Kaybedenler Kulübü’nde Şarkı Söylemek
Mayıs 26, 2026
19 Mart Sonrası Gençlik Hareketi
Mayıs 28, 2026

Direniş, Yas ve Melankoli

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Mayıs 28, 2026

 

EDİTÖRDEN

Gezi’nin ardından oluşan toplumsal ruh hali, politik olduğu kadar psikolojik bir kırılmayı da yansıtıyor. Söyleşi, Gezi’nin hafızalarda yalnızca bir olay değil; sahicilik, dayanışma ve umut deneyimi olarak yaşamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Bastırılan yasın ve süreğen toplumsal travmanın bireysel ruhsallık üzerindeki etkileri tartışılırken, Gezi’ye duyulan özlemin aslında insanların o dönemdeki canlı ve dirençli hallerine yönelik olduğu vurgulanıyor.

Gezi kuşağının ruhsallığını önceki kuşaklardan ayıran temel özellikler sizce nelerdir?

‘Gezi her şeyden önce bir direnişti: Baskıya, tahakküme, tek tipliliğe, vazgeçmişliğe karşı. Evrende hiçbir şey aniden var olmayacağı gibi Gezi de yoktan var olmadı. Gezi direnişi birikimseldir bu yönüyle. Aynı zamanda da hakikidir. Sahte kendiliklerin değil, “hakiki, otantik, içten” kendiliklerin direnişidir. Bu nedenle gezinin ruhsallığı deyince bende en çok çağrışanlar; psikolojik zihinlilik, bilinç, bellek ve sahicilik sanırım.

Gezide bu sahicilik herkesi cezbetti. Gezi herkesin en samimi, en mizahi ve en kollektif duygularını ortaya çıkardı. Oyuna küsmüş bireylerin oyuncu, sağlıklı yanlarını kucakladı. Zaten herkesi olduğu gibi kucakladı; bir kabul ve çok seslilik vaat ederek. Aslında bu yanıyla Gezi Direnişinin ruhsallığı bir çocuk ruhsallığına benzer; tüm bu sahiciliği, oyunculuğu, merakı ve hevesiyle. Ancak maalesef bu çocuksu ruhsallığın büyüyüp serpilmesi için alan ve güvenlik yoktu.

Gezi direnişi hep çocuk kaldı. Çocuk deyince hafife aldığım anlaşılmasın hatta tam tersini söylerim yazılarımda: “Çocukluğa inilmez çıkılır, çünkü çocukluk muteber bir mertebedir”. Gezi çocuksuluğun heyecanını, olgunluğun tahammülünü taşır özünde. Bunlar toplumsal hareketler için az buz şeyler değildir. Bu nedenle Gezi Direnişinin ruhsallığı derin ve gerçektir.

Gezi’nin yarattığı kolektif aidiyet hissinin kaybı, bireylerde nasıl bir yas süreci yaratmış olabilir?

Gezi ne kadar gerçekse, yarattığı kayıp duygusu da o kadar gerçekti diyebiliriz. Ama işin en önemlisi kimse bu yastan kaçınmazdı aslında ve kimse Gezi’nin bir sabun köpüğü gibi sönmesine izin vermezdi. Yasımızı yaşamak isterdik yine en hakiki yerinden. Ancak arka arkaya gelen psikolojik ihlalle buna müsaade etmedi. Suskunlaştık, içimize döndük ve biraz da buna da izin verdik. Ancak savrulmadık bana kalırsa, yas işimizi de büyük ölçüde tamamlayamamış olsak da. Gezi’yi yaşamış bir toplumsallık, hiç yaşanmamış gibi olmasına izin vermeyecek ölçüde içselleştirilmesine olanak sağlıyor.

Gezi deneyimi bazı insanlar için neden hâlâ güçlü bir özlem ve kayıp nesnesi olarak kalıyor?

Geziyi elbette çok özlüyoruz çünkü gezi bizim umutla, oyunla, mizahla direnen yanımız. Kendiliğimizin çok sevdiğimiz bir hali oradaki halimiz. Gezi direnişi öncelikle bir ağacın bir kendilik nesnesi işlevi görmesi; yani gelişimsel olarak oluşmuş ihtiyaçları karşılayan bir ilişkiselliğin bir simgesi olmasıyla başladı. Gezinin ağaçları ve ruhu el üstünde tutulan güçlü bir özdeşleşmeye (idealizasyon), kendini bilmeye (aynalanma) ve “insanlar arasında bir insan olmaya” (ikizlik) olanak verdi. Politikanın çirkin kakofonisine kuş seslerini soktu. Bu noktada psişenin ve doğanın ilişkiselliğini güçlendirdi. Süreçte ise Gezi Direnişinin kendisi bir kendilik nesnesine dönüştü. Bu tamamlanmışlığın kaybı elbette gerçek bir yastır. 

Bazen bir aşk sonrasında özlemin içinde boğulurken bir anda fark ederiz ki en çok o aşkın içindeki halimizi özlemişiz. Gezi aşkı da böyleydi. Her karesi; hafızamıza kazınmış bir ilişkiselliğin içindeki canlı, meraklı, direnişçi kendilik hallerimiz. Gerçek kayıplar da verdik. Onları hiç unutmadık ve eminim hala onların yasını tutmaya devam ediyoruz onca yıl sonra.

Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Berkin Elvan, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım ve Hasan Ferit Gedik; bilsin ki adları hala ruhsallığımızda yankılanıyor. 

Melankoli bazen bir direniş biçimi haline gelebilir mi? Yani kaybı bırakmamak politik bir anlam taşıyabilir mi?

Sigmund Freud melankoli ve yası nasıl ayırıyorsa bizim de ayırmamız gerekir. Bu ülke evlatlarına kaybettikleri anlamlar, değerler, haklar ve ihtiyaçlar (adalet, özgürlük, kabul, bütünlük, gelişim vb.) için yas tutma şansı vermiyor. Geziden önce ve sonra kronik bir dağılma halindeyiz. Direnebiliyor muyuz emin değilim, iklim o kadar sert ki tökezliyoruz. Ama ben arka planda her daim sahici bir direniş ihtiyacının olduğuna inanırım.

Aslında melankolimiz de yasımız da direnmeye yaramıyor. Klein’ın depresif pozisyonu gibi içinden bir canlılık çıkabilecek bir duruma taşınmamıza ise ülke izin vermiyor. Ben bu noktada şuna inanıyorum; hissediyor, isyan ediyor, öfkeleniyor ve sahici bir yerden yaşıyoruz. Bu soğuk gerçeklik içinde direnişe yardım edecek ilk şey önce kendi ruhsallığımıza yardım etmemiz. Sonrasında bağlar ve örgütlülük geliyor. İlişkisel olmayan bir melankoli sadece burjuva işidir. En son olarak da bireysel ve örgütsel anlamda bütünlüğü sağlamak ve direnmek var.  

Yas tutulamayan toplumsal olaylar zamanla melankolik bir ruh haline dönüşebilir mi?

Evet sanırım ben de bu noktadan baktım. Tutamadığımız yaslarımızın üzerimizde derin bir etkisi var. Ferhan Şensoy’un dediği gibi çok faşist bir yağmur var ve bize, hüznümüze, yasımıza nefes aldırmıyor. Yas işi kesintisiz manevralarla bölünüyor. Yine de umudu yitirmeden yola devam etmeliyiz. Unutmamalıyız ki umut pasif bir tevekkül hali değil, bilişsel ve ruhsal aktif bir direniştir.

Direniş, Yas ve Melankoli
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku