Röportaj: Doç. Dr. Hakan Karaş
Bu söyleşi, son yıllarda kurumsallaşan LGBTİ+ karşıtlığını yalnızca siyasal gelişmeler üzerinden değil, psikolojik, toplumsal ve iktidar ilişkileri bağlamında da ele alıyor. Nefret söyleminin bireysel savunma mekanizmalarından toplumsal hiyerarşilerin yeniden üretimine kadar uzanan işlevlerini tartışırken, LGBTİ+ haklarına yönelik saldırıların daha geniş bir demokratik gerilemenin parçası olduğuna dikkat çekiyor. Söyleşi, dışlama ve kriminalizasyon politikalarını anlamaya yönelik eleştirel bir çerçeve sunmayı amaçlıyor.

1-Son yıllarda özellikle resmi ağızlarda yükselen LGBTİ+ karşıtlığını ve LGBTİ+ karşıtı politikaları nasıl anlamalıyız?
Öncelikle karşıtlık sözcüğü, LGBTİ+ bireylerin ve hak savunucularının son dönemde yaşadığı sistematik saldırılar düşünüldüğünde epey hafif kalıyor. LGBTİ+ karşıtlığı ve nefreti özellikle son dönemde gerçekten de söylemlerin ötesine geçti ve resmi bir politika halini aldı. LGBTİ+ karşıtlığı doğrudan bakanlıkların ajandalarına ‘eylem planı’ olarak dahil edildi. Bunun doğal sonucu olarak da LGBTİ+ bireylere yönelik tehdit, saldırı ve hak ihlalleri çok hızlı bir şekilde tırmandı. Artık sadece basında değil, resmi yazışmalarda ve hutbelerde LGBTİ+’ler doğrudan hedef gösterildi. Üst kademedeki diplomatik ağızlarda, diyanet işleri, RTÜK vb. kurumlarda, aleni biçimde ‘LGBTİ ile mücadele’ edileceği söylendi. Çeşitli yayın yasakları getirildi, yayınlar durduruldu. ‘Toplumsal cinsiyet’, ‘LGBTİ+’ gibi ifadelerin kullanımı yazışmalarda yasaklandı. Sadece televizyonlarda değil, dijital müzik platformlarında da birçok şarkı yasaklandı.
Nefretin resmileşmesinin ve kurumsal bir hal almasının hukuki ayağında soruşturmalar, tutuklanmalar, örgütlenmelerin engellenmesi, kapatma davaları, hak savunucularının cezalandırılması, hatta trans bireylerin cinsiyet değiştirme sürecinde hizmet aldıkları tedavi merkezlerinin kapatılması bulunuyor. LGBTİ+ haklarını savunmak rutin bir gözaltı gerekçesi haline geldi. Barışçıl toplantılar ve gösterilerde neredeyse en çok LGBTİ+’ler şiddet kullanarak göz altına alınmaya başladı. Elbette hukuksuzluk sadece LGBTİ+’lere yönelik değil; mesela feminist derneklerin de X hesapları keyfi biçimde kapatıldı. Ancak memlekette yaşanan onca hukuksuzluk yanında bunlar pek de duyulmuyor. LGBTİ+’lere ve savunucularına bu yapılanların diğer olup bitenler kadar duyulmaması da başka bir şeye işaret ediyor. Bunu, LGBTİ+ haklarınının ve sorunlarının neredeyse tüm toplum tarafından kuyruğun en sonuna, listenin en altına atıldığını gösteren bir işaret gibi anlayabiliriz.
LGBTİ+ karşıtlığını ve nefretini anlamak için nefreti yöneltenin amacı ve beklentisi dışında bu nefretin beraberinde, güç ilişkilerine kattığı dinamiğe de) bakmamız iyi bir başlangıç noktası olabilir. Öncelikle hem bireysel hem toplumsal düzeyde bu tür tutumlar bir ‘iş görürler’. Yani, bu tür tutumlar sadece bir fikir, kanaat, vs. değil aynı zamanda nefret edenleriin içsel savunma mekanizamaları düzleminde ve kişiler arası güç ilişkileri bağlamında özel işlev gören aygıtlar gibidirler. Nasıl ki siyasal arenada, sözgelimi ‘aile yılı’ kapsamında çeşitli kamusal stratejiler sözkonusu oluyorsa, bu nefret tutumlarının aynı şekilde bireysel düzeyde ve irili ufaklı sosyal ölçeklerde işlevleri vardır. Diğer bir deyişle, nefret tutumları oldukça kullanışllı olan bazı bilinçli ve bilinçdışı stratejiler içerirler.

İlk olarak, LGTBİ+ bireyleri sahne dışına itmenin, küçümsemenin, yok saymanın, sapkın ilan etmeninin vs. hem sıradan bir kişi için hem de birçok cemiyet için tanımlayıcı ve bütünlük sağlayıcı işlevleri vardır. İnsan kendini sadece ne olduğu ile değil ne olmadığı ile de tanımlar. Yalnızca ne yaptığı ile değil ne yapmadığı ile de insan kendini ve başkalarını kefeye koyup tartar. Demek ki, bireysel düzeyde, bir kişinin kendisini sözgelimi bir ‘erkek’ olarak tanımlaması, ‘ben erkeğim’ demesi için, kadın olmadığını ispat etme zorunluluğu hissettiren içsel ve dışsal basınçlar söz konusudur. Dolayısıyla ‘kadınsı’ olan temsilleri, kadına atfettiği her şeyi sürekli bir biçimde dışarıda tutmak durumundadır. Sürekli ifadesinin altını çiziyorum, çünkü erkek olmak gibi imgesel temsiller birer toplumsal kurgu oldukları için her an yıkılmaya müsaittir ve sürekli inşa edilmek durumundadır. Diyelim ki bir erkek ‘kadın gibi ağladı’, gülümseyip kibar davrandı, ‘mızmızlandı’, bulaşık yıkadı, çamaşır katladı ya da makyaj yaptı. Bu davranışlar hemencecik alay konusu olabilecek davranışlar olduğu için sıradan bir erkekte aşağılanma ve dışlanmışlık duyguları yaratabilecek durumlardır. Kadın ve erkek tanımlamalarını sarsan bu tür davranışlar ve başka sosyal temsiller, kendini erkek/kadın olarak düşünmeye/sunmaya çalışan kişiler için sürekli bir tehdit içerebilmektedir. Denilebilir ki, bir erkeğin erkek olduğunu ispat etmesi bitmeyen bir çabadır ve bu bitmeyen içinde en başından itibaren sadece kadınsılığı değil, özellikle de LGBTİ+ dışlama etkinliği vardır. Bu doğrultuda, devamlı işlerlikte olan bir tür örtük performans söz konusudur.
Benlik bütünlüğü hissi, toplumsal cinsiyet rollerine ‘doğallık’ söylemi üzerinden dayandırıldığı için bu performans süreklidir. O halde, bir kişi erkek olmaya ya da kadın olmaya kafayı ne kadar taktıysa o ölçüde kadınlara has olanın yanı sıra, belki ondan daha da çok LGBTİ+ olmamak durumundadır. Çünkü LGBTİ+ heteroseksüel çoğunluk tarafından, deyim yerindeyse bir tür ‘ara form’ gibi algılandığı için bilhassa erkek ve kadın temsillerinin katılığını ve sözde doğallığını tehdit eder. LGBTİ+ bireyleri sahneden dışlamak ‘fıtrat’ı değil aslında ikili kategori üzerinden tesis edilmiş benlik bütünlüğünü koruma refleksidir. Bu işlevi, yani nefretin benlik bütünlüğünü koruma işlevini zaman, LGBTİ+ sadece olmak istenmeyen değil, ikili (erkek/kadın) kategorileri tehdit ettiği için aynı zamanda etrafta görülmesi istenmeyen kişiler oluverir.
İkinci olarak, erkek egemen sistemi, daha açıkçası kadın sömürüsünü düşündüğümüzde, LGBTİ+ düşmanlığı (kimlik bütünlüğüne yönelik bir tehditin yanı sıra) bu ikili kategorileri sarsacağı için kadın sömürüsü düzeni için de bir tehdit oluşturmuş olur. Çünkü, cinsiyet üzerinden sömürü için bu ikili kategorinin istikrarını sürdürmesi, erkeğin sürekli bir biçimde erkeğe erkek, kadına kadın olduğunu hatırlatması gerekir. Bu anlamda, LGBTİ+’lerden nefret edenlerin kast ettiği anlamda, yani biyolojik anlamda olmasa da, ironik biçimde, toplumsal cinsiyet rolleri açıdan düşündüğümüzde gerçekten de LGBTİ+ kimliğinin görünür olması kategorik düşünen heteroseksüeller için bir ‘cinsiyetsizleştirme’ potansiyeli içerir (ki bu potansiyel, imgesel kimliklere hapsolmaktan kurtulmak için bir fırsat olarak değerlendirilebilir). ‘Cinsiyetsizleştirme’den iktidarın niçin bu korktuğunu ancak kadının sömürüldüğü sosyoekonomik düzeni tehdit etmesi üzerinden anlayabileceğimizi düşünüyorum.
Üçüncü olarak da, LGBTİ+ nefretinin belirli kişilere sağladığı, güç ilişkileri üzerinden anlayabileceğimiz başka kazançlar da söz konusudur. LGBTİ+ nefreti yukarıda bahsettiğim nedenlerle her zaman çok kolay alıcı bulmuştur. LGBTİ+lerin sistematik dışlanmasına ve yok sayılmasına toplumun neredeyse tüm kesimleri razı oluyor, ya da en azından sessiz kalıyor. Bu ise, iktidarın yasayı ve gücü keyfi biçimde uygulamasına tüm toplum kesimlerinin sessiz kalarak ya da rıza göstererek onayladığı bir yol bulması demektir. Kısacası, otokratik bir rejimin kendini güçlendirmek için başvurabileceği en kestirme ve garanti yollardan biridir. LGBTİ+ nefreti ve kriminalizasyonu. Böyle yaparak, diğer tüm kutuplaşmaları pekiştirip genel olarak yönetimde keyfiyeti meşrulaştırabilirsiniz iktidar olarak. Ya da diyelim ki, boşanma artışının, doğruganlık azalmasının, işgücü bulamamanın, vs. nedenlerini iktidarın sorumlu olduğu hukuki ve ekonomik nedenler dışında herkesin kabul edebileceği ‘LGBTİ+ yaygınlaşması’ gibi gerekçeler bulmuş olursunuz.
2 – LGBTİ+ bireylerin ‘sapkın’ olarak görülmesinin bunca karşılık bulmasını ve aile kurumuna aykırı bulunmasını nasıl okumalı?

LGBTİ+ ailenin ve muhafazakar toplumun dışında atılması, çok daha masum bir benzetmeyle, dedikoduya benzer bir yanı vardır. Dedikodu yaptığınızda içinizdeki öfkeyi ve kötülüğü birisiyle birlikte dışarı atmış olursunuz. Yani hem rahatlarsınız, hem kendinizce daha iyi ve ahlaklı olursunuz hem de konuşmakta olduğunuz kişiyle bir tür ittifak ve birlik sağlarsınız. LGBTİ+ düşmanlığı ile, benzer şekilde hem grup içindeki bağları güçlendirip hem de ‘kötü olan’ ı dışarı atabilirsiniz. Bilindiği üzere, cinsel tacizlerin büyük çoğunluğu aile içinde gerçekleşir. Kalan ezici çoğunluk da anne babanın hiç kuşku duymadığı ya da az çok sezip de göz yumduğu akrabalardan gelir. Kısacası tacizcilerin çok büyük çoğunluğu kendini LGBTİ+ olarak tanımlayan kişiler değil kahvede, işyerinde itibar gören, çoluk çocuk sahibi, vs. erkeklerden oluşuyor.
Hal böyleyken, siz ‘LGBTİ+ler sapkın’ dediğiniz zaman evin, mahallenin, köyün içinde kötü olan şeyi dışarıya, hiç tanımadığınız kurgusal karakterlere ya da tek tek günah keçisi yapılan bireylere yüklemiş oluyorsunuz. İçerideki ‘sapkınlığı’ ve ‘kötülüğü’ dışarıya havale etmiş oluyorsunuz. Üstelik içeride çatışma ihtimallerini ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Hem ruhsal anlamda hem de reel anlamda bir taşla iki kuş vurmuş oluyorsunuz. LGBTİ+lerin görünürlüğü (özellikle de çocuk istismarlarını önleme yönündeki aktivizmleri düşünüldüğünde) bu kazançlar için de tehdit oluşturur.
3 – LGBTİ+ dışlanması onlarla pek de ilişkili görünmeyen duyguları yönetmekte de etkili o halde ?

Sosyal roller ve kimlikler günlük hayatta ilişki kurma tarzlarının başlıca pusulasıdır. Duyguları yatıştırmak, yönlendirmek ve denetlemek de çok büyük ölçüde ilişkiler üzerinden mümkün olur. Yukarıda da değindiğim gibi, insan kendini sonradan edinilmiş olan sosyal kimlikler üzerinden sürekli bir çaba göstererek bütünlüklü hissetmeye ve duygularını düzenlemeye çalışır. Erkek ve kadın kimliği üzerinden, LGBTİ+’lerin sapkın ilan edilmesi, bu nedenle sıradan heteroseksüel insan için ‘içsel bütünlüğün bozulması’ tehditini azalttığı için oldukça kaygı yatıştırıcıdır. İşte bu yol, aynı zamanda herkesin matah bulduğu bir duygusal denetim mekanizmasıdır. Yani kişi içsel bütünlüğün yitirilmesi kaygısını dışsal bir nesneye yönelik korku biçiminde yer değiştirmiş oluyor. Ya da, diyelim ki derin kaygı ve korku duygularına göre daha çok daha kontrol hissi veren tiksinti ve (bozulmaların sorumlusu olarak dışsal bir nesneye doğru) nefret duyguları ile yer değiştirmiş oluyor.
4-Resmii ağızlarda ve yönetmeliklerde LGBTİ+’lerin kriminalize edilmesinin başka ne gibi nedenleri olabilir?
LGBTİ+ler yukarıda saydığımız nedenlerle, her yerde ve her zaman düşman ilan edilmesi en kolay olan sosyal grup olmuştur. İster muhafazakar, ister laik, ister eşitlikçi ve özgürlükçü ister gerici tüm sosyal gruplarda her daim mesela sözde şakaların malzemesi olabilmesi bunun açık ispatıdır. Dolayısıyla, dediğiniz gibi, LGBTİ+ nefretinin bir politika haline gelmesi toplumsal kesimlerde hemencecik geniş bir karşılık bulabilir. Ancak LGBTİ+’lerin kriminalize edilmesinin yani iktidarın yasal gücü keyfi biçimde bu nefretin hizmetine vermesinin başka sebepleri de olsa gerek. İlkin, öznelerin iktidar ve birbirleri tarafından çeşitli duygular mobillize edilerek yaratıldığını hatırlamak gerekir. Nefret, korku tiksinti gibi duyguları belirli sosyal eylemler veya grup kimlikleri üzerinden mobilize etiğinizde ve bu duygular üzerinden ‘öteki’ ler ürettiğinizde aslında milliyetçi, muhafazakar, heteroseksüel özneler yaratmış oluyorsunuz.

Bunun yanında, aslında bu tür durumlarda yani keyfi kriminalizasyonda, yasaya göre suç içermediği halde belirli bir grubun sırf sosyal kimlikleri ve varlık göstermeleri nedeniyle cezalandırıldığını herkesin içten içe, az veya çok bildiğini düşünüyorum. Vatandaşın yasal otoritenin keyfiliğine uyumlanması ve otorite korkusu bu içsel bilgi sayesinde yayılmış olur. Örtük biçimde beklentisel itaat denilen şey, yani otoritelerin beklediği biçimde davranma tutumu bu keyfi cezalandırmalarla toplumun her hücresine yayılır. Toplumda eşitsiz güç ilişkilerinin yeşerip köklenmesi için LGBTİ+ kriminalizasyonu en garantili bilindik yollardan biridir. Demek ki, siz LGBTİ+ bireyleri kriminalize edip ortada bir suç olmadığı halde cezalandırmakla, eşitliğin yerine hiyerarşiyi, sorgulamanın yerine itaati ekip biçmiş oluyorsunuz.
Ayrıca, konunun şöyle bir tarafı da var. LGBTİ+lerin basında, sosyal medyada ve sokakta görünürlüğü yukarda sırladığımız düzenekleri bozmakla kalmıyor. LGBTİ+lerin basında, sosyal medyada ve özellikle sokakta aktif mücadele vermesi pasif, yılgın ve ümiitsiz bir toplum ve muhalefet isteyen iktidarın özellkle istemeyeceğii bir şeydir. LGBTİ+ mücadelesi hem etkin hak arayışı için bir model oluşturuyor hem de LGBTİ+ mücadelesinin eşitlikçi dil kullanımını çoğaltan, hakikate işaret eden bir tarafı var. Bunlar, resmi ve gayrı resmi bütün iktidar odaklarının hiç istemeyeceği şeyler.
Son söz olarak, içsel savunma mekanizması olarak kullanımı bir yana bırakıldığında, tüm bu ‘işe yarar’ LGBTİ+ karşıtlığının ve nefretinin, aslında daha çok gücü olup da gücünü başkaları üzerinde kötüye kullanan kişi ve grupların işine yaradığı söylenebilir. Böyle baktığımızda, LGBTİ+ bireylere yönelik saldırıları mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da hepimize yönelik saldırı olarak düşünmek iyi olabilir. Bu tür bir nefretin yayılması kendimizle, eşimizle, dostumuzla, çocuğumuzla kurduğumuz ilişkileri tahrip ediyor. Gökkuşağının renklerine hepimizin ihtiyacı var.


