Aile: Güvenli Liman Yılları Mı? Görünmeyen Yara Yılları Mı?
Mayıs 17, 2026
Kaybedenler Kulübü’nde Şarkı Söylemek
Mayıs 26, 2026

”Benim Çocuğum Çok Zeki !”

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Mayıs 20, 2026

 

Bu röportaj, çocukluk, zekâ ve başarı kavramlarının yalnızca bireysel değil; aynı zamanda sınıfsal, kültürel ve politik boyutlarını tartışmaya açıyor. Psikiyatrist Ezgi Gevher Avcı ile yapılan söyleşi; neoliberal ebeveynlik, performans kültürü ve çocukların özneleşme süreçlerine eleştirel bir perspektiften bakmayı amaçlıyor.

1. “Çocuğum çok zeki” ifadesi, bir ebeveyn için duygusal bir gözlem midir yoksa toplumsal hiyerarşide yer kapma stratejisinin bir yansıması mı?

‘Çocuğum çok zeki’ ifadesi elbette kimi zaman sahici bir ebeveyn gözlemini yansıtabilir. Ancak bugünkü toplumsal ilişkiler bağlamında bu ifadeyi yalnızca masum bir ebeveyn gözlemi olarak ele almak eksik kalır. Popüler psikoloji söylemlerinde zekâ çoğu zaman bireyin doğasında bulunan, biyolojik bir hediye gibi sunulur. Oysa zekânın görünür hâle gelmesi, ölçülmesi ve ödüllendirilmesi toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Çocuğun sahip olduğu beslenme olanakları, uyaran zenginliği, eğitim imkânları ve kültürel sermaye; bilişsel gelişimin nasıl biçimleneceğinde son derece belirleyicidir. Dolayısıyla zekâyı yalnızca bireysel bir özellik gibi ele almak, onu mümkün kılan maddi ve toplumsal koşulları görünmez kılar.

Bugünkü neoliberal ebeveynlik anlayışı ise çocuğu yalnızca bir özne olarak değil, aynı zamanda geleceğe dönük bir yatırım nesnesi olarak da kurar. Çocuk; geleceğin başarı, prestij ve toplumsal hareketlilik vaadini taşıyan bir figüre dönüşür. Bu nedenle ‘çocuğum çok zeki’ ifadesi, kimi zaman yalnızca bir gözlem değil; ebeveynin kendi sınıfsal arzularının, beklentilerinin ve statü tahayyülünün de dışavurumu hâline gelir.

Bourdieu’nün ayrım kuramı açısından bakıldığında burada yalnızca bireysel bir özellikten değil, sembolik sermaye üretiminden de söz ederiz. Çünkü bu tür söylemler, çocuğun sahip olduğu maddi avantajları görünmez kılarak başarıyı doğal bir yetenek gibi sunar. Böylece toplumsal eşitsizlikler, biyolojik ya da kişisel üstünlük anlatılarıyla meşrulaştırılabilir. Bu noktada mesele yalnızca zekâya duyulan hayranlık değildir; aynı zamanda potansiyelin fetişleştirilmesidir. Çocuğun henüz gerçekleşmemiş geleceği, bugünden bir prestij nesnesine çevrilir. Böylece çocuk, sevilen bir özne olmanın ötesinde, ebeveynin toplumsal benlik anlatısının da bir parçası hâline gelebilir.

2. Ebeveynlerin çocukları üzerinden girdikleri prestij yarışı, modern bir “kast sistemi” yaratma çabası mıdır?

Bunu birebir bir kast sistemi olarak tanımlamak fazla katı bir söylem olabilir.  Ancak modern toplumlarda çocuk üzerinden sürdürülen prestij rekabetinin, sınıfsal ayrıcalıkları kuşaklar boyunca yeniden üretmeye çalışan bir mekanizma olduğu açık. Neoliberal düzende çocuk yalnızca bir birey olarak değil, gelecekte rekabetçi piyasa koşullarında yer alacak bir beşeri sermaye projesi olarak görülür. Ebeveynlik de giderek bir “ilişki” olmaktan çıkıp yönetsel bir faaliyete dönüştü. Anne babalar çocuklarının gelişimini desteklemekten çok, optimize edilmesi gereken bir performans projesi gibi yönetmeye zorlanıyor. Burada mesele yalnızca narsisistik ebeveyn tatmini değildir. Bu, yapısal sorunların sonucu olan bir kaygının tezahürüdür. Özellikle eğitimli sınıflar açısından bu, sınıfsal düşüş korkusuyla yakından ilişkili.

Güvencesizleşen emek piyasasında ebeveynler, çocuklarının gelecekte değersizleşen emek kategorilerine itilmesinden endişe duyuyor. Bu sebeple de çocuk, korunması ve sürekli geliştirilmesi gereken bir rekabet öznesi olarak kuruluyor. Kurslar, yabancı dil eğitimleri, test rejimleri, performans odaklı etkinlikler çoğu zaman çocuğun özgün gelişiminden çok, onu piyasanın talep ettiği standartlara uygun hale getirme işlevi görüyor. Annette Lareau’nun ‘planlı gelişim’ olarak tarif ettiği ebeveynlik modeli de tam olarak bu sınıfsal yeniden üretim mekanizmasına işaret eder.

Dolayısıyla burada olan şey, klasik anlamda bir kast sistemi kurmak olmayabilir. Ancak sınıfsal “kazanımlarını” çocuklar üzerinden miraslaştırmaya çalışan, eşitsizlikleri erken yaşta yeniden organize eden bir toplumsal düzenle karşı karşıyayız.

3. Bir çocuğun zekasına yapılan aşırı vurgu, onun duygusal ve öznellik haklarını performansın gölgesinde mi bırakıyor?

Evet, böyle bir risk var. Çünkü çocuk yalnızca bilişsel performans üreten bir varlık değildir; oyun oynayan, merak eden, canı sıkılan, hata yapan ve duygusal olarak gelişen bir öznedir. Ancak bugünün performans odaklı rekabet kültüründe bu alanlar giderek değersizleşiyor. Oyun, can sıkıntısı, amaçsız keşif ya da başarısızlık; verimlilik mantığı açısından çoğu zaman zaman kaybı gibi görülüyor. Çocuğun öğrenme süreci yalnızca puanlar, testler ve başarı göstergeleri üzerinden değerlendirildiğinde, çocuğun dünyayla kurduğu doğal ilişki zedelenebilir. Merak bir keşif alanı olmaktan çıkar, performans üretme aracına dönüşür. Bu durumda ebeveyn de çocuğun büyüme deneyimine eşlik eden bir figür olmaktan uzaklaşıp, onun çıktısını izleyen bir denetleyiciye dönüşebilir.

Bu tutumlar, çocuğun psikolojik gelişimi açısından kritik bir sonuç üretir. Çocuk zamanla sevgi, onay ve kabulün başarıyla bağlantılı olduğunu düşünmeye başlar. Benlik değerini performansa bağlar. Başarısızlığı yalnızca insani bir deneyim olarak değil, değersizlik sebebi olarak görür. Bu, çocukluğun duygusal alanları narsisistik ve performatif beklentiler tarafından işgal edilmesi anlamına gelir.

4. Erken yaştaki üstün zekâ vurgusu, çocukları emek piyasasına daha “nitelikli” ve “rekabetçi” birer parça olarak hazırlayan bir disiplin aygıtı mıdır?

Bu soruya tamamen ‘evet’ demek indirgemeci olabilir. Ancak bir disiplin aygıtı gibi işleyen güçlü bir boyut olduğunu düşünüyorum. Çünkü zekâ, yaygın olarak ekonomik ve toplumsal değer taşıyan bir sermaye biçimi olarak görülüyor. Erken yaşta başlayan testler, performans ölçümleri ve tanılama süreçleri çocuğun gelişimini anlama işlevinin ötesinde çocuğu sürekli bir değerlendirme kültürünün içine sokuyor. Çocuk, küçük yaşlardan itibaren ölçülmeye, karşılaştırılmaya ve sınıflandırılmaya maruz kalıyor. Bu; Foucault’nun sözünü ettiği disiplin mekanizmalarını çağrıştırıyor. Çocuk zamanla kendini değerlendiren gözü içselleştiriyor ve kendini o normlara göre denetlemeye başlıyor..

Buradaki mesele ‘üstün zekâ’ etiketine yüklenen toplumsal anlamdadır. Kimi zaman bu etiket, çocuğun özgün gelişimini desteklemekten ziyade yüksek performans, rekabet ve başarı normlarına bağlayan bir beklenti rejimine dönüşebiliyor. Böylece çocuk gelecekte yüksek performans göstermesi beklenen bir rekabet aktörü olarak konumlandırılıyor. 

5. Çocuğun zekasının sürekli testler ve skorlarla ölçülmesi, onun kendi merakına ve öğrenme sürecine yabancılaşmasına, bilgiyi sadece bir değişim değeri (not/diploma) olarak görmesine mi yol açar?

Böyle bir risk var. Sorun öğrenmenin neredeyse bütünüyle metrik performans üzerinden anlamlandırılmaya başlanmasıdır. Çocuk bilgiyle dünyayı anlamak, merakını genişletmek ya da yaratıcı bir ilişki kurmak için değil; yüksek not almak, sınav geçmek, prestijli kurumlara girmek ve gelecekte rekabet avantajı elde etmek için ilişki kurmaya başladığında, öğrenmenin anlamı da değişir. Bilgi, içsel bir keşif alanı olmaktan çıkıp toplumsal dolaşıma sokulabilen bir değişim değerine dönüşür.

Erich Fromm’un ‘olmak’ ve ‘sahip olmak’ ayrımı burada açıklayıcı olabilir. Çocuk öğrenen bir özne olmaktan çok, başarı göstergelerine sahip olması gereken bir performans aktörüne dönüşebilir. Bu da içsel motivasyonun zedelenmesine ve öğrenme deneyiminin yabancılaşmasına yol açabilir. Yapısal eşitsizliklerin ürettiği işsizlik, güvencesizlik ya da toplumsal görünmezlik gibi olgular, çocuk zihninde kişisel başarısızlık tehdidi olarak kodlanabilir. Modern performans kültürü çocuğa yalnızca ‘potansiyelini gerçekleştir’ demez; örtük olarak ‘yeterince başarılı olmazsan görünmezleşirsin’ mesajını da verir. Bu nedenle sıradanlık, insani bir varoluş hâli olmaktan çıkıp, birçok çocuk için değersizlik ve dışlanma korkusuyla ilişkilenen bir deneyime dönüşebilir.

Kaynakça

Bourdieu, Pierre; Ayrım-Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi, Nika Yayınevi, 2021. 

Bourdieu, P. Passeron; J.C. Yeniden Üretim: Eğitim Sistemine İlişkin Bir Teorinin İlkeleri, Heretik yay, 2015

Brown, W; Halkın Çözülüşü:Neoliberalizmin Sinsi Devrimi.Metis Yayınları, 2018.

Foucault, M; Hapishanenin Doğuşu:Gözetleme ve Cezalandırma. Ayrıntı Yay, 2026

Freire, P; Ezilenlerin Pedagojisi. Ayrıntı Yay. 2018

Fromm, E; Sahip Olmak ya da Olmak. Say Yay. 2026

Han, Byung-Chul; Yorgunluk Toplumu. İnka kitap 2023

Lareau, A. Unequal Childhoods: Class, Race, and Family Life. University of California Press. 2011

”Benim Çocuğum Çok Zeki !”
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin