Röportaj: Deniz Şimşek – Klinik Psikolog
Editörden
Modern dünya, her sabah kulağımıza aynı vaadi fısıldıyor: “Daha fazlası olabilirsin.” Ancak bu vaat, yapısal eşitsizliklerin ve sermaye odaklı bir düzenin içinde çoğumuz için bir motivasyon kaynağı değil, bitmek bilmeyen bir “yetememe” sancısına dönüşüyor. Klinik Psikolog ve Psikoterapist Deniz Şimşek ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, bireyin omuzlarına yüklenen “başarı” illüzyonunu ve bu yükün psikolojik maliyetlerini mercek altına alıyoruz.

1 – Kapitalist toplum neden bireye sürekli “daha fazlası olmalısın” mesajı verir?
“Daha fazlası olmalısın” demek her zaman kötü olmayabilir. Ama soru kapitalist toplumu da içerdiği için ve kapitalist topluma paranın ve artı değerin hakim olduğunu düşünürsek, “daha fazlası olmalısın” cümlesini tekrar düşünmek gerekebilir. Çünkü kapitalist toplum, her fırsatı bireyin gücü ile açıklamak isterken bu durum, her zaman bizim elimizde olmayabilir. Her ne kadar haberlerde ‘Batman’dan çıktı Türkiye genelinde sınavda birinci oldu’ haberlerini görsek de bunlar bireysel örnekler. Genele baktığımızda Batman’da okuyan bir çocukla İstanbul’da okuyan bir çocuğun daha fazlası olmak için yarışa eşit başlamadığını görebiliriz. Aynı şey, küreselleşen dünyada ABD’de okuyan çocukla Uganda’da okuyan çocuğun eşit şartlarda eğitim almamasında da görülür. Sadece doğduğunuz bölge değil, doğduğunuz ailenizin imkanı da bunu etkiler.
Eğitimden sağlığa her ihtiyaçta kalitenin parasal imkanla sağlandığı bir toplumda parası yetenin daha iyi sağlık ve eğitim koşullarına sahip olması, “daha fazlası olmanın” yine bireylerin çok da elinde olmadığının göstergesi. Böyle bir durumda “daha fazlası olmalısın” söylemi sanki her şey bireyin elindeymiş ve kendisi yapamıyormuş gibi bir dolaylı iletişimi de sağlıyor olabilir.

2 – “Yetmiyorum” hissi hangi sınıfsal koşullarda daha yoğun yaşanır?
Yine yukarıdaki teoriden gidersek parası yetenin daha iyi eğitim ve sağlık hizmeti aldığı bir çağda, parası olmayan ailede büyüyen çocukların görece daha kötü bir eğitime sahip olması ve dolayısıyla geriden başlıyor olması, iş imkanı konusunda da bu çocukların sınırlı seçeneği olmasını sağlayacaktır. Böyle bir durumda yine aslında her şey bireyin elindeymiş gibi bir söylem oluşturan kapitalist bir toplumda bireyin yetemediğini hissetmesi çok doğal. Yetmekle övündüğümüz çoğu şeyin de aslında bize sağlanan imkanlarla olduğunu görmek yaralayıcı olabilir; fakat maalesef durum bu. Kişinin yetemediği bir yerde bireysel olarak başarısızlık hissetmesi de sanki kişide bir sorun varmış hissi yarattığı için, bireyin problem çözmeyi dayanışmada aramak yerine kendisinde aramasını sağlayabilir.
3 – Daha çok çalıştıkça neden daha güvende hissetmiyoruz?
Eşit imkanların değil sermayenin küreselleştiği bir ortamda, sermayenin daha fazla para kazanması için daha az para ile daha fazla çalışan işçilerin bulunduğu bölgelere kayması, bireysel olmayan bir problemdir. Bu nedenle bireysel olmayan problemlere daha çok çalışmak gibi bireysel çözümler üretmek, sorunu çözmeyebilir. Bireyler olarak sosyal medyada, izlediğimiz videolarda dolaylı ya da dolaysız sürekli tüketime teşvik eden reklamlara maruz kaldığımızda daha çok çalışmak veya daha fazla üretmek, daha fazla ya da daha kaliteli tüketmenin bir aracına dönüşebilir. Bu da bireyin yine elindekini tükettiği ve güvencesiz kaldığı bir ortam sağlayabilir. Oysa evrimden de bildiğimiz gibi fiziksel olarak güçsüz bir hayvan türü olan insan, bir arada olarak hayatta kalır ve güvende hisseder. Dayanışma ve birbirimize yardım etmenin evrimsel olarak da bizi daha iyi hissettirdiği bir durum varken daha fazla bireyselleşerek güvende hissetmeye çalışmak, bizim için sadece bir illüzyon olabilir.

4 – Tükenmişlik sendromu yetersizlik kaygısının klinik yüzü müdür?
Her zaman olmayabilir. Eskiden televizyon izlerken para ödemeyen bireyler, artık televizyonda film izlemek için bile aylık paralar ödüyorlar. İyi bir eğitim, iyi bir sağlık artık parasız olmuyor. Eğer siz işinizi yapmıyorsanız, işinizi yapacak sırada başka insanlar var. Böyle bir ortamda kişinin daha sıkışmış hissetmesi de kişiyi tükenmişlik sendromuna götürebilir. Eskiden devletin görevi olarak görülen hizmetleri almak adına kişinin daha fazla para kazanabilmek için daha fazla çalışıyor olması, kişiyi tükenmişlik sendromuna götürebilir. Tükenmişliğin sebebini tamamen kişinin içindeki yetersizlik inancına bağlayamayız.
5 – Yetersizlik kaygısı politik öfkeye mi yoksa içe kapanmaya mı dönüşür?
Bireyin yetemediği alanların çözülemeyeceği inancı ya da dünyanın böyle gelip böyle gitmiş olacağı inancı gibi bireyin sorunları bireysellikle çözemeyeceği inançları, kişiyi içe kapanmaya götürebilir. Oysa psikolojiden de tarihten de şunu biliyoruz ki bireyin yetemediği yerde diğer bireylerden aldığı destek ve dayanışma ile problemler çözülebilir. Önümüzde net bir çözüm olmasa bile, nasıl çözüleceği belirsiz olsa bile dayanışma ile çözüm yoluna gitmek, çözülemeyecek sorunlara hep beraber çözüm bulmamızı sağlar. Bu nedenle yetemediğimiz yerde yardım istemek, yardım almak, dünyamızın “sen her şey olabilirsin” bireyselliğinin çözümsüzlüğünden bireyleri kurtarabilir.

Obeziteyi hatırlamamız yeterli. Biz psikologlar bile eskiden bu durumu, kişilerin irade gücü ile açıklamaya çalışırken, artık bunun daha ucuz üretimle daha fazla para kazanmak isteyen şirketlerin ultra işlenmiş gıda stratejisi ile ilgili olduğu gerçeği ile yüzleştik. Bu bireyselliğin her durumu açıklayamaması, sistemsel değişimlere de ihtiyacımız olduğunun göstergesi. Bir sistemi sadece bir kişi çözemez. Oysa yalnız değiliz, birbirimizin hakkını gözeterek dayanışma ile bu sıkışıklıktan kurtulabiliriz.


