Röportaj: Gülce Duru I Sanatçı

EDİTÖRDEN
90’ların gecelerinde bir radyo frekansından yayılan o ses, yalnızca bir program değildi; uyumsuzların, uykusuzların, kaybolmuş hissedenlerin sığındığı alternatif bir evrendi.
Kaybedenler Kulübü filminin efsaneleşen şarkısı My Woman’ın bestecisi ve vokalisti Gülce Duru ile yapılan bu röportaj, bir radyo programının neden hâlâ kolektif hafızada yaşadığını; melankoli, aidiyet, şehirli yalnızlık ve özgürlük arzusu üzerinden yeniden düşündürüyor
Sizce Kaybedenler Kulübü neden bir kuşağın hafızasında bu kadar yer etti?
Kent Fm’de 1996-2001 arası yayınlanan radyo programından bahsediyorsak eğer, derinden etkilenen tek bir kuşaktan bahsedemeyiz bence. Ben ilk dinlediğimde 14 yaşımdaydım ortaokulda, lise son sınıfa dek dinledim sonra. Üniversite çağında olan da vardı, 30’larında, 40’larında ve daha ötesi belki. Bence bununla ilgili kendi gençliğimin hafızasından yola çıkarak cevap vermem daha doğru olur.
İki adam, sigaralarını yakıp, bir yandan demlenip, daha önce kimsenin cesaret edemediği şeyler konuşuyorlar yayında. Sadece müstehcen muhabbetler değil kastım, onlar zaten tabu deviriyor. Şoklardan şoklara sürüklenip kıkırdıyoruz.Alışılageldik yayınların aksine müthiş bir samimiyet var, bayağı duygular mevzu bahis aslında, var olmanın sancıları, kırılganlıklar, mizahın, mavranın alt metninde kıpırdıyor.
Hiç duymadığımız müzikler, kitaplardan bahisler kulağımıza çalınıyor. Adamlar acayip geyik çeviriyor, “manyak mı bunlar” diyorsun, bir yandan şaşırıyorsun, bir yandan çok şeyler öğreniyorsun, düşündürüyor sonra, keşifler, fikirler, kahkahalar… “Ya bunlar dalga geçiyor bizimle, ama çok ciddi mevzular dönüyor… Anlamasam da hoşuma gidiyor bazen, neler oluyor”?
Çok şey biliyorlar ama öyle didaktik şekilde değil de yormadan, lafın arasında paylaşıyorlar, peşine düşüyorum. Felsefe, çeşit çeşit edebiyat, Beat kuşağı yazarları, 6:45 yayınları, çok acayip kitaplar, alıyorum, okuyorum. Beatniklere özenip otostopla güneye iniyorum sonra lise zamanı… Rock, Blues, Country, Caz, yerli müzik daha önce dinlemediğim her türlüsünden, eski 45’likler… Olabilecek en heterojen en kozmopolit ve demokratik kültür yağmuru burada; hızla tüketmeden, tadını çıkara çıkara ufkumuz arşa değiyor.

Başka tanıdık muhabbetler de var, hayattan işte; gösterişsiz, hakiki, yakın geliyor… Ben varım, gecenin köründe uyumamış, bir şeyin, pek çok şeyin hasretini çekiyorum. Yapayalnızım, kocaman evrende, anlaşılamamaktan, duyulmamaktan, yargılanmaktan muzdarip küçücük dünyama sığınmışım ergenliğimce. Kaybolmuşum ve baştan kaybetmişim gibi. Başka küçücük dünyalar da varmış ve tuhaf gezegenler, gök cisimleri, demek ki bu da bizim alternatif evrenimiz… Mumları yakıyorum, yürüttüğüm sigaraları içiyorum sabaha karşı. Yarın okul var, kimin umrunda!
Acayip acayip laflar var, akla kazınıyor, dilimize pelesenk… Aramızda söylüyoruz, biz bizi kolaylıkla tanırız, Beyoğlu’nda Kadıköy’de, pasajlarda, sokakta, barlarda… Yayına bağlananlarla çok komik muhabbetler oluyor tersliyorlar da bozuyorlar da bazen, bazen de içten, derin, ağır hatta, bir durup iç geçiriyoruz… Cesaret edip keşke ben de arasam. Kesin dalga geçerler benimle.
Ve bir gün uzaktan da olsa o efsane adamları görüyorum. Beyoğlu’nda her okul çıkışı birbirini bulan kendince asi, çok bilmiş, saftirik çocuklarız. Çok okuyoruz, çok müzik dinliyoruz, çok konuşuyoruz, hayallerimiz var. Güzel Marmara ve hatta Buzbağ’ın plastik tıpaları var o vakit, bira da sudan ucuz. Reşit olmaya daha çok var, yine de barlara giriyoruz akşamüstleri.
Ben neo-hippie yim bir çeşit, Janis Joplin’e özeniyorum, ikinci el giyiniyorum, şarkı söylüyorum sokaklarda. Abdullah Sokağa kapı ağızlarında içmeye gidiyoruz kızlı erkekli, bir okul çıkışında. Sokağın diğer ucunda iki cool adam, park halindeki motorlarına yaklaşıp hareket etmeye hazırlanıyorlar. “Aa, Kaan’la Mete” diyor biri, “ Kaybedenler Kulübü” nden. Aaaaa! Artlarından bakakalıyorum. Yıllar sonra onlarla tanışacağımdan, kitlelerce bilinecek, kült olacak filmdeki hikayelerine söz ve ses olacağımdan bir haberim.
Velhasıl, “Kaybedenler Kulübü” ruh haliyle, mekanlarıyla 90’lar İstanbul’u demek, dönemin alternatif kültürü demek. Geçirdiğimiz son analog zamanlar demek, eski Türkiye demek… Film yayınlandığında müthiş bir nostalji ve hayranlıkla kucaklanıp kült oluvermesi de biraz bu yüzden bence. Böylece o döneme yetişememiş yeni kuşaklar için de önemli bir yer edindi sanırım.
Radyoda yapılan o samimi ve filtresiz konuşmalar size gerçek hayatta neyi hatırlatıyor?
Cevap soruda gizli aslında☺ Gerçek hayat hissini yaşatan konuşmalardı onlar. Dinleyici birebir kendi gerçekliğini yakalayamasa bile, Kaan ve Mete’nin hayatın içinden sohbetlerine yanıbaşlarından tanıklık etme hissini yaşamıştır. Onlar aralarında aynen öyle konuşan insanlardı. Performatif olmayan, samimiyetin sahtece sergilenmeye çalışılmadığı bir programdı. Sempatik ya da politik doğrucu olma kaygısı gütmüyorlardı. Sosyal medyanın, alternatif yayın alanlarının olmadığı bir dönemde sansür sınırlarını bir hayli zorladılar.
Sizce Kaybedenler Kulübü’nde radyo yalnızca bir yayın alanı mıydı, yoksa insanların aidiyet kurduğu duygusal bir mekân mıydı?

Duygusal bir aidiyet mekanıydı tabii ki. Diğer radyo yayınlarına pek benzer bir tarafı yoktu.“Kaybedenler Kulübü” yayınlandığı dönemde; rekabetin, hırsın, hayatta kazanmanın, statünün övüldüğü ve şart koşulduğu bir düzende, bir türlü uyumlanamadığını hisseden, kendini bu yarışta yenilmiş, dışlanmış gören, birer “kaybeden” gibi hisseden insanları kendine çekip, onlara yalnız olmadıklarını ve o ayrıksı hallerinin de aslında sorun olmadığını hissedecekleri bir alan yarattı sanırım. Şartların ve beklentilerin yüküyle tükenenlerin, bunları reddedip, özgür hissedebilecekleri anlar sağladı.
Kaan ve Mete toplumsal normlara karşı tavır almış; paraya, statüye sırtlarını dönmüş, bağımsızlıklarına, özgürlüklerine ve özgün olmaya öncelik vermiş, entelektüel olarak yetkin ve hayatı hakkını vererek yaşayan iki insan olarak görüldüler.Bu “kaybeden” ifadesini, küçültücü olmaktan çıkarıp, onu edebiyat, müzik, sanat, felsefe, insan hikayeleri ve kendi tecrübeleriyle harmanladıkları (ciddiyetle mizahın sınırlarının birbirine karıştığı) söylemleriyle bambaşka bir yere taşıdılar.
“Kaybeden olma”nın bir felsefesi, bir varoluş biçimi vardı artık. Bu yetersizlik ya da kurban olma hali değil, durmadan dayatılan o kazanma şartının ve bedellerinin bilinçli bir şekilde reddiydi. Bu yoz düzende bu şartlardaki anlamsız yarışta yenilmeyi vakurla kabul edebilmek gibi bir nevi… Bir tercih, bir duruş meselesi.
İnsanlar belki günlük hayatta dile getirmedikleri, duymadıkları şeyleri duyuyorlar, yayına bağlanıp dillendiriyorlardı, ama ciddi, ama gayrı ciddi, seslendiriliyordu pek çok şey. Ortaya dökülüyor, o da hem çok kişisel hem de toplu bir arınma hissi yaratıyordu. Tam da buradan bir “ortak kimlik”, bir “topluluk” hissi doğuyordu, adı üstünde “Kulüp”. Ve ortak bir dil, bir jargon mevcuttu. En basitinden “n’aber” sorusuna verilen kinayeli “standart” cevabı gibi. Ortak dil, ortak kelimeler her zaman aidiyet yaratır.
Bu, gecenin köründe birbirini tanımayan bambaşka insanların çeşit çeşit duygudaşlığı yaşadığı, şakadan da başlasa “Aum” çekip uluduğu bir arınma yeriydi. Burası uyumsuzların kendini evinde hissettiği kabileydi…Program sadece bir deneyim ortaklığı değil, paylaşılan, genişleyen bir kültür alanıydı aynı zamanda. Bana olduğu gibi, pek çok kişiye yeni ufuklar açmıştır, eminim.
“My Woman”ın geçtiği sahneleri ilk izlediğinizde ne hissetmiştiniz?
Filmin galasında izledim muhtemelen. Filmi izleme heyecanımla, yaptığımız müzikleri filmde duymanın heyecanı birbirine karışmıştı. Allak bullak, karmakarışık, gururlu ve ağlak…
Şarkıyı ilk kaydettiğiniz dönemi bugün nasıl hatırlıyorsunuz?

Bunu layıkıyla anlatabilmek için biraz öncesine gitmem lazım.Ben lise zamanında müzik yapıyordum, sokakta, bazı mekanlarda. Üniversite için Paris’e gittim, Plastik Sanatlar okudum. Döndüm sonra. Liseden sonra 10 yıl müzikle haşır neşir olmamıştım. “Kaybedenler Kulübü” filmi çekildiği dönem tesadüfen dahil oldum ekibe. Kadın vokal istemişti sevgili yönetmen Tolga Örnek. Müzikte bir kariyer düşünmüyordum, sanat galerisinde çalışıp müzecilik alanında yüksek lisans yapıyordum. Her şey ani oldu, vokal olarak dahil oldum, kendimi şarkıların yapılış sürecinde buldum.
“My Woman” ın sözlerini yazdığım akşamı hatırlıyorum. Filmin başka bir sahnesi için istenmişti diye hatırlıyorum. Sonra başka yerlerinde kullanıldı ve hatta filmle anılan şarkı oldu. Bir altyapı gelmişti Can ve Erdem den, ben de kısa sürede sözlerini ve vokal melodimi yazdım. Her zaman nasip olmaz bu kadar hızlı üretmek. O an akıverdi. İlk yaptığımız şarkı bu değildi, “Reviens” ve “Yalnız” daha öncedir.
Daha sonra kısıtlı imkanlarla çok mütevazı şekilde kaydedildi filmin tüm skor müzikleri ve şarkılar. Filmin bu kadar popüler olacağını, soundtrack albümün çıkacağını, oradan ilerleyeceğimizi bilmiyorduk. Benim profesyonel olarak müzik yapmaya başlamam da bu vesileyle oldu. Filmin lansman partisiyle sahnede buldum kendimi.
Ben “My Woman” ı kadın karakterin ağzından yazdım. Kaan ve Zeynep’in yakınlaşmasına dair… Kaçıngan olmaya, bağlanmaktan korkmaya, kendini inatla saklamaya rağmen keşfedilme, görülme, anlaşılma ve sevilme arzusu. Yaralı, yalnız, kırgın, gururlu insanların kendine rağmen sarılıp sarmalanma ihtiyacı. Bir aşkla iyileşme isteği, geçici bile olsa, bir umut… Aklımdaki duygular bunlardı.
Bu da sanırım ana karakterlerin mizaçlarını, şehirli yalnızlığı, bağlanma sorunlarını, güçlü zırhlar ardındaki kırılganlıklarını iyi yansıttı. Sonunda berbat etseler de, o yakınlığı yürekten istediler ama sonunda yine kaybettiler. Can Gox ve Erdem Tarabuş’la beraber bu yalın ama pek içten ve güçlü, efsanevi şarkıyı yarattık. Benim için çok kıymetli.


