LGBTİ Nefreti
Haziran 26, 2026
Emek Hattında LGBTİQ+’lar
Haziran 27, 2026

Onarım Terapisi Miti

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Haziran 27, 2026

 

GİRİŞ

Norm, en basit haliyle, kişilerin nasıl davranması, nasıl görünmesi ve hangi ifadeleri kullanmaları gerektiği ile ilgili toplum tarafından ortak olarak üretilmiş ve kabul görmüş kural ve beklentilerin tamamına işaret etmektedir. Normal ise, bu normlara uygun olan ve beklentilerle uyuşan durum ve kişileri ifade etmektedir. Bu haliyle normal, çoğunluğun kararıyla, yani toplum eliyle üretilmiş kurgusal kuralların tamamına denk gelmektedir. Judith Butler (2004), bu durumun hangi kimliklerin “tanınabilir” ve “yaşanabilir” olduğunu da belirlediğini vurgulamaktadır. Yani, toplumun norm belirlediği kimlikler dışındaki kimlikler, ancak belirlenmiş kurallarla bağlantılı olarak kısıtlamalara tabii olabilmektedir. “Diğer” kimlikler, norm dışı olarak işaretlenmekte ve anormal olarak adlandırılıp hedef gösterilmektedir. Benzer şekilde, M. Foucault (1976) da normların iktidar ilişkileri içerisinde üretildiğini ve kişilerin bu normlar ile sınıflandırıldığını söylemektedir. Bu durumda ancak iktidar sahibi kimlikler özgür olabilmekte; diğerleri ise denetime mahkum edilmektedir. 

Normların tarihsel olarak yeniden konumlanabilir ve değişebilir olması, ruh sağlığı alanında da neyin “normal” veya “patolojik” olacağını da etkileyebilmektedir. Psikoloji ve psikiyatri tarihine bakıldığında, LGBTİ+ kimliklerin belirli dönemlerde norm dışı kabul edildiği ve hastalık olarak sınıflandırıldığını gözlemlenmektedir. Bu sınıflandırma yalnızca dönemin bilimsel birikimiyle değil; aynı zamanda toplumsal normlar, ahlaki kabuller ve kültürel değerlerle de yakından ilişkili biçimde seyretmektedir. Dolayısıyla, bilimin yanılabilirliğini; fakat diğer yandan da yeni veriler ve bakış açıları ile yanlışlarını düzeltebilen halini fark etmek gerekmektedir. Yani, bilimsel bilginin güncellenebilir bir veri olması, bu tür yanlış sınıflandırmaları gözden geçirmeye olanak sağlamaktadır. 

Bu anlamda, Dünya Sağlık Örgütü’nün 17 Mayıs 1990 tarihinde eşcinselliği hastalık kategorisinden çıkarması, ruh sağlığı alanındaki bu önemli değişime ve güncellemeyi kanıtlamaktadır. Öte yandan, toplumsal kabullerin dönüşümü bilimsel verilerden daha yavaş güncellenmiş; kişiler hatalarından dönmekte daha fazla gecikmiştir. Öyle ki, hastalık kategorisinden çıkarılan cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimliklerini “düzeltme” ve “değiştirme” amacı taşıyan sözde psikoterapik yaklaşımlar bu dönemden sonra ortaya çıkmaya ve uygulanmaya devam etmiştir.

“Onarım” terapileri, bu bağlamda ortaya çıkan ve LGBTİ+ kimlikleri cisheteroseksüellik ile değiştirebileceğini iddia eden uygulamaların en bilinen örneklerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Onarım terapisi uygulayıcıları, uygulamalarını her ne kadar bilimsel verilerle temellendirilmeyi denemiş olsa dahi; hem etik hem de bilimsel açıdan yoğun eleştirilere maruz kalmışlardır. Bu haliyle, psikolojik bir işkence türü olan “onarım terapisini” yalnızca bir terapi yöntemi olarak değil; ruh sağlığı alanında yer kaplayan herhangi bir uygulama veya yöntem olarak tanımak dahi kabul edilemez olacaktır.

APA raporları (2009) açıkça gösteriyor ki, onarım terapilerinin çalışırlığı bilimsel verilerle desteklenmemiş; danışanlara zarar verme riski ise doğrudan kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, BM bağımsız uzmanlarının çalışmaları (2020), onarım terapilerini doğrudan “zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele” olarak tanımlamıştır. 

Onarım Terapisi Nedir?

Onarım terapisi (reparative/conversion therapy), kişilerin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliklerini psikoterapik müdahaleler ile değiştirmeyi hedefleyen ve bu kimliğin “düzeltilebilir” ya da “düzeltilmesi gereken” bir kimlik olduğu varsayımında bulunan bir dizi sözde psikolojik müdahaleyi ifade etmektedir. Bu tür yaklaşımlar, LGBTİ+ kimliğin esasen insana ait herhangi bir kimlik olduğunu değil; gelişimsel bir sapma, travmatik deneyimler sonucu ve/veya ebeveyn hataları ile ortaya çıkan bir sorunlu ürün olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu varsayımın alt metni ile toplumsal normlar tekrar edilmekte, insan hakları hiçe sayılmakta ve kişilerin “gerçek”, “sağlıklı” ya da “normal” varoluşlarının cisgender ve/veya heteroseksüel olmakla sınırlı olduğu ileri sürülmektedir. 

Bu uygulamalar, psikanalitik müdahalelerden davranışçı tekniklere, hatta dini pratiklerden çeşitli sözde terapötik yöntemlere kadar birçok farklı biçimde uygulanmıştır. Tüm bu çeşitliliğe rağmen, her bir uygulama kişilerin öznel deneyimlerini anlamaya niyet etmekten ziyade, kişileri belirli bir norm kalıbının içine sokmayı hedeflemiştir. Bu haliyle onarım terapileri, psikoterapi süreçlerinin özünden ayrışmakta, temel etik ilkelerle doğrudan çelişki içinde bulunmaktadır. Bu durumda terapistin “eşlik eden” konumu hiçe sayılmakta, terapist toplum tarafından belirlenen normlar doğrultusunda adeta bir toplumsal eğitmen ya da düzeltici görevi görmektedir. 

Haldeman (1994), cinsel yönelimi değiştirmeyi arzu eden müdahalelerin bilimsel temelleri açısından zayıf olduğunu, terapötik süreçte doğrudan danışana zarar verme riski taşıdığını ve etik açıdan ciddi sorunlar barındırdığını açıkça ortaya koymaktadır. Haldeman (1994)’a göre, terapinin temel ilkelerinden biri danışanın içsel deneyimini anlamak ve kişinin iç dünyasını birlikte keşfetmeye merak duymaktır. Onarım terapisinde ise durumun tam tersi seyri, terapötik ilişkinin eşitlikçi ve güven temelli yapısını zayıflatmakta ve müdahalenin iyileştirici niteliğini tartışmalı hale getirmektedir (Haldeman, 1994). 

Bunların yanı sıra, bu tür müdahaleler çoğu kez danışanın içsel ihtiyaç ve taleplerinden ziyade; toplumsal baskılar, aile beklentileri ve kültürel normların taleplerini karşılamaktadır. Bu haliyle onarım terapileri, kişinin psikolojik iyilik halini ya da psikolojik sağlamlığını desteklemekten çok; kişilerin belirli bir normatif kalıba ve çevreye uyum sağlamasını hedefleyen uygulamalar olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşımlar terapötik bir müdahale değil; normları yeniden üretmeye niyetli başarısız bir fabrika görevi görmektedir.

Onarım Üzerine

Onarım kavramının psikolojik temelleri, özellikle klasik psikanalitik kuram içerisinde Melanie Klein’ın (1937; 1975) Nesne İlişkileri Teorisi üzerinden şekillenmektedir. Klein’a (1937; 1975) göre kişiler, bebeklik ve erken çocukluk dönemlerinde, bakım veren nesneye yönelik hem sevgi hem de saldırganlık içeren ambivalans duygular geliştirmektedir. Kişilerin erken dönemde deneyimledikleri bu saldırgan duygular, suçluluk ve kaygı hissi yaratabilmektedir (Klein, 1937; 1975). Onarım (reparation) tam da bu noktada devreye girmektedir (Klein, 1937; 1975). Kişi, saldırgan duygularıyla karşısındaki nesneye zarar verdiğini düşündüğünde ve bu zarardan suçluluk duyduğunda; nesneyi yeniden bütünleştirmek ve tamir etmek adına devreye giren bilinçdışı çaba onarım olarak adlandırılmaktadır (Klein, 1937; 1975). Yani onarım, yalnızca kişilerarası bir tamiri değil aynı zamanda içsel nesne temsillerinin yeniden yapılandırılmasını da ifade etmektedir (Klein, 1937; 1975). Bu haliyle, Klein’ın (1937; 1975) depresif konum olarak adlandırdığı süreç, kişilerin bütünlüklü nesne algısına geçişlerini ve buna eşlik eden onarma arzusunu ifade etmektedir. 

Onarım kavramı, daha sonraları kendilik psikolojisi çalışmaları ile daha da genişletilmiştir. Donald Winnicott (1965), kişilerin “yeterince iyi anne” ile kurdukları ilişkiler üzerinden, hasar görmüş içsel deneyimlerinin terapötik ilişkide yeniden deneyimlenmesinin mümkün olduğunu ve bu deneyim ile onarımın gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir. Bu haliyle terapötik ilişkide terapist, bir tür yeniden ebeveynlik rolü üstlenmektedir (Winnicott, 1965). Heinz Kohut (1971) ise onarımın, empatik bir terapötik ilişkinin kırılgan kendilik yapısının yeniden organize edilmesine hizmet etmesiyle mümkün olabileceğini açıklamaktadır. 

Yani, onarım kavramı psikoloji literatüründe tarihi ve kökensel olarak kişilerin içsel dünyasında zarar gördüğü düşünülen nesne temsillerini bütünleştirmeye ve “yaralı” kısımları iyileştirmeye dair bir süreç olarak tanımlanmaktadır (Klein, 1937; 1975, Winnicott, 1965; Kohut, 1971). Öte yandan “onarım” terapileri, kuramsal çerçeveden daha farklı bir tarihsel bağlam ve niyetle ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, kavramsal benzerlik ve isimlendirmeye rağmen iki kullanım arasında önemli bir epistemolojik ve etik ayrım bulunmaktadır. 

Onarım terapileri, LGBTİ+ özneleri doğrudan “onarılması gereken bozuk ürünler” olarak görmektedir. Kişilerin acılarını, yaralarını, zorlu deneyimlerini veya travmalarını onarmak ve sağaltım sağlamaktan ziyade; kişilerin kendilerini, özlerini ve kimliklerini “onarılması” gereken olarak işaretlemekte ve kişiyi sağaltan değil doğrudan kişiye saldıran bir pozisyonda yer almaktadır. Bu haliyle, terapötik müdahale ve terapistin konumu – psikoterapi sürecinde olması beklenenle taban tabana zıt bir yerleşim içermektedir. 

Onarım Terapilerinin Psikolojik Etkileri ve Klinik Değerlendirme

Psikoterapi sürecinin ve uygulayıcının etik dışı duruşunun, danışanı hedef tahtasına yerleştiren yargıçlığının, sürece ve danışana verdiği zararlar arasında farklı örnekler ve açıklamalar bulmak mümkün. Psikolojik zarar, yalnızca belirli semptomların güçlenmesi ya da ortaya çıkması ile değil; aynı zamanda kişilerin benlik algısının zedelenmesi, öznel deneyimlerinin geçersizleştirilmesi ve kişilerin kendilerine karşı yabancılık duyması ile sonuçlanabilmektedir (Keskin, 2025). Özellikle LGBTİ+ deneyimlerde sıklıkla hedef gösterilme, damgalanma ve dışlanmaya sıklıkla rastlanırken terapötik müdahalenin kişinin kimliği ve/veya yönelimini “problemli” olarak konumlandırması terapiyi güvenli bir alan olmaktan uzaklaştırmaktadır. Onarım terapileri tam da bu nedenle yalnızca “etkisiz” müdahaleler olarak değil, doğrudan zarar verme potansiyeli olan uygulamalar olarak değerlendirilmektedir. Bunun sonucunda kişiler yoğun utanç, suçluluk, günahkarlık, öznefret ve özdeğersizlik, içselleştirilmiş LGBTİ+fobi gibi zorlu duygular deneyimleyebilmektedir (Keskin, 2025).

Özneler, kendi duygularını, arzularını ve bedenlerini birer tehdit unsuru olarak algılayabilmekte; bu durum ise gerek kişinin kendisi ile ilişkisini çatışmalı hale getirmekte, gerek ise kendisine yönelik zarar verici tutum ve davranışlar geliştirmesine yol açabilmektedir (Keskin, 2025). APA’nın (2009) ortaya koyduğu raporlar, “onarım” terapisine dair müdahalelerin LGBTİ+ kimlik üzerinde bir değişim yaratmadığını açıkça göstermekte; öte yandan ise bu müdahaleye maruz kalan öznelerin depresyon, kaygı, düşük özsaygı, kendine zarar verme davranışları ve intihar riskini ciddi şekilde arttırdığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla onarım terapileri yalnızca başarısız birer deneme değil, aynı zamanda danışanları kendi arzuları ile kategorilendiren ve patolojikleştiren bir psikolojik şiddet türüdür. 

Sonuç: Ruh Sağlığı, Norm ve Politika

Sonuçta, bu metin boyunca ele alınan tartışmaların tümü, onarım terapilerinin yalnızca bilimsel ve etik açıdan geçersiz uygulamalar olmadığını; aynı zamanda ruh sağlığı alanının da normlar ve politik süreçler çevresinde değişkenlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Psikoloji tarihi incelendiğinde, toplumsal, sosyolojik ve politik ilerleyiş ile psikoloji tarihinin ilerleyişi arasında parallellikler gözlemlenmektedir. Dolayısıyla, hangi kimliklerin “normal” hangilerinin ise “patolojik” kimlikler olarak değerlendirileceği; toplumsal değerler, kültürel kabuller ve iktidar ilişkileriyle de şekillenmektedir. LGBTİ+ kimliklerin ruhsal bozukluklar sınıflandırılmasından çıkarılması, bilimsel bilginin değişebilirliğini ve eleştirel değerlendirmeye açık olması gerektiğini açıkça göstermektedir. 

Ruh sağlığı alanının temel sorumluluğu, kişileri toplumun beklentilerini karşılamaya uygun hale getirmeye niyetlenmek değil; en basit haliyle kişilerin öznel deneyimlerini anlamlandırmaya davetten ibarettir. Dolayısıyla, mesele yalnızca belirli bir terapi yöntemine dair eleştiri sunmak değil; psikolojinin kimi iyileştirdiği, kimi dışarıda bıraktığı, kimi patolojikleştirdiği ve hangi yaşamların “yaşanmaya değer” kabul edildiğine dair sorulardır. Bu sorulara verilecek yanıtlar, ruh sağlığı alanının bilimsel olduğu kadar etik ve politik sorumluluklarını da kapsamaya devam edecektir. 

KAYNAKÇA 

American Psychological Association. (2009). Report of the task force on appropriate therapeutic responses to sexual orientation. American Psychological Association. 

Butler, J. (2004). Undoing gender. Routledge. 

Foucault, M. (1978). The history of sexuality: Volume 1: An introduction (R. Hurley, Trans.). Pantheon Books. (Orijinal eser 1976 yılında yayımlanmıştır.) 

Haldeman, D. C. (1994). The practice and ethics of sexual orientation conversion therapy. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 62(2), 221–227. 

Keskin, A. Ş. (2025). LGBTİ+lara Yönelik Fobik Damgalanmanın, İçselleştirilmiş Homofobi ve Kendini Sabotaj Davranışı Üzerindeki Etkisi [Yüksek lisans tezi, Okan Üniversitesi]. YÖK Ulusal Tez Merkezi. 

Klein, M. (1975). Love, guilt and reparation and other works 1921–1945. Hogarth Press. 

Kohut, H. (1971). The analysis of the self: A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders. International Universities Press. 

Madrigal-Borloz, V. (2020). Practices of so-called “conversion therapy”: Report of the Independent Expert on protection against violence and discrimination based on sexual orientation and gender identity. United Nations Human Rights Council. 

Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. Hogarth Press. 

World Health Organization. (1992). The ICD-10 classification of mental and behavioural disorders: Clinical descriptions and diagnostic guidelines. World Health Organization.

Onarım Terapisi Miti
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin