Psikodrama ile Toplumsal İyileşme
Mart 27, 2026
Kutuplaşmış Toplumlarda Psikodrama
Mart 30, 2026

Travmayı Tiyatroda Sergilemek

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Mart 27, 2026

Röportaj: Güldesten Yüce I Oyuncu I Yönetmen

1_ Travmatik deneyimler sahnede temsil edildiğinde ne değişir?

Öncelikle “travma nedir?” sorusunu farkındalıkla yeniden düşünmeye davet ediyorum. Malum, günümüzde çok sık duyduğumuz bir kelime. Etimolojik yapısına ya da sözlük anlamına hepimiz internet yoluyla kolayca ulaşabiliriz. Malüm bilgiye çok kolay erişilebilen bir çağdayız. Fakat bu kadar dile pelesenk olmuş bu kelimeye, anlamını azaltmadan bakabiliyor muyuz?

Zen bilgeliğinde dünyaya gelmiş olmak “ilk oku almak”tır; yani ilk travmadır. Bu perspektiften baktığımızda mesele bambaşka bir anlam kazanır. Buda der ki: ‘’Dünyaya gelmek ilk oktur ve hayat boyunca o oklar gelmeye devam edecektir’’. Asıl mesele, o ilk travmadan sonra gelen okları  nasıl karşıladığın ve nasıl pozisyon aldığındır.

Sahneye dönersek… 

Bir travmanın temsili, oyuncu için her seferinde ilk kez o okla karşılaşıyormuşçasına seyirciyi ikna edebilme meselesidir. Seyirci ise başkasının aldığı o darbeyi izlerken kendi yarasına bakar. Bu anlamda oyuncu sahnede adeta açık bir yara gibidir: narin, savunmasız, kırılgan… ve ikna edici olmak zorundadır. Ama oyuncu aynı zamanda bir mesafeyi de korumalıdır; kendini korumak için buna mecburdur. İşte bu ikili yapı hem açık bir yara olmak hem de mesafede kalmak, oyuncunun taşıdığı temel paradokstur. Bu denge içinde, karakterin travmasını kucaklamak da onun sorumluluğudur. Bence bu durum başlı başına yeterince travmatik bir çelişki barındırır.

Öte yandan, içinde bulunduğumuz koşulları da göz ardı edemeyiz. Haksız rekabetin, liyakatsizliğin sansürün ve hatta otosansürün yaygın olduğu bir ortamda tiyatro yapmaya çalışmanın kendisi de travmatik değil midir? Hele ki tiyatronun muhalif gücüne en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde… “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” yaklaşımıyla yüzleşmeden kaçınmak, aslında sanatın doğasına da aykırı. Bazen o tadın bozulması gerekir. Arthur Miller gibi kapitalizm karşıtı metinler yazmış bir yazarın cümlelerini, kent suçu işlenerek kurulmuş bir zeminde, o bağlamdan kopararak söylemek mümkün müdür? Unutmamak gerekir ki şehirlerin de travması vardır. Şehir, sahne gibi yaşayan, nefes alan bir organizmadır.

Sahne, gerçek hayattan kopup gelen hikâyelerin anlatıldığı bir yerdir. Orada, bilerek ve isteyerek ikna olduğumuz bir gerçeklik kurulur. Bazen bir trajedi anlatılır; o, hayatın bir izdüşümüdür. Tiyatro, açık bir yaraya dönüşen karakteri taşıyan oyuncunun yaşam alanıdır. Antik yunan tragedyaları kamusal bir hizmetti. Seyirci günlerce süren hikayeleri izlerken göksel düzen ile  yeryüzü düzeninin çelişkilerini, çatışmalarını ve sonuçlarını görür. Sahnede gördükleriyle bir sağaltım (katharsis) yaşar. Bu   yüzden sahnede kurduğumuz dil çok önemlidir. Bizler sanatçı olarak sahne yoluyla topluma sesleniriz. 

Söz bazen kehanete dönüşebilir; tıpkı Macbeth’in üç cadısının replikleri gibi. Belki de bu yüzden “tiyatro hayatın aynasıdır” denir. Ayna sırlıdır; arkası görünmez.

2 – Savaş, göç, şiddet gibi kolektif travmalar tiyatroda nasıl ele alınmalı?

 Bu soruya Dengbêjlik üzerinden cevap vermek isterim. Dengbêjî, Kürt sözlü ve müzikli bir anlatı geleneğidir; modern bir karşılıkla bakarsak, geleneksel bir opera formu olarak da düşünülebilir. Dengbêjler, ozanlar gibi oturup bir hikâye anlatırlar; müziği de bu anlatının ayrılmaz bir parçasıdır. Geleneksel Türk tiyatrosundaki karşılığına ise meddah diyebiliriz.

Anlatılan hikâye bazen bir göçün, bazen bir savaşın, bazen de bir aşkın hikâyesidir. Örneğin Ahmedê Xanî’nin yazdığı Mem û Zîn, bir yönüyle Romeo ve Juliet ile aynı trajik damarı taşır. Her iki hikâyede de kavuşamayan âşıklar vardır. Bu kavuşamama hâli üzerinden, toplumun yapısının nasıl bir engele dönüştüğünü görürüz. Feodal düzenin Mem û Zîn’de yarattığı engeller ya da aileler arası düşmanlıkların Romeo ile Juliet’i ayırması… Tüm bunlar bize o dönemin insan ilişkilerini, ekonomisini, değerlerini, yargılarını ve tabularını gösterir.

Yani ozanın ya da parantez açarsak, aktörün anlattığı hikâye hiçbir zaman cam fanusta geçmez. Hayattan kopuk değildir. Sevgililer kavuşamaz belki, ama o aşk hikâyeleri yüzyıllar boyunca süzülerek bize ulaşır.

Kolektif travmaların sahnede ele alınışı da tıpkı bu geleneklerde olduğu gibi, doğrudan hayatın içinden beslenmelidir. Tiyatro, yüzleşmenin alanıdır. “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” diyerek hakikati yumuşatmak yerine, onunla temas etmek gerekir. Çünkü tiyatro iyileştirir; oyun bittiğinde seyircinin biraz daha hafiflemiş olarak evine dönmesi bu yüzleşme sayesinde mümkündür. Belki de insanlık, acıyla baş edebilmek için önce şiiri keşfetti. Sonra onu dramatize ederek—yani sahneye taşıyarak—kendi zehrini sağalttı. Bu yüzden bana, şiir tragedyanın anasıdır.

İster toplumsal olsun ister bireysel, her travma içinde bir iyileşme potansiyeli taşır. Tiyatro da bu potansiyeli görünür kılan alanlardan biridir. Bu anlamda tiyatro yalnızca Dionysos’un değil; aynı zamanda yaralı şifacı Şiron’un ve ölçü ile dengeyi temsil eden Apollon’un da alanıdır.

3_ Tiyatro, toplumsal travmalarla yüzleşmek açısından nasıl bir kamusal alan yaratır?

Şöyle bir hikâye duymuştum: Afrika’da yaşayan bir kabilenin bir ritüeli;  toplumda herhangi bir suç işlemiş kişiyi bir çemberin ortasına alırlar ve herkes o kişiyle ilgili güzel bir anısını anlatır. Bu, sevgi ve şefkatin iyileştirici bir yansımasıdır.

Tiyatro da buna benzer bir alan yaratır. Etrafı seyirciyle çevrili bir sahne düşünün; ortada anlatan, çevrede aynı anda sessizce izleyen ve birlikte nefes alan insanlar… Çemberin içindeki hikâyeyi anlatır, seyirci ise kendi hafızasında bir yere gider. O ortak duygudaşlık hâli iyileştiricidir. Bugün dünyanın en büyük sorunlarından biri dikkatsizlik. Yeterince dikkatli olmadığımız için zor şeyler yaşıyoruz: insan hakları, hayvan hakları, lgbti+ hakları, toplumsal cinsiyet meseleleri… Bunların hepsi küresel ölçekte hâlâ çözüm bekleyen konular.

Bugün yazılan ve sahnelenen oyunlar, 30–40–50 yıl sonra yeniden sahnelenecek ve gelecek kuşaklar bugüne dair fikirlerini bu metinler üzerinden kuracak. Tıpkı Antigone’nin yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşması gibi. Antigone, taht kavgası uğruna birbirini öldüren iki kardeşten birinin törenle gömülmesini, diğerinin ise dışarıda bırakılmasını ve Antigone’nin buna karşı çıkarak iki kardeşi eşit şekilde gömme mücadelesini anlatır. Bu hikâye, bugün için de son derece günceldir. 

Örneğin günümüzde mültecilik çok önemli bir sorun. Doğduğun yerden çok uzakta, kendi isteğinin dışında bir yerde ölmek… Bu da çağımızın trajedilerinden biridir. Bugünün hikâyeleri de ileride sahnelenecek ve belki de insanlığın hala bu meseleleri aşamamış  olması  şaşkınlıkla izlenecek.

William Shakespeare’in 1600’lü yıllarda yazdığı Macbeth bugün hâlâ güncelliğini neden koruyor? Çünkü ana teması iktidar ve iktidar hırsı. Ve Shakespeare ın bize  1600 lerden ya da Sophokles’ın antik tragedya lardan fısıldadığı o şey hakikattir. Bütün iktidarlar değişir yok olur ama insanın söz söyleme gücü oldukça tiyatro kalıcıdır. Yaşasın Tiyatro, Bijî şano. Viva Theatre. Tiyatro sanatı  Yüzyılların bilgi birikimini, duygu akışına dönüştürerek bugüne taşır. İşte bu, tiyatronun en güçlü ve en değerli kamusal işlevlerinden biridir.e alternatiflerinin denendiği politik bir saha gibi işler.

4_ Travmatik bir sahneyi tekrar tekrar oynamak oyuncuda ikinci bir travma yaratabilir mi? 

Oyuncu sahnede karakteri yaşatmak zorundadır. Bunu yapabilmek için karakterini yargılayamaz. Eğer “iyi” ya da “kötü” diye hüküm verirse, o karakteri sahici bir yerden kuramaz.  Anlamak gerekir. Oyuncu, oynadığı karakterin karanlık yanlarını seyirci gibi yargılamaz, onu yaratan nedenleri sahiplenir ama ışıklar söndüğünde, o karanlık sahnede kalır. Oyuncu onu orada bırakabilmelidir. 

İşte bu yüzden “tedrisat” dediğimiz şey çok kıymetli. Tiyatroda usta-çırak ilişkisi, sadece meslek öğrenmek değil; kendini korumayı, sınır koymayı da öğrenmektir. Oyuncu sahnede ne kadar açılıyorsa, sahne dışında o kadar kendini toparlayabilmelidir. Bir yönetmen prova sırasında bana şunu sormuştu: “Tiyatroyu neden seviyorsun?” Ben de şöyle cevap vermiştim: “Ben kalabalık sofraları çok severim. Biz yedi kardeşiz.”

Tiyatro benim için böyle bir sofra. Seyircisi, oyuncusu, yönetmeni, ışıkçısı, kondüviti, makyözü, tasarımcısı, gişecisi… Herkesin bir araya geldiği büyük bir insanlık sofrası. O yüzden seviyorum tiyatroyu. Ama tam da bu yüzden sorumluluğu büyük.

Yıllar önce Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda bir çocuk oyununda oynarken bunu çok derinden hissettim. Savaşta anne babasını arayan bir çocuğu canlandırıyordum. Rejide bomba sesleri kullanılmıştı. Son derece sert, zorlayıcı efektler zaten sert olan hikayeyi çocuklar için fazla olacak bir noktaya taşımıştı. Zaten gerçek hayatta travmaya maruz kalmış çocukları bildikleri bir hikayeyle tetiklemek neye hizmet eder, diye sorgulamıştım. Çünkü ben de profesyonel bir oyuncu olarak orada olsam da o şiddet gerçekliğinin içinde büyümüş bir oyuncuydum. 

İşte burada oyuncunun ikinci travması kadar, seyircinin de yeniden travmatize edilmesi meselesi ortaya çıkıyor. Ben bugün şuna inanıyorum:

Tiyatro yarayı gösterebilir, ama yarayı kanatmak zorunda değildir. Tiyatro gerçeği anlatabilir, ama seyirciyi çaresizliğe hapsetmek zorunda değildir. Özellikle çocuk oyunları için… Çocuklar umutla, hayalle, soru sorma cesaretiyle buluşmalı sahnede. Çünkü dünya büyüdüklerinde zaten yeterince didaktik, yeterince sert ve yeterince yorucu olacak. Oyuncunun kendini gözeterek oynaması çok önemli. Eğitimlerimizin en kıymetli tarafı da bu: rolle aramıza sağlıklı bir mesafe koyabilmek. Eğer o mesafeyi kaybedersek, evet travmatik bir sahneyi tekrar tekrar oynamak oyuncuda ikinci bir yaralanmaya dönüşebilir. Ama o mesafeyi koruyabilirsek, sahne bir yara değil; bir dönüşüm alanına, hatta bir şifa alanına dönüşebilir.

5_ Gelecekte psikodrama toplumsal sorunlarla çalışmak için daha fazla kullanılabilir mi? 

Psikodrama benim çok hakim olduğum bir alan değil, ama tiyatroyla kurduğu akrabalığı dışarıdan da görmek mümkün. Ortak bir zeminden buluşuyorlar aslında: Canlandırmak, bir hikâyeyi görünür kılmak, bir grupla birlikte çalışmak, bir yönlendiriciye ve yardımcı rollere ihtiyaç duymak… Fiziksel olarak baktığımızda, sahne düzeniyle, oyunculuk eylemiyle tiyatroya oldukça benziyor.

Zaten Jacob Levy Moreno’nun geliştirdiği psikodramanın, tiyatronun dönüştürücü gücünden ilham aldığını söylemek yanlış olmaz. Ama tam da bu benzerliğin içinde çok temel bir ayrım var: Tiyatroda bir estetik yapı, bir dramaturji ve aynı zamanda etik bir çerçeve vardır. Oyuncu bir rolü “üstüne giyer” ama o rol, kendisi değildir. Arada her zaman bir mesafe vardır. O mesafe hem sanatın doğasını kurar hem de oyuncuyu korur.

Psikodramada ise amaç bir hikâyeyi estetik bir biçimde anlatmak değil; doğrudan iyileştirmeye alan açmaktır. Kişi, kendi yaşadığı deneyimi o alana getirir. Bazen o travmayı yeniden canlandırır, bazen o travmaya sebep olan kişinin yerine geçer. Yani temsil ile gerçeklik arasındaki mesafe oldukça incelir, hatta yer yer ortadan kalkar. Bu yüzden psikodrama çok güçlü bir alan olduğu kadar, çok hassas bir alandır.

Bugün popüler olan bazı uygulamalarda, örneğin “aile dizimi” diye bilinen çalışmalar—ki bunlar çoğu zaman Bert Hellinger yaklaşımına dayanır—psikodramatik unsurlar içerir. Bir grup içinde, temsil yoluyla görünmeyen ilişkiler açığa çıkarılmaya çalışılır. Bu da yine sahneye çok benzeyen bir yapı kurar.

Ama burada belirleyici olan şey şudur: Bu alan ne kadar güvenli tutuluyor? Ne kadar etik bir çerçevede yürütülüyor? Çünkü tiyatroda biz her akşam aynı hikâyeyi tekrar ederiz, ama o hikâye bize ait değildir. O yüzden tekrar, bir yaralanmaya değil; ustalaşmaya dönüşür. Psikodramada ise tekrar, eğer alan doğru tutulmazsa, gerçekten ikinci bir yaralanmaya dönüşme riski taşır. Ama doğru bir kolaylaştırıcıyla, doğru bir çerçeveyle kurulduğunda, çok derin bir farkındalık ve dönüşüm alanı da açabilir. Bu yüzden ben şöyle bakıyorum: Psikodrama ve tiyatro birbirine çok yakın iki kapı gibi. Biri sanata açılır, diğeri iyileşmeye. Ama ikisi de insanın hikâyesiyle karşılaşmasını sağlar.

Gelecekte toplumsal sorunlarla çalışmak için psikodramanın daha fazla kullanılabileceğini düşünüyorum. Çünkü bazı toplumsal yaralar sadece konuşularak değil, deneyimlenerek anlaşılabilir. Ama bu yöntem yaygınlaşacaksa, onunla birlikte etik bilincin, sınırların ve sorumluluğun da aynı ölçüde büyümesi gerekir. Aksi halde açılan alan, şifa üretmek yerine yeni yaralar da açabilir. Ve belki en sade haliyle: İnsan hikâyesini sahneye koyduğunda dönüşüm başlar.

27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. Sahnede yoldaşım olan herkese, dengbêjlere ve hikâye anlatan tüm seslere selam olsun. Hadi tiyatro yapalım.

Travmayı Tiyatroda Sergilemek
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin