Röportaj: Prof. Dr. Cangül Örnek
Editörden
Ortadoğu, on yıllardır “bitmeyen çatışmaların” ve “kadim inanç savaşlarının” coğrafyası olarak resmedilse de, bu karmaşık tablonun ardında çok daha somut bir gerçeklik yatıyor: Sermaye birikimi, sınıf çelişkileri ve emperyalist tahakkümün değişen yüzü. Siyaset bilimci Cangül Örnek ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, bölgenin siyasi tarihini ve bugünkü tıkanıklıklarını Marksist bir mercekle yeniden okuyoruz.

1 – Baasçılık, Nasırcılık gibi ideolojiler Marksizm ile nasıl bir ilişki kurdu? Rakip mi oldular yoksa bazı unsurlarını mı ödünç aldılar?
Baasçılık ile Nasırcılığı birbirinden keskin sınırlarla ayırmak mümkün değildir. Hatta Mısır’da gelişen Nasırcılığı, bir tür Baasçılık olarak yorumlayabiliriz. 1950-1970 döneminde Mısır lideri Cemal Abdünnasır’ın öncülüğünde gelişen Nasırcılık, daha çok Nasır’ın kendi kişiliği etrafında şekillenen bir siyasi hareket olarak kaldı. Nasır’ın o sırada dünyada yükselen Üçüncü Dünyacılığın öne çıkan isimlerinden biri olması ve aynı zamanda Arapların birliğini savunarak, birleşme talebinin siyasi liderliğine soyunması onu dünyada ve bölgede etkili bir lidere dönüştürdü. Ancak Nasırcılık, Nasır’ın ölümünden sonra da takipçileri olan ve düşünsel olarak derinleşebilen bir ideoloji haline gelemedi.
Baasçılık ise Ortadoğu’da pek çok ülkeyi ve pek çok siyasi hareketi etkileyen bir ideoloji olarak uzun yıllar etkisini sürdürdü. Öncelikle bir parti ideolojisi olarak Suriye’de gelişti. Suriye Baasçılığı çok kısa sürede bölgedeki farklı partilerin ve siyasi hareketlerin ideolojik çizgisini belirledi. Baasçılık; anti-emperyalist, bağımsızlıkçı ve sosyalist olmasa da sosyalizan bir ideoloji olarak tanımlanabilir. Sosyalizm anlayışı Marksist bir sosyalizm olmaktan ziyade, ekonomik sahada devletçiliği ve yabancıların elindeki kaynakları ve tesisleri millileştirmeyi esas alıyordu. Marksist bir sosyalizmden farklı olarak üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasını, işçi sınıfı iktidarının kurulmasını hedeflemiyordu. Bu açıdan milliyetçi ve devletçi bir ideoloji olarak nitelenebilir. Bölgedeki sömürgeci ve emperyalist güçlerle mücadele ettiği oranda ilerici bir karakter kazandı.
Baas ideolojisinin bir diğer özelliği tıpkı Nasır’ın yaptığı gibi Arapların birliğini savunmasıydı. Farklı dinlerden Arapların birliğini savunan bir ideoloji olarak, radikal bir laiklik programı ortaya koymamakla birlikte, sekülerdi.

Farklı ülkelerde ve konjonktürlerde Baasçılık ya da Nasırcılık ile Marksizm arasındaki ilişki de farklılaştı. Ancak genel bir doğru olarak Arap milliyetçiliğini savunan bu hareketlerin, komünist siyaseti ve örgütlenmeyi hoş görmediklerini vurgulamak gerekir. Komünist partiler bağımsızlıkçı olmakla birlikte milliyetçi değillerdi ve yoksul köylüler ile işçiler arasında örgütleniyorlardı.
Baasçılık ile komünist hareket arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için bakılabilecek örneklerden biri Irak’tır. Irak Komünist Partisi uzun yıllar tüm Ortadoğu’nun en büyük komünist partisiyken, 1960’lı yıllarda yükselen ve iktidarı ele geçiren Baas Partisi bu partiyi kendisine rakip olarak görerek tasfiyesine yöneldi. Komünist Parti’nin özellikle petrol sektöründeki işçiler arasındaki örgütlülüğü Baas Partisi’ni rahatsız ediyordu. Bu nedenle Irak Komünist Partisi, defalarca Baas iktidarlarının şiddetli baskı politikalarına maruz kaldı ve binlerce Iraklı komünist bu baskı süreçlerinde öldürüldü ya da hapse atıldı. Ama Baasçı Suriye iktidarları bu konuda farklı bir tutum takındılar. Suriye’de komünist partileri kapsayarak kontrol altında tutmayı esas alan bir politika benimsediler.
2 – Ortadoğu’daki toplumsal hareketler neden çoğu zaman ekonomik eşitsizlikten çok kültürel veya dini talepler etrafında şekilleniyor?
Bu her zaman böyle değildi. Ortadoğu, dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi farklı etnik kökenden, dinden, mezhepten insanların birlikte yaşadığı bir coğrafya. Lübnan gibi küçük ülkelerde bile onlarca farklı kökenden, inançtan insan bir arada yaşıyor. 19. yüzyıldan itibaren dünyada milliyetçilik yükselmeye başladığında doğal olarak bu coğrafyada da bu gruplar arasında milliyetçi bilinç yükseldi. Özellikle Mısır, Suriye, Irak gibi sömürgeleştirilmiş ülkelerde bu milliyetçi bilinç yüksek oldu. Buna rağmen, sömürge karşıtı ulusal mücadelelere kaynaklık eden bu milliyetçi bilinç her zaman dışlayıcı olmadı. Örneğin İngiltere ve Fransa’ya karşı mücadelenin ideolojisi haline gelen Arap milliyetçiliği aynı zamanda farklı ülkelerde yaşayan Araplar için birleştirici de oldu.

Anti-sömürgeci, bağımsızlıkçı milliyetçilik aslında eşitlik talebinden her zaman çok uzak olmadı. Bölgedeki pek çok sosyalist örgüt eşitlik talebiyle ulusal bağımsızlık ve egemenlik talebini birleştirebildi. Filistin direnişi bunun iyi bir örneğidir. 1960’lı yıllardan itibaren Filistin direnişi içinde her zaman çok güçlü bir sol damar olageldi.
Öte yandan Osmanlı’dan sonra bölgenin siyasi yapısını belirleyen sömürgecilik, bağımsızlık kazanan ülkelerdeki milliyetçi iktidarlar ekonomik eşitsizlikleri merkeze alan siyasi yapılara karşı çok sert önlemler aldılar. Eşitlik talebinin yükselmesi, bölgedeki ve tek tek ülkelerdeki toprak sahiplerinin, aşiretlerin, büyük ticaret sermayesinin, doğal kaynaklarla zenginleşen iktidarların ve hanedanların topyekün tehlike olarak gördükleri bir gelişmeydi. Bu nedenle bir yandan bağımsızlık, ulusal kalkınma gibi siyasi söylemleri politikalarının merkezine yerleştirenler dahi, bu konuda son derece baskıcı pratikler sergilediler. Burada önemli olan nokta şu: Ulusal ya da dinsel eşitsizlikler muhakkak sınıfsal eşitsizliklerle iç içe geçiyor. Bu aynı zamanda bu ulusal ve dinsel grupların mülk sahibi sınıflarının, yani ezen ve ezilen kimliklerin egemenlerinin ortaklaşabildikleri anlamına da geliyor.
Bir örnek üzerinden somutlaştıracak olursak, örneğin Gazze’de son iki yıl boyunca bombalar altında hayatta kalmaya çalışanların, Filistinli mülk sahibi üst sınıflar olmadığı, Filistin’in topraklarından ayrılamayan yoksulların soykırımın esas kurbanı oldukları biliniyor. Bu nedenle kimlikleri siyasetin dışında bırakamayacağımız gibi, sınıfsal dinamikleri dikkate almayan bir kimlik siyasetinden yola çıkarak yaptığımız her çözümleme ve ürettiğimiz her politika büyük sorunlar barındırıyor.
3 – Bölgedeki savaşlar ve iç çatışmalar Marx’ın emperyalizm analizleri açısından nasıl okunabilir?
Marx, kapitalizmin iç yasalarını ortaya koymuş olsa da kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılmasını çok az konu etti ve kendisine ait kapsamlı bir emperyalizm analizi ortaya koymadı. Ancak Marx’tan sonra onun kapitalizm tahlilini benimseyen pek çok Marksist emperyalizm konusunda yeni çalışmalar yapıtlar. Bu konuda Marksizme katkıda bulunan isimlerin başında Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’nin başını çeken Bolşevik Parti lideri Vladimir İ. Lenin geliyor.

Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması başlığını taşıyan kitabında, emperyalizmin daha önceki uluslararası tahakküm biçimlerinden bazı yönleriyle ayrıldığını söyler. Bunların başında sanayi sermayesinin yanı sıra finans sermayesinin dünya kapitalizmi için kazandığı ağırlık gelir. Bankacılık, sigortacılık sermayesi, sınırları aşan bir sermaye örüntüsü yaratmıştır. Lenin’in dikkat çektiği bir başka farklılık, kapitalizmin emperyalizm aşamasının aynı zamanda bir tekelcilik dönemi olduğudur. Kapitalizmin Avrupa’da ortaya çıktığı 15-16. yüzyılda sermaye birikimi sınırlıydı ve bu birikim ticari faaliyetlerden sağlanıyor ve yine büyük ölçüde oraya dönüyordu. 19. yüzyılda yoğun olarak sanayiye ve altyapı yatırımlarına dönen sermaye birikimi aynı yüzyılda hızla tekelleşme eğilimi gösterdi.
Bugün bölgedeki savaşların, tekellerin ve finans kapitalin arzularıyla doğrudan ilgisi var. Ortadoğu’da son 100 yılda özellikle petrol alanlarının kontrolü için savaşlar verildi. Örneğin, ABD ve İngiltere’nin İran’da 1953 yılında yaptığı darbenin nedeni İran Başbakanı Musaddık’ın İran petrolünü millileştirmek istemesiydi. Bugün ise özellikle Körfez ülkeleri emperyalist sisteme daha çok teknoloji şirketlerine yaptıkları yatırımlarla bağlanmış bulunuyorlar. Petrol önemini yitirmemiş olsa da şu anda emperyalizmin Ortadoğu’ya yaptığı müdahalenin tek nedeni petrol değil.
4 – Kimlik siyaseti ile sınıf siyasetinin birlikte düşünmek ne kadar mümkün?
Birlikte düşünmek de ayrı düşünmek de aynı oranda zor. 1980 sonrası sınıf analizinin gerilemesiyle ortaya çıkan boşluğun büyük ölçüde kimlik analizleriyle doldurulduğu biliniyor. Bunun siyaset alanındaki yansıması sınıf çelişkisini merkeze alan siyasetin gerilemesi ve kimlik siyasetinin sınıfları da dağıtacak şekilde öne çıkması oldu. Kimliklerin çatışması hem bölgeyi çok kanlı çatışmalara sürükledi, hem de emperyalizmin bölgeye müdahalesini kolaylaştırdı. Ancak bu gerçek, kimliklerin siyasetin dışında bırakılması gerektiği anlamına da gelmiyor. Çünkü pek çok kimlik aslında sınıfsal dışlanmışlıkla da birleşerek katmanlı bir sömürüye maruz kalıyor. Örneğin İsrail’de Filistinli olmak, İsrail işçi sınıfının en alt katmanını teşkil etmek ama aynı zamanda sürekli olarak ırkçı aşağılanmaya maruz kalmak anlamına geldi.

5 – Eğer Marx bugün Ortadoğu’ya bakabilseydi, sizce en çok hangi toplumsal çelişkilere dikkat çekerdi?
Marx bugün Ortadoğu’ya baksaydı 19. yüzyılda Avrupa kapitalizmine baktığında gördüğü insanlık dışı çalışma koşullarının ötesine geçen bir düzenin hakim olduğunu görürdü. Çünkü dünyamız ve bu soru özelinde Ortadoğu, sayısız gökdelenle doldurulmuş ışıltılı yaşamların yöresinde sömürü ve işgalin birbirini beslediği bir çöküntüyü barındırıyor. Yapay zeka şirketlerine yatırım yapan petrol şeyhleri ile Filistin’de içme suyu bulamayan insanlar aynı coğrafyayı paylaşıyor. Marx, her zaman maddi ve sınıfsal çelişkilere işaret ederdi. Ortadoğu, Marx’ın bahsettiği çelişkilerin en uç şekilde yaşandığı ve sergilendiği örneklerle dolu. Marx bugün Ortadoğu’ya baksaydı ilk dikkatini çeken bu olurdu.


