İstanbul Psikoloji Ağı: Ömer Cansız – Serra Dönmez

Giriş
19 Mart sonrası gençlik hareketi, Gezi Direnişi sonrasında ortaya çıkan en uzun soluklu ve en kitlesel gençlik hareketlerinden biri haline geldi. İstanbul Üniversitesi’nden öğrencilerin Beyazıt’ta polis barikatını aşmasıyla görünür hale gelen süreç; kısa süre içerisinde Saraçhane’de büyüyen ardından İstanbul’un farklı noktalarına, dalga dalga birçok üniversiteye ve onlarca şehre yayılan öğrenci merkezli bir toplumsal muhalefet hareketine dönüştü. Ancak bu hareketlilik, yalnızca belirli bir siyasal gelişmeye verilen anlık bir tepki değil; uzun süredir biriken toplumsal öfkenin, geleceksizlik hissinin ve kolektif dayanışma arayışının görünür hale geldiği tarihsel bir kırılma noktasıydı.
Çeşitli eylem pratikleriyle Türkiye’nin birçok Üniversitesinde ortaya çıkan 19 mart süreci sonrasında, Gezi eylemlerinden bu yana ilk kez böylesine yaygın bir öğrenci mobilizasyonu yaşandı. Özellikle daha önce herhangi bir kitlesel direniş deneyiminin yaşanmadığı üniversitelerde dahi öğrencilerin kolektif biçimde harekete geçmesi, sürecin yalnızca gündelik politik tepkilerle açıklanamayacağını ortaya koydu. Çünkü hareket boyunca ortaya çıkan dayanışma ilişkileri, kolektif cesaret, birlikte hareket etme deneyimi ve öz-örgütlenme pratikleri; gençliğin uzun süredir yaşadığı yalnızlık, etkisizlik ve geleceksizlik hissinin belirli ölçülerde dönüşmeye başladığını göstermektedir.
19 Mart Öncesi Tarihsel Bağlam
Hareketin ortaya çıktığı toplumsal atmosfer incelendiğinde, özellikle gençliğin son yıllarda giderek derinleşen bir güvencesizlik, geleceksizlik ve dışlanma deneyimi içerisinde bulunduğu görülmektedir. Üniversitelerin kitleselleşmesine karşın diplomaların giderek değersizleşmesi, artan işsizlik, barınma krizi ve ekonomik yoksullaşma; gençliği yalnızca ekonomik olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal olarak da kırılgan bir konuma sürüklemektedir. Tüm bu süreçte de gençlik, toplumsal dönüşümün aktif bir öznesi olmaktan çok, mevcut koşullara uyum sağlaması beklenen bireyler topluluğu olarak konumlandırılmaktaydı.

DİSK-AR’ın yayımladığı verilere göre Türkiye’de genç işsizliği genel işsizlik oranının üzerinde seyretmekte, gençlerin önemli bir bölümü eğitim süreci boyunca çalışmak zorunda kalmakta ve “ne eğitimde ne istihdamda olan gençler”in oranı dikkat çekici boyutlara ulaşmaktadır. Ayrıca üniversite mezunu her dört gençten birinin işsiz olduğu ve gençlerin büyük bölümünün yoksulluk sınırının altında yaşadığı belirtilmektedir (DİSK-AR, 2025; OECD, 2023; TÜİK, 2024). Bu tablo; 19 Mart gençlik hareketini yalnızca belirli bir günde ortaya çıkmış ani bir reaksiyon değil; uzun süredir biriken tarihsel, ekonomik ve siyasal gerilimlerin görünür hale geldiği bir eşik olarak değerlendirmemizi kanıtlar niteliktedir.
Ayrıca Türkiye tarihinde yaşanmış toplumsal hareket deneyimleri de bu kolektif mobilizasyonun arka planını oluşturmaktadır. Özellikle Gezi Parkı protestoları sonrasında şekillenen siyasal atmosfer, hem protesto kültürü hem de kamusal alanın sınırları açısından belirleyici bir kırılma yaratmıştır. Bu dönemin ardından gelişen baskı rejimi, yalnızca eylem biçimlerini değil, gençliğin siyasal deneyimlenme biçimlerini de dönüştürmüş; Gezi sonrasında çocukluk ve ergenlik dönemini yaşayan kuşaklar, daralan kamusal alanlar ve artan denetim mekanizmaları içerisinde yetiştirilmiştir.
Bu tarihsel dönem ve siyasal baskı politikalarına rağmen aynı nesil, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve 19 Mart sabahı gözaltına alınmasıyla başlayan protestoları kısa sürede Türkiye’nin 73 iline yayılan kitlesel bir mobilizasyona dönüştürmüştür (Vural, 2025). Bu yayılımın, uzun süredir biriken siyasal dışlanmışlık ve temsil krizinin görünür hale gelmesiyle ilişkili olduğu söylenebilir.
Bu siyasal dışlanmışlık atmosferi, büyüdüğümüz evin sokağından okuduğumuz okulun kampüsüne kadar yayılan gündelik yaşam alanlarını kuşatmış; kamusal alanın daralmasıyla birlikte daha da belirgin hale gelmiştir. Buna karşılık gençlik, kampüslerde, sokaklarda ve kent meydanlarında bir araya gelerek kendi kamusal karşılaşma zeminlerini üretmiştir.
Sıra arkadaşlıkları etrafında kurulan bu ilişkiler, eylemselliğin hem duygusal hem de politik taşıyıcısı haline gelmiş; ortak deneyim üzerinden kurulan bu zemin, mobilizasyonun sürekliliğini mümkün kılmıştır. Nitekim protestolar sonrasında disiplin soruşturmalarının büyük ölçüde geri çekilmesi ya da cezasız bırakılması da bu eylemliliklerin toplumsal meşruiyetine işaret etmektedir (Vural, 2025).

Özellikle üniversite öğrencilerinin Beyazıt’taki polis barikatını aşarak Saraçhane’ye yürümeleri, hareketin sembolik kırılma anlarından biri haline gelmiştir. Devam eden süreçte forumlar, açık dersler, yürüyüşler, akademik boykot çağrıları ve kampüs içi kolektif etkinlikler; gençliğin son yıllarda biriktirdiği mücadele deneyimlerinin yeni biçimlerde açığa çıkmasını sağlamıştır (Vural, 2025). Bu durum, içerisinde bulunduğumuz hareketin yalnızca spontan bir öfke patlaması olmadığını; geçmiş mücadele deneyimlerinden beslenen kolektif bir politik hafızaya dayandığımızı göstermektedir. Dikkat çekilmesi gereken önemli noktalardan biri de gençlik ile sosyalist sol arasındaki ilişkinin tarihsel karakteridir. Gençlik hareketinin tarihsel olarak sosyalist sol ile güçlü bağlar kurduğu; özellikle toplumsal hareketlerin yükseliş dönemlerinde bu ilişkinin daha görünür hale geldiği sıkça vurgulanmaktadır (Vural, 2025). Ancak aynı zamanda, gençlik mobilizasyonlarının kalıcı örgütlenmelere dönüşmesindeki zorluklara ve sosyalist solun örgütsel sınırlılıklarına da dikkat çekilmektedir. Bu durum, 19 Mart’ın yalnızca geçici bir protesto dalgası değil; aynı zamanda gençlik hareketinin örgütsel kapasitesinin, siyasal yönelimlerinin ve süreklilik imkanlarının yeniden tartışıldığı tarihsel bir uğrak olduğunu göstermektedir.
İSTANBUL PSİKOLOJİ AĞI olarak, 19 Mart gençlik hareketini, yalnızca belirli talepler etrafında örgütlenen bir protesto olarak değil; tarihsel koşullar içerisinde şekillenen kolektif bir özneleşme süreci olarak ele alıyoruz. Hareketin ortaya çıkışını anlamak için hem ekonomik/siyasal yapıları hem de kolektif hafızayı, geçmiş mücadele deneyimlerini ve gençliğin gündelik yaşam içerisinde biriken ortak deneyimlerini birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Bu bağlamda tarihsel materyalist yaklaşım, kolektif hafıza çalışmaları ve eleştirel psikoloji perspektifleri; 19 Mart’ı bireysel duygu durumlarıyla birlikte, toplumsal gerçekliğin tarihsel sürekliliği içerisinde analiz edebilmek açısından önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır (Melucci, 1996; Tilly, 2004).
Hareketin Öznesi Üniversite Öğrencileri ve Üniversitelerarası Koordinasyon

19 Mart sonrasında ortaya çıkan hareketlilik yalnızca belirli protesto günleriyle sınırlı kalmamış; üniversiteler içerisinde yeni kolektif örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle daha önce herhangi bir kitlesel direniş deneyiminin bulunmadığı birçok üniversitede boykot komiteleri kurulmuş, öğrenciler kendi kampüslerinde forumlar, açık toplantılar ve kolektif karar alma mekanizmaları oluşturmaya başlamıştır. Bu inisiyatif deneyimleriyle adeta itiraz bilmeyen her bir karışa, direnişin ve isyanın tohumları atılmıştır. Sürecin gelişimi, gençliğin yalnızca belirli siyasal olaylara tepki veren edilgen bir topluluk olmadığını; kendi örgütlenme pratiklerini üretebilen kolektif bir özne olarak ortaya çıkabildiğini göstermiştir.
Eylemlerin ilerleyen günlerinde, farklı üniversitelerden öğrencilerle oluşturduğumuz temsilci kurulları aracılığıyla İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu (İÜK) kurulmuş; eylem süreçleri, forumlar ve dayanışma faaliyetleri bu koordinasyon üzerinden birlikte örgütlenmeye başlanmıştır. Böylece hareket, yalnızca tekil kampüslerde ortaya çıkan parçalı tepkilerden ibaret kalmayıp; üniversiteler arası ilişkiler kurabilen daha geniş bir kolektif yapıya dönüşmüştür. Bu durum, hareketin kısa süreli bir mobilizasyon olmanın ötesine geçerek süreklilik arayışı taşıyan politik bir deneyime dönüşmeye başladığını göstermektedir.
Bu süreçte gerçekleştirilen eylemler yalnızca kampüs içi protestolarla da sınırlı kalmamıştır. Üniversite öğrencileri tarafından 1 Mayıs 2025 öncesinde DİSK önünde Taksim çağrısı yapmak amacıyla bir eylem düzenlenmiş; üniversite temsilcileri ile DİSK arasında bir toplantı gerçekleşmiştir. Üstelik toplumsal muhalefetin ve sokak hareketliliğinin belirgin biçimde arttığı böyle bir dönemde, birçok sosyalist parti ve örgütün 2025 1 Mayıs’ı için Taksim yerine Kadıköy’ü işaret etmiş olmasına rağmen, bizim Taksim iradesini ve Taksim’in tarihsel-politik anlamını sahiplenmeye devam etmemiz, hareketin taşıdığı siyasal yönelimi göstermesi açısından önemlidir.
Özellikle biz öğrencilerin emek hareketiyle doğrudan ilişki kurma çabamız ve Taksim iradesini sahiplenmemiz, hareketin yalnızca öğrenci sorunlarıyla sınırlı olmayan daha geniş bir politik yönelim taşıdığını göstermektedir. Bu durum aynı zamanda, gençlik hareketinin tarihsel olarak emek mücadeleleriyle kurduğu ilişkinin güncel biçimlerde yeniden ortaya çıktığı şeklinde de değerlendirilebilir.
Bununla birlikte hareket yalnızca klasik protesto biçimleri üzerinden ilerlememiş; kültürel ve duygusal dayanışma alanları da üretmiştir. Maçka Parkı’nda gerçekleştirilen “sanatla direniş” etkinlikleri, tutuklu öğrenciler için düzenlenen destek eylemleri ve liselilerin eylemlerine verilen destek; hareketin ortak duygulanımlar ve dayanışma pratikleri üzerinden de geliştiğini göstermektedir. Özellikle tutuklu öğrenciler için gerçekleştirilen destek faaliyetleri, hareket içerisinde güçlü bir kolektif aidiyet ve birbirini koruma refleksi oluştuğunu ortaya koymaktadır.
Benzer şekilde 6 Mayıs’taki AKM yürüyüşünde öğrenci kortejlerinin oluşturulması, Beyazıt mitingi, Boğaziçi Üniversitesi’nde 10 Mayıs 2025 tarihinde düzenlenen zirve karşıtı protestolar ve Nakba eylemleriyle; hareket giderek daha geniş politik gündemlerle ilişki kurmaya başlamıştır. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde farklı üniversitelerden öğrencilerin Hisarüstü’nde bir araya gelerek ortak eylem örgütlemesi, üniversiteler arası dayanışmanın somut örneklerinden biri haline gelmiştir. Ardından gerçekleştirilen “19 Mayıs Özgürlük Buluşması” ve Madleenne için yapılan Taksim-Tünel eylem çağrıları da hareketin sürekliliğini koruma ve ortak politik hat oluşturma çabasının devam ettiğini göstermiştir.

Bu protestolar, üniversite öğrencilerinin kendi öz örgütlü yapıları ve kolektif inisiyatifleri aracılığıyla organize edilmiştir. Örneğin, Boğaziçi Hisar Kampüsü’nde gerçekleştirilen eylem sırasında okunan bildirilerde; üniversitelerin piyasalaştırılması, kayyum yönetimleri, kadın ve LGBTİ+ haklarına yönelik baskılar, emek sömürüsü, Filistin meselesi ve polis şiddeti gibi başlıklar aynı siyasal/toplumsal düzenin farklı görünümleri olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle zirveye yönelik itiraz da yalnızca kampüs içerisinde düzenlenen bir organizasyona dönük değil; üniversite, sermaye ve iktidar ilişkilerinin bütününe yönelen daha kapsamlı bir politik karşı çıkış niteliği taşımaktadır.
Zirvenin; üniversitelerin sermaye ile bütünleşmesinin, demokratik alanların daralmasının ve kampüslerin denetim mekanizmalarına dönüştürülmesinin bir parçası olarak konumlandırılması, gençlik hareketinin toplumsal meseleleri birbirleriyle ilişkili biçimde kavrayan siyasal yönelimini de görünür hale getirmektedir.
Bu süreçte dikkat çekici olan noktalardan biri, söz konusu örgütlenmelerin büyük ölçüde öğrencilerin kendi inisiyatifleriyle ve yatay ilişkiler içerisinde ortaya çıkmış olmasıdır. Boykot komiteleri, forumlar, temsilci kurulları ve üniversiteler arası koordinasyon mekanizmaları; merkezi yapılardan çok, doğrudan öğrencilerin gündelik ilişkileri ve ortak deneyimleri içerisinden şekillenmiştir. Bu nedenle hareketin ortaya çıkışı yalnızca ideolojik ya da örgütsel çağrılarla açıklanamaz. Önceki bölümde tartıştığımız üzere; mesleki geleceksizlik, siyasal dışlanma, güvencesizlik, yalnızlaşma ve kolektif dayanışma ihtiyacı gibi yapısal, psikolojik ve toplumsal dinamikler bu öz-örgütlenme süreçlerinin temel zeminini oluşturmuştur.
Bu öz-örgütlenme dinamiklerinin somutlaştığı örneklerden biri de İstanbul Psikoloji Ağı (İPA) olmuştur. İPA’yı oluşturan öğrenciler olarak bizler de bu zemini temel alarak bir araya geldik. Üniversite öğrencilerinin mevcut yapısal zorlanmalara karşı özneleşme pratiklerini geliştirdiği bu politik atmosfer, alan içi mevcut sorunlara karşı farkındalığımızın artması ve dönüştürebilme gücümüze dair umudumuzun yeşermesiyle bir araya gelmemize sebep oldu.
Başlangıçta Sağlık Bilimleri Üniversitesi – Dayanışma Hareketi bünyesinde bir araya gelen bir grup öğrenci olarak sürecin devamında mevcut koordinasyon ağları aracılığıyla diğer üniversitelerle de bir araya geldik. Görüşmeler sonucunda, alan içerisindeki birçok arkadaşımızın da benzer sorunlar karşısında böyle bir öz-örgütlülüğe ihtiyacı olduğunu anladık. Dolayısıyla İPA, 19 Mart hareketliliğinin açığa çıkardığı öz-örgütlenme ve dayanışma pratiklerinin süreklileştirilmesi yönündeki ihtiyacın bir ifadesi olarak şekillenmiştir.
İPA olarak psikolojik bir perspektifle değerlendirdiğimizde, bu süreci yalnızca protesto eden bireylerin yan yana gelmesinden ibaret görmüyoruz. Aksine uzun süre boyunca edilgenlik, yalnızlık ve etkisizlik hissi yaşayan gençlerin; birlikte hareket ederek kolektif bir güç duygusu geliştirmeye başladıklarını vurgulamayı önemli buluyoruz. İnsanların birbirlerini koruması, ortak karar alma süreçlerine katılması, birlikte slogan üretmesi, forumlarda söz alması ve eylemleri kolektif biçimde örgütlemesi; bireysel korkunun kolektif cesaret içerisinde dönüşebildiğinin önemli örnekleridir. Bu nedenle 19 Mart sonrası ortaya çıkan öğrenci hareketi, yalnızca siyasal bir mobilizasyon değil; aynı zamanda psikolojik bir dayanışma ve kolektif özneleşme deneyimi olarak da değerlendirilmelidir.
Kolektif Eylem Psikolojisi Literatürüne Dair Kısa Bir Tartışma
Toplumsal hareketler ve kolektif eylemler, sosyal psikoloji literatüründe uzun yıllardır farklı yaklaşımlar üzerinden ele alınmaktadır. Özellikle kolektif eylem psikolojisi alanında geliştirilen çalışmalar; insanların hangi koşullarda protestolara katıldığı, nasıl ortak bir kimlik geliştirdiği ve hangi duygular etrafında birlikte hareket edebildiği gibi sorulara odaklanmaktadır. Göreli yoksunluk, adaletsizlik algısı, kolektif kimlik, dayanışma ve kolektif öfke gibi kavramlar; toplumsal hareketlerin psikolojik boyutlarını anlamak açısından önemli katkılar sunmaktadır (Tajfel & Turner, 1979; Gurr, 1970; van Zomeren, Postmes & Spears, 2008). Bu açıdan bakıldığında, 19 Mart sonrasında ortaya çıkan forumlar, dayanışma ilişkileri, öğrenci kortejleri ve birlikte hareket etmenin yarattığı kolektif cesaret hissi de mevcut literatürde tartışılan birçok kavramla ilişkilendirilebilir görünmektedir.

Bununla birlikte mevcut literatürün belirli sınırlılıkları da bulunmaktadır. Özellikle ana akım psikoloji çalışmalarında toplumsal hareketlerin çoğu zaman bireylerin “algıları”, “duyguları” ya da “öznel değerlendirmeleri” üzerinden açıklanması; hareketlerin ortaya çıktığı tarihsel ve toplumsal koşulların geri planda kalmasına neden olabilmektedir. Oysa genç işsizliği, barınma krizi, güvencesizlik, siyasal baskılar ve geleceksizlik deneyimi yalnızca bireysel olarak hissedilen psikolojik durumlar değil; somut toplumsal gerçekliklerdir. Bu nedenle insanların adaletsizlik “algısına” değil, doğrudan adaletsiz yaşam koşullarına maruz kaldıklarını söylemek daha açıklayıcı olabilir. Bu noktada eleştirel psikoloji ve tarihsel materyalist yaklaşımlar, psikolojik süreçlerin toplumsal bağlamdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini vurgulamaktadır (Holzkamp, 2013; Parker, 2015).
Benzer şekilde, kolektif hareketlerin yalnızca bireysel motivasyonlar üzerinden değerlendirilmesi de sınırlı kalabilmektedir. Çünkü insanlar çoğu zaman yalnızca kişisel çıkarları doğrultusunda değil; ortak yaşam deneyimleri, gündelik ilişkiler, kolektif hafıza ve tarihsel koşullar içerisinde politikleşmektedir. 19 Mart sürecinde ortaya çıkan öz-örgütlenme deneyimleri ve dayanışma ağları da kolektif eylemlerin yalnızca bireysel psikolojiden değil, toplumsal ilişkilerin içerisinden doğduğunu göstermektedir. Bu bağlamda kolektif kimlik ve yeni toplumsal hareketler literatürü, toplumsal hareketlerin gündelik ilişkiler ve ortak deneyimler içerisinden şekillendiğini göstermesi açısından önemli katkılar sunmaktadır (Melucci, 1996; Tilly, 2004).
Dolayısıyla mevcut kolektif eylem psikolojisi literatürünün sunduğu kavramsal araçları önemli bulmakla birlikte, toplumsal hareketleri anlamaya yönelik daha eleştirel ve bütünlüklü bir yaklaşımın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Psikolojik süreçlerle toplumsal gerçekliği birbirinden koparmayan; tarihsel koşulları, sınıfsal ilişkileri, gündelik yaşam deneyimlerini ve kolektif duygulanımları birlikte ele alan bir perspektifin, 19 Mart sonrası gençlik hareketini anlamak açısından daha açıklayıcı bir çerçeve sunabileceği kanaatindeyiz.
BİTİRİRKEN…
19 Mart sonrasında kurulan dayanışma bağları ve ortak mücadele deneyimi, gençlik hareketinin bıraktığı en önemli miraslardan biri haline geldi. Bizler açısından da mesele yalnızca bugünü açıklamak değil; üniversitelerde, psikoloji alanında ve gündelik yaşamın içerisinde daha eşit, dayanışmacı ve kolektif bir yaşamı birlikte kurabilme ihtimalini büyütebilmektir. Çünkü umut, çoğu zaman insanların yan yana gelebildiği yerde ortaya çıkmaktadır.
Kaynakça
Melucci, A. (1996). Challenging Codes: Collective Action in the Information Age. Cambridge University Press.
Tilly, C. (2004). Social Movements, 1768–2004. Paradigm Publishers.
DİSK-AR. (2025). Genç Emeği Raporu.
OECD. (2023). Youth Employment Statistics.
TÜİK. (2024). İşgücü İstatistikleri.
Vural, A. (2025). “Gençliğin Mücadelesi ve Sosyalist Solun Açmazları Üzerine: Mart 2025 Eylemleri.”
Gurr, T. R. (1970). Why Men Rebel. Princeton University Press.
Holzkamp, K. (2013). Psychology from the Standpoint of the Subject. Palgrave Macmillan.
Melucci, A. (1996). Challenging Codes: Collective Action in the Information Age. Cambridge University Press.
Parker, I. (2015). Handbook of Critical Psychology. Routledge.
Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). “An Integrative Theory of Intergroup Conflict.” In W. G. Austin & S. Worchel (Eds.), The Social Psychology of Intergroup Relations. Brooks/Cole.
Tilly, C. (2004). Social Movements, 1768–2004. Paradigm Publishers.


