Laiklik ve Çağdaş Yaşam İdeali
Nisan 11, 2026
Gençlik Psikolojisinde Kültür, Şiddet ve Anlam Krizi
Nisan 22, 2026

Avrupa’ya Göç Eden Gençler

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Nisan 21, 2026

 

1 – Kültürel köken ile yaşanılan toplum arasında sıkışma nasıl deneyimlenir?

Kültürel köken ile yaşanılan toplum arasında sıkışma, herkes için aynı şekilde deneyimlenen bir durum değil. Türkiye tek bir kültürden oluşmadığı için, farklı bölgelerden ve kültürel arka planlardan gelen bireylerin İtalyan kültürüyle kurduğu ilişkiyi tek bir çerçevede ifade etmek zor. Bu kültüre uyum sağlamaya çalışan bir kesim olduğu gibi, kendi kültürünü kaybetme kaygısı taşıyan bireyler de bulunuyor. Bu nedenle sıkışmışlık hissi yaygın olsa da, herkes bu deneyimi aynı şekilde yaşamıyor Kendi kültürünü kaybetme kaygısı yaşayan bireyler, bunu çoğunlukla kendi komünlerini kurarak, ritüellerini korumaya çalışarak ve dışarıdan gelecek etkilere karşı daha temkinli davranarak gösteriyor.

Öte yandan, bu sıkışma yalnızca yurtdışına özgü bir durum da değil. Bireyler zaman zaman kendi ülkelerinde de benzer bir sıkışmışlık hissi yaşayabiliyor. Bu durum, bazı kişiler için başka bir ülkeye yönelme ve yeni bir aidiyet arayışına girme motivasyonu yaratabiliyor. Ancak bu sıkışmışlıktan uzaklaşmak amacıyla yeni bir kültüre adapte olmaya çalışmak, kişinin artık sıkışmış olmadığı anlamına gelmiyor. Uyum çabası her zaman içsel bir rahatlık ya da aidiyet duygusuyla örtüşmeyebiliyor.

Uyum sağlamaya çalışan bireylerle, kendi kültürünü korumaya çalışan bireyler arasında zaman zaman karşılıklı yargılamalar da görülebiliyor. Bir taraf diğerini kendi kültürünü unutmakla suçlarken, diğer taraf yaşanılan toplumun kültürünü reddetmekle eleştirebiliyor.

Sonuç olarak, kültürel sıkışma çoğu zaman iki kültür arasında bir seçim yapmaktan çok, bu iki alan arasında bir denge kurmaya çalışmanın getirdiği içsel bir gerilim olarak deneyimleniyor.

2 – Göçmen gençlerde “sahte benlik” gelişimi gözlemliyor musunuz?

Göçmen gençlerde “sahte benlik” gelişimini açıkçası çok gözlemlemiyorum. Göçmen grupların oldukça çeşitli olduğunu düşünüyorum; ancak benim daha çok temas ettiğim grup, eğitim amacıyla gelen ve Avrupa’da kalmayı hedefleyen gençler. Bu gençlerin sahte bir benlik kurmaktan ziyade, kendi kimliklerini koruma mücadelesi içinde olduklarını düşünüyorum. Bu benim için en net gözlem.

Bu mücadele, çoğu zaman kendi kimliğini bastırmak yerine onu daha görünür kılma yönünde ilerliyor. Avrupa’da daha özgür olacaklarına inanıyorlar; istedikleri gibi yaşamak, cinsel yönelimlerini ifade edebilmek, sanat üretmek ve seyahat edebilmek gibi motivasyonlarla buradalar. Bu nedenle bu süreci sahte bir kimlik inşası olarak değil, aksine gerçek kimliğini koruma ve yaşama çabası olarak görmek daha anlamlı geliyor.

Evet, farklı bir kültür içinde bulunuyorlar; ancak bu kültürde kendi benliklerini inkâr ettikleri bir tabloyla çok karşılaşmıyorum.

3 – Ayrımcılık ve mikro-ırkçılık ne düzeyde hissediliyor?

Kendi deneyimlerim üzerinden baktığımda, göçmen gençlerin günlük hayatında doğrudan ve açık ayrımcılıktan ziyade daha çok mikro düzeyde, küçük ama rahatsız edici deneyimlerle karşılaşıldığını söyleyebilirim. Bu noktada kendi statümün, eğitimimin ve İtalyanca bilgimin kabul görmem konusunda avantaj sağladığını düşünüyorum. Bu imkânlara sahip olmayan bireylerin çok daha fazla zorlandığını gözlemliyorum. Nitekim yalnızca ismi, dili ya da yabancı olması nedeniyle ev bulmakta zorlanan pek çok insan olduğunu duyuyorum.

Günlük yaşamda en sık karşılaşılan durumlardan biri dil üzerinden yaşanan dışlanma hissi. İtalyanca bilmeyen biri bir arkadaş grubuna dahil olsa bile çoğu zaman konuşulanları anlayamıyor. Bu da kişide “burası benim yerim değil” ve “ben buraya ait değilim” düşüncelerini tetikleyebiliyor. Benzer şekilde, bir mağazaya girildiğinde satıcıyla iletişim kurmakta zorlanmak ya da günlük hayatın en temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük yaşamak da bu yabancılık hissini pekiştirebiliyor.

Bu tür deneyimler zamanla bireylerin sosyal ilişkilerini de etkileyebiliyor. Kişiler kendilerini daha rahat ifade edebildikleri alanlara yönelerek yabancılarla ya da Türklerle daha fazla vakit geçirmeye başlıyor. Ancak bazı durumlarda bu süreç, bireylerin bulunduğu ülkeye dair umudunu kaybetmesine ve farklı ülkelere yönelmesine de yol açabiliyor. Nitekim bu durum İtalya’da oldukça sık karşılaşılan bir tablo olarak öne çıkıyor.

Öte yandan, göçmen gençlerde güçlü bir kendini kanıtlama ihtiyacı da dikkat çekiyor. Farklı bir ülkede bulunmanın getirdiği “buraya kabul edilmek için çabalamam gerek” düşüncesi oldukça yaygın. Aslında bu tutunma çabası göç deneyiminin doğasında var ve karşılaşılan insanlar ile yaşanan deneyimler bu süreci doğrudan etkiliyor.

İtalya, çok sayıda göçmene ev sahipliği yapmasına rağmen, çok kültürlü bir toplum olmaya tam anlamıyla alışmış bir yapı sergilemiyor. Kendi alışkanlıklarına ve ritüellerine oldukça bağlı bir toplum olması, göçmenlerin uyum sürecini etkileyen önemli bir faktör olarak öne çıkıyor.

Önyargılar söz konusu olduğunda ise yalnızca negatif değil, pozitif gibi görünen ama yine kalıp yargı içeren durumlar da dikkat çekiyor. Örneğin Türk birinin İslam’ı çok iyi bileceği ya da Arapça veya Kürtçe konuşabileceği gibi ön kabullerle karşılaşılabiliyor. Bu durumun aksini ifade ettiğinizde ise zaman zaman ikna etmekte zorlanabiliyorsunuz.

Günlük sosyal ilişkilerde de benzer şekilde, bazen insanların sizi bir bireyden ziyade bir “farklılık” olarak gördüğü durumlar olabiliyor. Kimi zaman “ne kadar etnik ve ilginç” gibi bir bakışla yaklaşılıp merak adı altında tuhaf sorular sorulabiliyor. Bu da kişiyi bir noktada bir “sergi nesnesi” gibi hissettirebiliyor. Bazı durumlarda ise İtalyan arkadaş çevresinde yalnızca “Türk arkadaş” olarak konumlanmak mümkün olabiliyor. Elbette bunun herkes için geçerli olduğunu söylemek doğru olmaz.

Daha yapısal düzeyde bakıldığında ise özellikle konut bulma sürecinin oldukça zorlayıcı olduğu görülüyor. Yabancılara ev vermek istememe, İtalyanca bilmeyen bireylere karşı mesafeli yaklaşma gibi durumlar oldukça yaygın. Bu sorunlar, öğrenci yoğunluğu yüksek olan şehirlerde bile devam edebiliyor. Bunun yanı sıra, oturum izni türüne bağlı olarak sağlık sistemine kayıt olmak için 700–2000€ arasında değişen ücretler talep edilebiliyor. Bu sistem normalde vatandaşlara ücretsiz sunulmasına rağmen, birçok öğrenci bu ücreti karşılayamadığı için sağlık sistemine dahil olup bir doktora erişim sağlayamıyor.

4 – Romantik ilişkiler bu kimlik krizinden nasıl etkilenir?

Romantik ilişkiler konusunu yalnızca bireysel gözlemle değil, uzun süredir birlikte olduğum İtalyan partnerimin deneyimi üzerinden değerlendirme fırsatım oldu. Yaklaşık dört yıldır birlikteyiz ve bu soruyu ona da yönelttim. Kendi bakış açısından paylaştığı noktalar, göçmenlik deneyiminin ilişki dinamiklerine nasıl yansıdığını oldukça iyi özetliyor:

“Dil bariyeri tamamen aşılmış olsa ve göçmen partner yerel dili akıcı biçimde konuşsa bile, ortak bir kültürel arka planın eksikliği zaman zaman iletişimi zorlaştırabiliyor ya da daha az doğal hale getirebiliyor. Bazı ifadeler, deyimler ya da o ülkenin popüler kültürüne ait göndermeler diğer partner tarafından anlaşılmayabiliyor. Bu da çiftler arasında görünmeyen ama hissedilen küçük mesafeler yaratabiliyor.

Bunun yanında, aynı ülkenin vatandaşı olan çiftlerin çoğu zaman doğal kabul ettiği bazı haklar, yabancı bir partner söz konusu olduğunda otomatik olarak var olmuyor. Bazen çok temel görünen bir hak bile hukuki ya da bürokratik engeller nedeniyle bir mücadeleye dönüşebiliyor. Seyahat kısıtlamaları, kamu sağlık hizmetlerine erişim sorunları ya da çalışma seçeneklerinin sınırlı olması gibi durumlar ilişkinin gündelik yaşamını doğrudan etkileyebiliyor.

Bu süreçte yaşanan duygusal yük yalnızca göçmen partnerle sınırlı kalmıyor; vatandaş olan partner de zamanla bu zorluklara ortak oluyor ve çoğu zaman bu haklar sanki kendisinden alınmış gibi hissedebiliyor. Dolayısıyla kimlik krizi ve göç deneyimi, romantik ilişkilerde yalnızca iki kişi arasındaki bağı değil, çiftin birlikte dünyayla kurduğu ilişkiyi de dönüştürüyor.”

5 -“Ne burada ne orada” hissinden “her iki yerde de varım” noktasına nasıl geçilir?

“Ne burada ne orada” hissinin göç eden bireyler açısından oldukça normal ve anlaşılır bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Hatta bunun tamamen aşılmasının ne kadar gerçekçi olduğu da tartışılabilir. Doğup büyüdüğü, şekillendiği bir kültürden ayrılıp başka bir topluma yerleşmek; kişinin iki kültür arasında kalmasına, yeni yaşadığı yere tam olarak ait hissedememesine ve kendi ülkesine döndüğünde de eskisi gibi hissedemeyip kendi kültürünü zaman zaman yadırgamasına yol açabiliyor.

Bu nedenle “her iki yerde de varım” noktasına geçiş herkes için aynı biçimde yaşanan bir süreç değil. Her bireyin geçmişi, göç etme nedeni, kişilik yapısı ve yaşadığı deneyimler farklı olduğu için bu konuda tek bir doğru tanım yapmak zor. Ancak bazı insanlar için çözüm, tek bir yere tam anlamıyla ait olmayı beklemekten ziyade, zaman zaman ne burada ne orada hissedebilme gerçeğiyle yaşamayı öğrenmek olabiliyor. Bu süreçte en çok yardımcı olan şeyin ise arada kalmışlığı kabul etmek olduğunu düşünüyorum.

Çünkü kişi iki kültür arasında kalmayı yalnızca bir eksiklik gibi değil, aynı zamanda iki dünyaya temas edebilmenin getirdiği farklı bir yaşam deneyimi olarak da görebildiğinde, kimlik çatışması daha taşınabilir hale gelebiliyor.

Avrupa’ya Göç Eden Gençler
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin