Röportaj: Elif Ezgi Keleş-Uluslararası İlişkiler PhD
Editörden
Modernitenin hızı, neoliberalizmin kronik güvencesizliği ile birleştiğinde geriye sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda derin bir “varoluşsal sarsıntı” yaratıyor. Sosyal psikoloji ve uluslararası ilişkiler disiplinlerinin kesişim kümesinde yer alan Elif Ezgi Keleş ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, somut tehditlerin ötesine geçerek “Ontolojik Güvensizlik” kavramının izini sürüyoruz.

1 – Ontolojik güvensizlik hangi koşullarda ortaya çıkar?
Ontolojik güvensizliğin hangi koşullarda ortaya çıktığını anlaşılır kılmak için öncelikle “güvenlik” kavramına ve bu kavramın günlük kullanımda çoğunlukla çağrıştırdığı fiziksel güvenliğe değinmek yerinde olacaktır. Güvenlik genel anlamıyla, bir kişinin/ nesnenin/ siyasi entitenin (güvenliğin referans objesinin), varlığına yönelik tehdit halinin bulunmaması ya da bu tehditlerin giderilmiş olması olarak tanımlanabilir. Bir ülkenin, siyasi ve ekonomik çıkarlar uğruna savaşa sürüklenmesi, şiddet faili bir erkeğin eşini öldürmesi, gezegenin doğal kaynaklarının sermaye tarafından sömürülmesi… Bu örneklerin her biri, tehdit ile karşı karşıya olan varlığın, fiziksel bütünlüğünün tehdit edilmesi veya zarar görmesi yoluyla ya da ihtimaliyle deneyimlediği “güvensizlik” durumunu ifade eder. Fiziksel bütünlüğe yönelen tehditler, somut araçlar ve neden olabildikleri sonuçlar vasıtasıyla da doğrudan görünürdür; bu nedenle tespit edilmeleri görece kolaydır.
Öte yandan fiziksel bütünlüğümüze yönelik tehditler, günlük hayatta deneyimlemekte olduğumuz güvensizlik hissinin kaynaklarından yalnızca bir boyutunu oluşturur. Atanmak üzere, eğitim aşamalarını tamamlamış, kurumsal sınavdan yeterli puan, pedagojik formasyon, staj gibi bütün kriterleri sağlamış, fakat yapısal ve siyasal engeller nedeniyle yıllardır atama bekleyen bir öğretmen adayını düşünelim. Ekonomik ve sosyal güvenceden yoksunluk durumu, güvensizlik hissinin kaynaklarından biriyken, benlik ve kimlik bütünlüğüne ilişkin de güvensizlik hissetmesi kuvvetle muhtemeldir. Kişi böyle bir durumda kendisini şu soruyu sorarken bulabilir: “Ben kimim?”. Öğretmen mi, öğretmen adayı mı, öğrenci mi, yoksa yaşamını idame ettirebilmek için güvencesiz koşullarda çalışmak, ek işler yapmak zorunda kalan bir işçi mi?

Neoliberal politikalar vasıtasıyla eğitim de özelleşmektedir, özel sektörde mesleğini icra etmek bir çıkış kapısı gibi görünebilir, ne var ki bu seçenek de kronik güvencesizliği, asgari ücreti ve gayri insani şartlarda çalışmayı kabul etmeyi beraberinde getirir. Gerek bu örnek gerekse Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyesi öğretmenlerin “Onurumuzu kaybedeceğimize asgari ücretimizi kaybedelim” (BBC, 2024) sloganı, fiziksel ve benliksel güvensizliğin birbiri ile nasıl iç içe geçtiğini ve güvensizlik halinin, içerisinde yaşadığımız kapitalist sistemin dayattığı koşullardan azade olamayacağını gösterir niteliktedir.
Dolayısıyla, güvensizlik deneyimlerimizin ana kaynaklarından biri de belirsizlik ve güvencesizliğin kronikleştiği bir dünyada benliğimizin tutarlılığının sınanıyor olmasıdır. Aslında çoğu zaman adını koyamadan hissettiğimiz yoğun kaygı, korku ve öfke duyguları bir alarm gibi çalışır ve odadaki fili: algıladığımız soyut tehditleri bize göstermeye çalışır. Burada tehdit altında hissettiğimiz bedenimiz değil, benliğimiz, varoluşumuzdur; ki literatürde bu durum “ontolojik güvenlik” teorisi çerçevesinde, psikoloji, sosyoloji, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve tarih disiplinlerinde incelenmektedir. En kısa tabiriyle benliğimize, kimliğimize: var oluşumuza ilişkin tehdit hissetmeme, güvende hissetme durumu “ontolojik güvenlik” olarak tanımlanabilir. (Giddens, 1991)
Ontolojik güvenlik teorisine göre, bireylerin kim olduklarına ilişkin öz anlatılarının, günlük rutinlerinin ve toplumsal tanınmalarının sürekliliği, tutarlı bir benlik anlayışının ve dolayısıyla ontolojik güvenliğin temel koşullarını oluşturur. Bu sürekliliğin sekteye uğraması ise varoluşsal kaygı ve ontolojik güvensizlik üretir. Dolayısıyla günlük rutinlerde ve kim olduğumuza ilişkin anlatılarda sürekliliğin kaybı, istikrarsızlık ve belirsizlik ortamları ontolojik güvensizliği tetikler. Bu bağlamda bireyler günlük yaşamın öngörülebilirliğini ve kimliksel devamlılıklarını tehdit eden koşulların varlığında daha derin bir varoluşsal kaygı yaşayabilirler. (Giddens, 1991) Dolayısıyla Ontolojik güvensizlik, benliğimize ilişkin tutarlılık ve devamlılık sağlayan kendilik anlatılarımızın (kim olduğumuza ilişkin temel ifadelerimizin, kimlik ve anlatılarımızın), rutinlerimizin ve toplumsal tanınma ilişkilerinin sarsıldığı, istikrarsızlaştığı koşullarda daha yoğun deneyimlenir.

Önceki kuşakların bildiği dünyanın geride kaldığı, normların, kurumların, toplumsal ilişkilerin yanı sıra üretim ilişkilerinin de hızla çözüldüğü, dönüştüğü henüz yeni “normal”e uyum sağlamaya çalışırken, “en yeni normalin” dolaşıma sokulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Marx ve Engels’in “Katı olan her şey buharlaşıyor” ifadelerinin üzerinden bir buçuk asırdan uzun süre geçtiği günümüzde normlar, fikirler ve ilişkiler, pekişebilecek sabit ve tutarlı bir zemin ve zaman bulamıyor. Bu durumu “akışkan modernite” olarak tanımlayan Sosyolog Zygmunt Bauman (2023:27), Komünist Manifesto yazarlarına atıfla artık katı olan şeylerin buharlaşamadığını; çünkü toplumsal ilişkilerin, kurumların, normların katılaşacak zaman bulamadan çözülüp dönüştüğü, sıvı/ akışkanlar gibi sürekli hareketlilik içerisinde olduğu bir dönem içerisinde yaşadığımızı ifade eder.
Neoliberalizmin ve teknolojik gelişmelerin tetiklediği hızlı dönüşüme maruz kalmak, günlük rutinlerimizin sürekli ve hızlı bir dönüşüm içerisinde olması, neoliberal düzenin yeni normali olarak belirsizliği ve güvencesizliği deneyimlemek: ekonomik, siyasal ve sosyal anlamda sürekli güvencesizlik içinde yaşamak zorunda kalmak; çevresel, ekonomik, siyasi ve sosyal sebeplerle göç sürecinin bir öznesi veya tanığı olmak…
Kısacası sürekli belirsizlik içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız dünyada ontolojik olarak güvende hissetmemiz, benliğimiz ve kimliğimizi üzerine inşa ettiğimiz öz anlatımızı, rutinlerimizi sürdürmemiz ne kadar mümkün olabilecektir? Bu koşullar aslında tam olarak da ontolojik güvensizliği ve toplumda yaygınlaşan kaygı ve panik halini körüklüyor. Dolayısıyla neoliberal sistemin, krizler içinde kendisini var edebilmek üzere seferber ettiği esnek üretim ve birikim modellerinin (Harvey, 2014: 215-224), toplumsallıktan kopuş ve kamusal alanın tahribinin özgürleşme ve bireyselleşme olarak sunulduğu, özgürlüğün ve bireyselleşmenin satın alma özgürlüğüne indirgendiği; birlik ve dayanışma biçimlerinin önünün kesilip; rekabetin perçinlendiği, belirsizlik ve güvensizliğin daimi kaldığı akışkan modernitenin (Bauman, 2023) toplumun ve bireylerin ontolojik güvensizliğini körüklemeye fazlasıyla elverişli koşullar ürettiği görülüyor.
2- Ontolojik güvenlik, sınıf ilişkilerinden bağımsız düşünülebilir mi?
Mevcut üretim ilişkilerinin, sınıf çelişkilerinin emekçiler için fiziksel olduğu kadar ontolojik güvensizlikleri de nasıl derinleştirdiğini bir önceki paragrafta ifşa etmiştik. Dolayısıyla benim nazarımda bu sorunun kısaca cevabı “Ontolojik güvenlik, sınıf ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.”, olacaktır. Bununla birlikte ontolojik güvensizlik deneyiminin yoğunluğunun da hangi toplumsal- ekonomik sınıfa, hangi cinsiyete, cinsel yönelime, ırka/ulusa, dine/mezhebe tabi olduğumuza göre şekillendiğini belirtmek gerekir. Daha açık bir ifadeyle aynı toplumda yaşayan bireyler, ontolojik güvensizliği eşit deneyimlemezler. Toplumsal hiyerarşiler arka planda işlevselliğini korurken, bireylerin benimsedikleri çeşitli psikolojik savunma- baş etme mekanizmaları da ontolojik güvensizlik deneyimlerini ve sonuçlarını farklılaştırır (Neilson,2015).

Sınıf tartışmasına dönecek olursak, araştırmalar, günümüzde neoliberalizmin yerleşik olduğu toplumlarda belirli bir sosyo-ekonomik sınıfa mensup bireylerin yoğun kaygı ve güvencesizlik deneyimlediğini gösteriyor: Prekarya.(Standing, 2011; Neilson, 2015; Peisker, 2015; Stonehouse,2021) Standing, Prekarya kavramı, proletarya ile orta sınıfın belirli kesimlerinin birleşmesiyle ortaya çıkan ve güvencesiz çalışma koşulları altında yaşayan emekçi grupları ifade eder (Standing, 2011).
Standing, prekaryayı yeni bir sınıfsal kategori olarak değerlendirmekle birlikte siyasal açıdan “tehlikeli bir sınıf” olarak tanımlar. Tehlikeli olarak tanımlanması, bu sınıfın güvencesizlik ve kimlik parçalanması içinde yaşamasının, sınıfı farklı siyasal yönelimler tarafından kolayca seferber edilebilir olmasına dayanır. Buradan anlaşılacağı üzere Standing’in tehlikeli prekaryası, Marx’ın devrimin ilerici gücü olarak tasvir ettiği “proleterya” sınıfından farklıdır. Standing’e göre prekarya tehlikelidir çünkü bu sınıf, sınıf bilincinden uzak, içerisinde yaşadığı koşullar neticesinde toplumsal ve mesleki kimlikten giderek kopan, istikrarlı bir iş deneyimine ve kolektif hafızaya sahip olmayan işlerde çalışan bireylerden oluşmaktadır; bu yönüyle kırılgan ve manipülasyona açıktır.
Çalışma mekanının, zamanının esnekleştiği, istihdam ve ücret güvencesizliğinin süreklileştiği yapısal koşullarda hayatta kalmaya çalışan prekarya için sabit kalan, sürekli belirsizlik ve güvencesizlik koşullarıdır. Dolayısıyla, ekonomik güvencelerden yoksun prekarya sınıfı, ontolojik güvenlikten de yoksun kalır. Benliksel ve kimliksel tutarlılık ve devamlılığı kesintiye uğramış, ontolojik güvenlik arayışındaki prekaryanın, yalnızca ilerici toplumsal hareketler için değil, popülist, otoriter ve faşizan siyasal hareketler için de bir taban haline geldiği ifade edilebilir, ki prekaryanın “tehlike”si buradan ileri gelir.
3- Milliyetçilik ontolojik güvenlik üretmenin bir aracı mıdır?
Anderson (2025), ulusları hayal edilmiş, siyasi olarak tasarlanmış topluluklar olarak tanımlar. Anderson’un (2025:24) ifadeleriyle ulus, “Hayal edilmiştir çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyelerin çoğunu tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir; yine de her birinin zihninde birlik ve beraberlik hayali yaşamaya devam eder.” Milliyetçilik, duyguları harekete geçirme potansiyeli yüksek, kimliksel bir güvence hali üreterek, ontolojik güvenliği temin edici bir anlatıdır. Burada ontolojik güvenliğin salt kimlik güvenliğine indirgenmemesi gerektiğini; fakat değişen koşullarda kimliğin sürekliliğinin sağlanmasının ontolojik güvenliğin bir gereği olduğunu hatırlatmak gerekir (Rumelili ve Adısönmez, 2020).

Ontolojik güvenliğin inşasında ve yeniden üretilmesinde merkezi bir yere sahip olan milliyetçilik, bireysel ya da kolektif benliğin tek kaynağı da değildir. Ulusal kimlik, kolektif benliğin tek belirleyeni olmaktan ziyade kimliğin ve süreklilik duygusunun önemli bileşenlerinden biri olarak işlev görür. Din, sınıf, etnisite/ırk, toplumsal cinsiyetin yanı sıra ideolojik aidiyetler de kolektif benliğin oluşumuna, ontolojik güvensizliklerin onarımına katkıda bulunabilir.
Öte yandan milliyetçilik, özellikle belirsizlik ve istikrarsızlık dönemlerinde, siyasi elitler tarafından kolektif benliğin güvenliğini yeniden tesis eden güçlü bir anlatı olarak seferber edilir. Milliyetçiliğin, ontolojik güvenliğin tesisi için seferber edilmesi stratejiktir: güvenlikleri sınama altında olan bireylere, süreklilik ve istikrarlı bir kimlik anlatısı sunduğu gibi, bir bütünün parçası olarak “biz” duygusunun deneyimlenmesinin bir aracı olur. Geleceğin öngörülemezliği ve belirsizlik ortamında bireyler, kolektif benliğin en güçlü ve sabit anlatısına: ulusal kimliğe tutunabilir. Bununla birlikte milliyetçilik anlatısı, kolektif benliğin istikrarını ve devamlılığını ben/biz ve öteki ikili ayrımı üzerinden üretir. Bireylere kendilerini sabitleyebilecekleri ve güvence altında hissedecekleri bir ev, yuva tahayyülü sunarken; topluluğun üyelerine içeride koruma ve istikrarı yabancıya, yani dışlanmış/öteki olana karşı güvenlik hissini sağlar. (Kinnvall,2004).
Ben- Öteki ve Biz- Onlar ayrımı üzerinden kurulan kolektif kimlik anlatıları, öteki olanın düşmanlaştırılması üzerine inşa edilmek zorunda değildir. Ontolojik güvenlik literatüründe vurgulandığı üzere, kimlik oluşumu büyük ölçüde ben ile bir öteki arasındaki ayrım üzerinden şekillenirken, bu ayrım her zaman tehdit ya da düşmanlık içeren bir ilişkiyi gerektirmez. (Rumelili et al, 2004; Mitzen,2006) Ancak, popülist liderler ve kriz dönemlerindeki siyasi liderler sıklıkla düşmanlaştırıcı ve toplumlar arasında hiyerarşi üreten üstünlük anlatılarına bir strateji olarak başvururlar.

Seçilmiş travmalar üzerinden mağduriyet üreten, seçilmiş zaferler üzerinden bireylerin onur, gurur ve üstünlük duygusu yaşamasına olanak sağlayan kolektif hafıza (Volkan,1997), bu minvalde siyasi elitler tarafından mobilize edilir. ABD Başkanı Donald Trump’ın “Make America Great Again” sloganında da görüldüğü üzere, güçlü ve görkemli bir geçmişe yapılan göndermeler aracılığıyla mobilize edilen nostalji duygusu (Steenvoorden et al, 2017) ekonomik yoksullaşma ve artan sosyal güvencesizlik koşullarında yaşayan bireyler arasında üstünlük ve yeniden güç kazanma hissini harekete geçirerek, ontolojik güvenliğin onarımında etkili olabilir. (Homolar et al, 2019). Bu tür nostaljik anlatılar, bireylerin kolektif kimlikle kurdukları bağı güçlendirerek aidiyet ve güvenlik duygusunu pekiştirir ve böylece siyasi liderlerin toplumsal destek üretmesinde önemli bir rol oynayabilir.
4 – Kriz dönemlerinde devletlerin söylemleri neden daha kimlik-merkezli hale gelir?
Eleştirel bir perspektifle değerlendirecek olursak, siyasi elitler ve sermaye sınıfının, prekaryanın ontolojik güvensizliğinin, kapitalist sistem için hayati bir sorun teşkil edebileceğinin (örgütlenme ve isyan potansiyelinin) ve toplumda yükselmekte olan kaygı ve korku duygularının farkında olduğunu görülmektedir. “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan” o zor günlerde, siyasi liderlerin söylemleri kolektif hafızayı, nostaljiyi harekete geçirerek kolektif benliğin güçlendirilmesine; arka planda da sistemin ve siyasi liderin gücünün pekiştirilmesine hizmet eder.

Catarina Kinnvall (2018), toplumda kaygı, korku ve belirsizlik: ontolojik güvensizlik duygularının popülist siyasi liderler tarafından duygu yüklü söylemler vasıtasıyla provoke edildiğini, böylelikle ırkçı, sömürgeci, cinsiyetçi temelleri olabilen ulusal anlatıların yeniden üretildiğini ortaya koyar. Kinnvall’a (2018) göre popülist liderler, kaygıyı yatıştırmak amacıyla postkolonyal tahayyüller inşa ederek nostalji, din ve toplumsal cinsiyete dayalı ulusal anlatıları seferber ederken, topluma tehdit altında olduğu düşünülen kimliğin yeniden istikrara kavuşacağı vaadini sunar.
Belirsizlik ve güvencesizlik dışında sabit zemine nadir rastladığımız günümüzde toplumun emekçi kesimleri, ontolojik güvensizliklerini, siyasi liderlerin mobilize ettiği üstün bir kolektif benlik anlatısına tutunarak onarmaya çalışabilir. Toplum, kolektif benliğin, ulusal geçmişin en güçlü tasvirleri olan seçilmiş zaferlerle gurur duyarken; seçilmiş travmalara ilişkin retoriklerle köpürtülerek dışsal varoluşsal bir tehdidin her zaman orada olduğu, popülist siyasi liderler tarafından sıkça hatırlatılır. Dışsal tehdit olarak konumlandırılan ötekiyle karşı öfke, beraberinde “bize” karşı bağlılık ve sadakat duygularını güçlendirilmesini sağlarken, kaygı duygusunu yatıştırır, toplumda yapısal kaynaklı ve siyasi liderlerin de sorumluluklarının bulunduğu belirsizliklere, sosyal ve ekonomik güvencesizliklere tahammül kapasitesini arttırır.

Öte yandan toplum ontolojik güvenliğinin milliyetçi, muhafazakâr popülist retoriklerle onarılması stratejileri, toplum sağlığını ve faydasını değil, sistemin devamlılığını, siyasi elitin çıkarını sağlar. Sınıf çelişkilerinin perçinlediği belirsizlik ortamında varoluşsal kaygılar yaşayan bireylerin ve toplumun psikolojik sağlığı, iyilik hali önceliklendirilmez. Aksine egemen sınıfın çıkarına olacak biçimde kaygı ve korkuların temel kaynakları görünmez kılınmak üzere duygular, popülist retorik ile bir “öteki”ye doğru yöneltilir: “dışsallaştırılır”. (Butler,2025).
Dünyada aşırı sağın, ırkçılığın, kadın ve LGBTQ+ düşmanlığının milliyetçi, muhafazakâr ve popülist retoriklerle birlikte yükselişi tesadüf eseri değil; sürekli belirsizlik ve güvencesizliği üreten neoliberal sistemde hayatta kalmaya çalışan emekçilerin: prekarya sınıfının korku ve kaygılarının, bir ötekiye yönelik öfke olarak dışsallaştırılması; duyguların ve benliklerin seferber edilmesi stratejisidir. “İklim felaketi, sistemik ırkçılık, kapitalizm, hapsetme yetkisi, hafriyatçılık, ataerki, toplumun korku ve kaygılarının (Butler’ın ifadesiyle yıkım korkusunun) temel kaynaklarıyken, yıkım dışarıyla: öteki olan yabancı insanlar, seçkin güçlerle ilişkilendirilerek asıl sorumlular görünmez kılınır” (Butler:2025).
Neticesinde çoğunluğunu emekçi kesimin oluşturduğu dünya toplumlarının refahının, fiziksel güvenliğinin yanı sıra psikolojik sağlığı, iyilik halleri de feda edilirken, ekonomik sistemin ve bir avuç siyasi elitin güvenliği temin edilir. Ekonomik ve sosyal güvencesizliğin tetiklediği ontolojik güvensizlik sistemin eseriyken, bu stratejiler sistemin taşıyıcı kolonu olarak işlev görür.
5 – “Ontolojik Marksist Güvenlik Teorisi” sizce mümkün mü?
Benim de içerisinde bir araştırmacı olarak yer aldığım Uluslararası İlişkiler Disiplininde ontolojik güvenlik, daha çok kimlik, anlatı ve rutinlere odaklı araştırılmaktadır; güvenliğin referans objesi ise devlet, toplum ve bireyler olarak ele alınır. Metin içi referanslarda da görülebileceği popülizmin ve aşırı sağın, toplumların ontolojik güvenliğine etkilerini ortaya koyan çalışmalar son yıllarda artmakta olup, bu araştırmalar içinde neoliberalizmin ve siyasi elitlerin toplumsal kaygıların mobilizasyonuna ilişkin sorumlulukları eleştirel bir perspektifle değerlendirilmektedir.

Disiplinlerarası literatür tarandığında Marksist terminoloji çerçevesinde “sınıf” odağıyla (analiz seviyesi sınıf olan) ontolojik güvenliği sorgulayan araştırmalar sınırlı olmakla birlikte psikoloji ve sosyoloji literatüründe bulunmaktadır. Neilson (2015), “Class, precarity, and anxiety under neoliberal global capitalism: From denial to resistance” başlıklı çalışmasında Antonio Gramsci ve Georg Lukacs’ın teorik çerçevelerinden faydalanarak Marksist bir bakış açısıyla ontolojik güvenliği ele alır. Neilson (2015) koşullara bağlı güvencesizliği (circumstantial precarity) kaygı ilişkilendirir; fakat bireylerin çoğu zaman , yadsıma, inkâr, geri çekilme, tepki (backlash) ve tüketimi baş etme mekanizmaları zaman, güvencesizliğe zaman, bastırmaya meyilli olduklarını belirtir. Kaygının bu mekanizmalara başvurulmadan yatıştırılabilmesi için ise dayanışmacı bir direniş siyaseti ve karşı-hegemonik bir hareket önerir. Dolayısıyla ontolojik güvenliğin Marksist veya neo-Marksist bir perspektiften ele alınması yalnızca mümkün değil, aynı zamanda giderek gelişen bir araştırma alanıdır.
Kaynakça:
Anderson, B. (2025). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Çev. İskender Savaşır. İstanbul: Metis Yayınları
Bauman, Z. (2023). Akışkan Modernite. Çev. Sinan Okan Çavuş. İstanbul: Tellekt Yayınları
Butler, J. (2025). Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?. Çev. Ezgi Sarıtaş. İstanbul: Metis Yayınları
Colic-Peisker, V., Ong, R., & Wood, G. (2015). Asset poverty, precarious housing and ontological security in older age: an Australian case study. International Journal of Housing Policy, 15(2), 167–186. https://doi.org/10.1080/14616718.2014.984827
Giddens, A. (1991). Modernity and self-identity: Self and society in the late modern age. Stanford University Press.
Harvey, D. (2014). Postmodernliğin Durumu. Çev. Sungur Savran. İstanbul: Metis Yayınları
Homolar, A., & Scholz, R. (2019). The power of Trump-speak: populist crisis narratives and ontological security. Cambridge Review of International Affairs, 32(3), 344–364. https://doi.org/10.1080/09557571.2019.1575796
Kinnvall, C. (2004). Globalization and Religious Nationalism: Self, Identity, and the Search for Ontological Security. Political Psychology, 25(5), 741–767.
Kinnvall, C. (2018). “Ontological Insecurities and Postcolonial Imaginaries: The Emotional Appeal of Populism”, Humanity & Society, Vol. 42, No 4, p. 523–543.
Kinnvall, C. and Mitzen, J. (2020). “Anxiety, Fear, and Ontological Security in World Politics: Thinking with and beyond Giddens”, International Theory, Vol. 12, No 2, p. 240-256.
Marx, K. Ve Engels, F. (2021). Komünist Manifesto. Çev. Tanıl Bora. İstanbul: İletişim Yayınları
Mitzen, J. (2006). Anchoring Europe’s civilizing identity: habits, capabilities and ontological security1 . Journal of European Public Policy, 13(2), 270–285. https://doi.org/10.1080/13501760500451709
Neilson, D. (2015). Class, precarity, and anxiety under neoliberal global capitalism: From denial to resistance. Theory & Psychology, 25(2), 184-201.
Rumelili, B.ve Adısönmez, U.C. (2020). “Uluslararası İlişkilerde Kimlik-Güvenlik İlişkisine Dair Yeni bir Paradigma: Ontolojik Güvenlik Teorisi”, Uluslararası İlişkiler, Vol. 17, No 66, p. 23-39.
Standing, G. (2020). Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf. Çev.Ergin Bulut. İstanbul: İletişim Yayınları
Steenvoorden E. and Harteveld, E. (2017) ‘The appeal of nostalgia: the influence of societal pessimism on support for populist radical right parties’, West European Politics, 41:1, 28–52
Stonehouse, D., Threlkeld, G., & Theobald, J. (2021). Homeless pathways and the struggle for ontological security. Housing Studies, 36(7), 1047–1066. https://doi.org/10.1080/02673037.2020.1739234
Volkan, V. D. (1997). Bloodlines: from ethnic pride to ethnic terrorism. UK: Farrar, Straus and Giroux.


