Yazar: Sıla Topçam – Sanatçı
Çocuğun ilk kez karşılaştığı masal anlatısı, hem hayal dünyasının oluşumunda hem de dünyayı algılama biçiminin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Bu anlatılara erişim ise çoğu zaman farklı kişiler ve iletişim araçları aracılığıyla gerçekleşir. Bir ateşin başında anlatılan sözlü bir hikâyeden, kuzenlerle birlikte büyükannenin aktardığı bir masala; gece uyku öncesi annenin anlattığı bir öyküden, televizyonda Adile Naşit’in sunduğu masallara kadar farklı kaynaklar bu sürecin parçası olabilir. Benzer biçimde telefonlardaki masal hatları ya da televizyon karşısında izlenen bir çizgi film de çocukların masal anlatılarıyla karşılaşmasının araçları arasında yer alabilir.

Masalların Kadın Hafızası
Tarihsel olarak kamusal alanlarda masal anlatıcılığı çoğu zaman erkeklerle özdeşleştirilmiş olsa da, ev içi yaşamda ve köy topluluklarında masal anlatıcılığı yapan kadınların sayısı oldukça yüksektir. Nitekim Almanya’da Grimm Kardeşler, derledikleri masalların önemli bir kısmını yaşlı kadın anlatıcılardan dinleyerek kayıt altına almıştır. Bu durum, günümüze yazılı biçimde ulaşan birçok masalın aslında kadınların sözlü anlatı geleneği aracılığıyla aktarıldığını göstermektedir. Buna rağmen şu soru gündeme gelmektedir: “Masallarda neden bu kadar belirgin cinsiyetçi motifler bulunmaktadır, kadın karakterler neden çoğunlukla kurtarılmayı bekleyen ya da iyi ve uysal bir prenses olarak evliliği bekleyen figürler biçiminde sunulmaktadır ve bu temsil gerçekten böyle midir?
Toplum genel olarak masalları çizgi filmler ve kitaplar aracılığıyla öğrenmektedir. Masallar sözlü anlatım biçimiyle deneyimlenmemekte, alternatif versiyonları bilinmemekte ve çoğu anlatının özgün sonu hakkında bilgi sahibi olunmamaktadır. Bu durum, masallara ilişkin toplumsal önyargıların hangi kaynaklardan üretildiği sorusunu gündeme getirmektedir.
Masal türü, sözlü kültürün önemli öğelerinden biridir. Bilinen en eski masalların yaklaşık 5.000 yıl öncesine uzandığı belirtilmektedir. Bu kadar uzun bir zaman dilimi boyunca aktarılmış olması dikkat çekici bir kültürel sürekliliğe işaret eder. Yazılı kültür ise insanlık tarihi açısından oldukça yenidir; sinema ve televizyon gibi görsel anlatı biçimleri düşünüldüğünde ise bunlar masalların yanında çok daha yakın dönemlerde ortaya çıkmıştır.
Yuval Noah Harari, “Homo sapiens’in süper gücü peri masallarına inanmasıdır.” ifadesini kullanmaktadır. İnsanlar çoğu zaman aktarılan anlatıların izinde anlam dünyaları kurarlar. Topluluklar ortak hikâyeler aracılığıyla şekillenir; insanlar bu anlatılar etrafında bir araya gelir ya da kimi zaman bu anlatılar nedeniyle çatışma yaşayabilir. Geçmişte anlatı dünyasını büyük ölçüde peri masalları biçimlendirirken, günümüzde görsel ve dijital içerikler bireylerin hayal dünyasını ve yaşamı algılama biçimlerini önemli ölçüde etkilemektedir.
Anlatıların Dönüşebilir Yapısı
Toplumlar değişmektedir; peki masallar değişmeden kalabilir mi? Sözlü kültür geleneğinin en belirgin özelliklerinden biri dönüşebilmesi ve yeniden biçimlenebilmesidir. Ancak bir anlatı metni kitaplaştırıldığında ya da sinemaya aktarıldığında, içeriği büyük ölçüde sabitlenmiş bir forma kavuşur. Masal çoğu zaman anlatıcının yorumuyla biçimlenir. Evet, binlerce yıl öncesinden aktarılmıştır; fakat onu anlatan kişiler kendi bakış açılarını, özlemlerini ve içinde yaşadıkları toplumun yargılarını anlatıya dâhil etmiştir. Eğer bu aktarım yalnızca sözlü gelenek içinde sürseydi, masalların temel çatısı korunacak, ancak ayrıntılar her dönemin toplumsal normlarına göre yeniden şekillenecekti.
Buna karşın anlatı sinema ya da kitap biçimine dönüştürüldüğünde, örneğin Rapunzel karakteri sarı saçlı ve bir prens tarafından kurtarılan genç bir kadın olarak temsil edilmiştir. Oysa masalın özgün anlatısında son böyle bitmemekte ve Rapunzel’in saç rengi açık biçimde betimlenmemektedir. Bu unsurlar, anlatıyı film ya da kitap biçimine dönüştüren kişilerin yorumlarının sonucudur. Bu durumda şu soru ortaya çıkmaktadır: Tüm masalların kadınları zorunlu olarak çaresiz figürler olarak temsil ettiği söylenebilir mi?

Sembolik Dil ve Bilinçdışı
Masallar, halkın içinden doğan anlatı formlarıdır ve bu anlatılar yalnızca erkek kahramanları değil, aynı zamanda oldukça güçlü kadın karakterleri de içerir. Nitekim farklı kültürlerin masal geleneklerine bakıldığında bu tür kadın figürlerine sıkça rastlanır. Masalların dili doğrudan değil, semboliktir. Örneğin masallarda krallıkların bulunması, monarşik bir siyasal özlemi yansıtmak zorunda değildir; daha çok sembolik bir düzeni ifade eder. “Krallık” dendiğinde kastedilen şey, belirli bir toplumsal veya psikolojik düzenin metaforik temsilidir. Masallar kendi içsel mantıklarına sahip anlatılardır: imkânsız olanın mümkün olduğu, büyülerin gerçekleştiği ve gerçekliğin rüya diline yaklaştığı bir anlatı evreni kurarlar.
Tam da bu nedenle masallar güçlü bir etki yaratır; çünkü sembolik anlatı yapıları aracılığıyla doğrudan bilinçdışı süreçlere hitap ederler. Ancak bu durum aynı zamanda masalları manipülasyona da açık hale getirir. Masal dinleyen kişi çoğu zaman savunmalarını askıya alır ve anlatıyı çocukluk merakıyla dinler. Bu noktada anlatıcının kim olduğu ve anlatıyı nasıl kurduğu kritik hale gelir. Günümüzde masalların cinsiyetçi olarak algılanmasına yol açan unsurlar örneğin cücelerin tamamının erkek olarak temsil edilmesi ya da prenseslerin belirli güzellik normlarına göre tasvir edilmesi masalların özgün yapısına içkin değildir. Bu tür temsiller daha çok modern anlatı üreticilerinin, özellikle de endüstriyel kültür içinde çalışan yapımcıların ve yeniden anlatıcıların tercihleriyle şekillenmiştir.

Eşitlikçi Masallar İçin Eleştirel Okuma
Çocukların eşitlikçi masallar dinlemesini isteyen ebeveynler için en temel öneri, daha fazla masal okumak ve okunan masalları eleştirel bir dikkatle değerlendirmektir. Masalların temel anlatı çatısına sadık kalırken, onların ne söylemeye çalıştığını sezmek ve bu anlamı kavrayarak başkalarıyla paylaşmak mümkündür. Masalların zaman zaman kuşkuyla karşılanmasının nedenlerinden biri de büyük olasılıkla taşıdıkları güçlü etkidir. Çünkü etkili biçimde anlatıldıklarında insan zihni bu anlatıları adeta gerçekmiş gibi işler; bu durum hem ruh halini hem de davranış örüntülerini etkileyebilir. Nitekim masallar, binlerce yıldır aktarılan son derece geniş bir kültürel hafızanın parçasıdır. Bu kültürel aktarımın taşıyıcılarının tarihsel olarak çoğu zaman kadınlar olması da dikkat çekicidir. Günümüzde masal anlatıcılarının önemli bir bölümünün kadın olması bu açıdan rastlantısal değildir. Burada kastedilen şey, eski masalların sonlarını keyfi biçimde değiştirmek değildir.
SONUÇ
Eğer masalları önemsiyorsak, öncelikle onları araştırmak, ardından kendi dilimize ve duyarlılığımıza uyarlayarak paylaşmak daha anlamlı bir yaklaşım olacaktır. Bir masalı dinlediğimizde veya okuduğumuzda rahatsızlık hissediyorsak, ilk olarak o anlatının kim tarafından ve nasıl aktarıldığına bakmak gerekir. Çünkü doğru sözler bile yanlış bir anlatım bağlamında ifade edildiğinde incitici bir etki yaratabilir.
Bu nedenle dileğimiz, masalların iyi anlatıcıların elinde yeniden hayat bulması ve bu güçlü anlatı mirasının eşitlik, özgürlük ve adalet gibi değerleri destekleyen bir yönde kullanılabilmesidir.


