir yara açtı. Bu yaraya dair sorumluluk alınmasını beklerken, hayatın depremi yaşamamış olanlar için olağan akışında sürmesi; bölgedeki ihmallerin giderek unutulması ve gündemin değişmesi, bizlerde yalnızlık ve yalnız bırakılma duygusunu daha da derinleştirdi.
Bu yalnız bırakılma duygusunu kırabilmek için, benimle benzer duygulardan geçen ailelerle bir araya gelmeye başladık. Bu bir araya geliş, zamanla birbirimizin kırıldığı yerlere temas edebildiğimiz, kucaklaşabildiğimiz ve yalnız olmadığımızı hissettiğimiz bir mücadele alanına dönüştü. Platform tam da bu ihtiyaçtan doğdu. Üçüncü yılında hâlâ süren bu birliktelik, yalnızlığın karşısında kurulmuş bir dayanışma zemini olarak varlığını sürdürüyor.
Geçen yılların içindeki mücadele deneyimim bana şunu gösterdi: Adalet arayışı, ruhsal olarak iki yönlü bir etki yaratıyor. Bir yandan, mücadele etmek kişinin dağılmasını engelleyebiliyor. Travma sonrası anlam inşası dediğimiz süreç burada devreye giriyor. Kişi, yaşadığı kaybın ardından “neden” sorusunu hukuki ve toplumsal bir zemine taşıdığında, çaresizlik duygusu bir miktar dönüşebiliyor. Mücadele etmek, edilgen bir mağduriyet hâlinden özne olmaya geçişin psikolojik karşılığı olabiliyor.

Ancak diğer yandan, travmayı tetikleyen nedenlerin hiç kesilmemesi insanı zorlayabiliyor. Mahkeme salonlarında gelmeyen adaletle karşılaşmak, sanıkların hâlâ yargılanmaması ya da serbest olması, her dosyada benzer ihmallerle yeniden yüzleşmek… Bu tekrar eden temas, zaman zaman derin bir içsel yorgunluk bırakabiliyor. Adalet geciktikçe, ruh da beklemeye zorlanıyor. Çünkü kaybın etrafındaki adaletsizlik duygusu sürekli açık kalıyor. Bu zorlayan süreçler kaybın acısını azaltmıyor. Ama kaybı inkâr etmeyen bir yaşam biçimi kurmaya yardımcı olabiliyor. Platform içindeki dayanışma ise ayrı bir ruhsal alan açıyor. Ortak acı, yalnızlığı azaltıyor. “Sadece ben böyle hissetmiyorum” duygusu, travma sonrası izolasyonu kırıyor. Birbirinin gözünde kendini görmek, regülasyon sağlıyor. Bu, psikolojide birlikte düzenlenme dediğimiz sürecin doğal bir karşılığı.
Benim için en dönüştürücü farkındalık şu oldu: Adalet arayışı bir öfke dili değil, bir onur dili. Kaybettiklerimizin hayatlarının değersiz olmadığını söyleme biçimi. Bu talep, yalnızca bir cezalandırma isteği değil; yaşanmış hayatların ciddiye alınması, ihmallerin sıradanlaştırılmaması ve kaybın inkâr edilmemesi için verilen bir varlık mücadelesi. Ruhsal olarak bu süreç beni daha kırılgan ama aynı zamanda daha net biri yaptı. Kaybın geri gelmeyeceğini bilerek, hakikatin görünür olması için çabalamak. Bu, yasın içinden geçen bir dayanıklılık biçimi.
Bugün geriye baktığımda şunu söyleyebilirim: Adalet Peşinde olmak, yalnızca hukuki bir mücadele değil; travmanın inkâr edilmesine karşı ruhsal bir direniştir. Çünkü travma yalnızca yaşanan yıkımla değil, o yıkımın görünmez kılınmasıyla derinleşir. Adalet talebi bu yüzden yalnızca mahkeme salonlarına sıkışmış bir beklenti değildir. Bu talep, yaşananın adının doğru konulması, sorumluluğun belirsizleşmemesi ve kaybın sıradanlaştırılmaması için sürdürülen bir hafıza pratiğidir.
Yas, adalet talebiyle birlikte kamusal bir hafızaya dönüşür. Bu hafıza, geçmişte olup biteni tekrar tekrar hatırlamak için değil; travmanın üzerinin örtülmesine izin vermemek içindir. Hafıza, travmanın görünür kalmasına izin veren bir direnç alanıdır. Çünkü bizim için onlar yalnızca bir sayı değildi. Bir evin sesi, bir annenin eli, bir kardeşin gülüşü, bir çocuğun yarım kalmış hayaliydiler. Onların yokluğu hayatımızın içinden çekilmiş bir parça gibi değil; hayatın bütününü geri dönülmez biçimde değiştiren bir kırılma olarak
Bu yüzden adalet talebi, yalnızca hukuki bir süreç değil; onların varlığının, anlamının ve bıraktıkları izlerin silinmemesi için verdiğimiz bir söz hâline dönüştü. Aynı zamanda yasımızı inkâr etmeden, onu anlamlandırmaya çalışmanın bir yolu oldu. Ve belki de en önemlisi, kaybettiklerimizin hayatlarının yalnızca bir istatistik değil; yaşanmış, sevilen ve değerli hayatlar olduğunu hatırlatma biçimi.


