Röportaj : Beste Başcı – Cellist & Sanatçı
1- Giyim ve görünüm üzerindeki baskı performansınızı etkiliyor mu?
Aslında bu baskı sadece biz kadın sanatçılar için değil, erkek meslektaşlarımız için de geçerli; ancak biz, sahneye adım attığımız ilk andan itibaren bunu çok daha yoğun bir şekilde hissediyoruz. Özellikle ülkemizde seyircinin, performanstan ziyade “ne giymiş, sahnede nasıl duruyor” gibi görsel detaylara odaklanan ekstra bir ilgisi var. Hepimiz bir şekilde bu durumun öznesi oluyoruz.
Tabii ki sahnede olmak bir özen ve görsel bütünlük gerektirir. Fakat bence asıl mesele; o performansı en rahat, en “kendiniz” olduğunuz halinizle sergileyebilmektir. Çünkü fiziksel rahatlık, doğrudan zihinsel odaklanmayı ve performansın kalitesini etkiliyor.

2 – Konservatuvar eğitimi kadın ve erkek öğrencilerde kaygıyı farklı mı üretir?
Öğrencilik yıllarımda da, sonrasında profesyonel hayata geçtiğimde de kadın olmanın getirdiği o farklı zorluklarla hep karşılaştım. Konservatuvardayken bizden beklenen; her zaman disiplinli, tabiri caizse ‘çiçek gibi’, eğitmenlerin baskısını ya da yaşadığı tum zorlu mücadeleyi bir şekilde göğsünde yumuşatan, daha ılımlı ve hep daha çalışkan olma haliydi. Erkek öğrencilere kıyasla hata payımız sanki daha düşüktü.
Mezun olduktan sonra da bu durum baska sekillerde devam etti; sahnede veya sahne arkasında sürekli kendinizi, kadınlığınızı ve özel alanınızı koruma refleksiyle hareket ediyorsunuz. Birileri sürekli o özel alanınıza müdahale etmeye çalışıyor ve siz bu sınırları korumaya çalışırken bir yandan da tüm konsantrasyonunuzu, zamanınızı ve emeğinizi sanatınıza, enstrümanınıza vermeye çalışıyorsunuz. Aslında bu bitmek bilmeyen mücadele hali, belki de enstrümanınızla olan bağınızı daha da derinleştiriyor. O mücadele içinde enstrümanınız sizin en kırılgan ama aynı zamanda en güçlü yanlarınızın yaratılmasında en büyük yoldaşınız haline geliyor.
3 – Ev işleri ya da bakım yükü kadın sanatçıların performansını nasıl etkiliyor?
Ben bu konuda kendimi çok şanslı hissediyorum; her zaman çok desteklendiğim, sanatçı kimliğimin beslendiği bir evde büyüdüm ve profesyonel yaşantıma da böyle bir ortamda adım attım. Ancak iş hayatına girdiğimde gördüm ki; birlikte çalıştığım birçok kadın meslektaşım, sanatçı kimliklerinin yanında bir de ailenin ve çocukların tüm yükünü omuzlarında taşıyorlar.
Aslında bir hayatı paylaşmanın kesinlikle cinsiyetsiz ve eşit olması gerektiğine inanıyorum. Kadınların bir evi ve aileyi çekip çevirme, bir arada tutma rolü çok baskın. Kadının doğasındaki o toparlayıcılık ve birleştiricilik vasfı, yadsınamaz bir gerçek. Tabii bu durum, ne kadar profesyonel olursanız olun, zihinsel enerjinizin bir kısmını hep oraya ayırmanız demek. Sanatınızı icra ederken bu ‘toparlayıcı’ rolün getirdiği sorumlulukla dengede kalmaya çalışmak, kadın sanatçıların performans yolculuğundaki en büyük ve en görünmez mücadelelerinden biri bence.

4 – Eleştiri kültürü cinsiyetçi işleyebiliyor mu?
Maalesef evet, eleştiri kültürü çoğu zaman sanatın kendisinden uzaklaşıp çok daha kişisel bir yere evrilebiliyor. Bir erkek sanatçının performansı genellikle sadece tekniği veya eseri yorumlayışıyla değerlendirilirken, biz kadınlarda eleştiriler çok hızlı bir şekilde “nasıldı, ne giymişti, tavrı nasıldı” gibi performans dışı alanlara kayabiliyor. Sanki bir kadının sahnede sadece iyi olması yetmiyor, aynı zamanda toplumun beklediği o “ideal kadın” kalıplarına da uyması gerekiyormuş gibi bir algı var.
Hata yapma payımız da bu yüzden daha kısıtlı. Bir hata yaptığımızda bu sadece o anlık bir teknik eksiklik olarak değil, bazen yetersizlik veya “kadın duygusallığı” gibi etiketlerle yorumlanabiliyor. Bu da ister istemez üzerinizde sürekli bir otokontrol mekanizması kurmanıza neden oluyor. Oysa sanat, özgürleşebildiğiniz ve hata yapmaktan korkmadığınız sürece gerçek bir derinlik kazanıyor. Eleştiri kültürü sanatçının cinsiyetinden sıyrılıp sadece ortaya konan emeğe ve sanata odaklandığında, hepimiz çok daha özgürce üretebileceğiz


