Klinik Psikolog Nergiz Özdemir Eke – Travma Çalışmaları Derneği Yön. Krl. Bşk

GİRİŞ
Toplumların şiddetin ardından kalan izleri onarabilmesi yalnızca geçmişte olanın kabulü ile değil, o günden sonra kurulan adalet mekanizmalarının nasıl işlediğine de bağlıdır. Cezasızlık; faillerin hesap vermediği, kurumsal sorumluluğun belirsiz kaldığı, olayların bir yanıyla toplumsal bellekte askıya alındığı koşullar, psikolojik onarımın önündeki yapısal bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçeklikle birlikte düşünüldüğünde yalnızca hukuki bir eksiklik olarak görmek yetersiz kalacaktır. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan katliam, bu dinamiğin somutlaştığı net ve özgül örneklerden biridir. Otuz üç yıl boyunca süren yargı süreçleri, zamanaşımı tartışmaları ve kurumsal belirsizlik, hayatta kalanların ve yakınlarının yaslarını kamusal alanda tamamlayamamasına ciddi bir biçimde zemin hazırlamıştır. Yas, toplumsal tanınma olmaksızın yerini bulamaz. Tanınma ise çoğu zaman ancak adalet aracılığıyla, hakikatin yerine gelmesi ve iyi tanıklık ile mümkün hale gelir. Bu döngünün kırılamaması, acıyı bireysel bir yüke dönüştürür ve kuşaktan kuşağa taşınan bir sessizlik üretir.
Bu yazıda cezasızlığı münferit bir hukuki sonuç olarak değil, toplumsal belleği ve kolektif psikolojik sağlığı biçimlendiren yapısal bir değişken olarak ele almayı amaçlıyorum. Sivas’ta yaşanan yıkıcı olayın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ açık bir yara olduğu muhakkak. Zaman bu yarayı onaramamaktadır. Çünkü cezasızlık koşullarında tanınmamış ıstırap ve acı zamanla çözülmez aksine katmanlaşır.
Meşrulaştırılmamış Yas
Politik psikoloji açısından bu deneyimi anlamlandırmak için birkaç kavram özellikle aydınlatıcı olacaktır. Pauline Boss’un “ambiguous loss” (belirsiz kayıp) kuramı, kaybın netleşmemiş olmasının yasın tamamlanmasını nasıl engellediğini gösterirken; Kenneth Doka’nın “disenfranchised grief” (meşrulaştırılmamış yas) kavramı, toplumun bilerek ya da bilmeyerek tanımadığı acıların bireyde nasıl içe döndüğünü ortaya koymaktadır. Robert Neimeyer ise buna bir katman daha ekler: Ona göre yas, belirli aşamalardan geçerek tamamlanan bir süreç değil aynı zamanda kaybı hayat hikayemizin içine anlamlı biçimde yerleştirme çabasıdır.
Kaybın adaletsiz ve tanınmamış olduğu koşullarda bu anlam inşası sekteye uğrar. Çünkü anlatının oturması için önce toplumsal bir zeminin oluşması gerekmektedir. Sivas Katliamı’nda hayatta kalanların ve yakınlarının deneyimi, bu üç kavramın kesiştiği yerde anlam kazanmaktadır. Bu zeminde hem kaybın kendisinin hem de o kaybın toplumsal alanda karşılıksız kalmaya devam ettiğini söylemek sanırım yerinde olacaktır.
Askıdaki Yas: Belirsiz Kayıp ve Tanınmayan Acı

Kayıp ve yas üzerine düşünürken çoğunlukla sınırları belirgin bir kayıptan söz ederiz. Her birey kaybını kendi meşrebine göre yaşar, ancak kaybın gerçekleştiği ve tanındığı konusunda ortak bir gerçeklik vardır. Oysa bazı kayıplar hiçbir zaman bu netliği kazanamaz. Pauline Boss, bunu “ambiguous loss” (belirsiz kayıp) kavramıyla açıklar. Kayıp gerçektir ancak onu çevreleyen dinamikler belirsizliğini korur. Kim neden öldü? Sorumlular kimdi? Bu sorular yanıtsız kaldıkça yas, kendisini taşıyacak bir anlam zemini bulmakta zorlanır. Çünkü yas, yalnızca kaybın kendisiyle değil, kaybın anlamlandırılabilmesiyle de ilişkilidir. Sivas’ta hayatta kalanlar ve yakınlarını kaybedenler için bu belirsizlik otuz üç yıldır yalnızca sürmekle kalmadı, alınan kararlar ve yaşanan gelişmelerle sürekli yeniden üretildi. Mahkemeler açıldı, kapandı. Kararlar verildi, bozuldu. Zamanaşımı tartışmaları yıllar boyunca gündemde yer aldı. Her hukuki gelişme, yasın ilerlemesine katkı sunmak yerine çoğu zaman sürecin tamamlanmadığı hissini güçlendirdi. Tam bir kapanmaya yaklaşılmış gibi hissedilen her anda yeni bir karar, yeni bir açıklama ya da yeni bir erteleme gündeme geldi. Böylece travma geçmişte bırakılacak bir yaşantı olmaktan çıkarak bugünün içinde sürekli yeniden hissedilen bir deneyime dönüştü.
Bunun da ötesinde, başka bir katman daha var: Böylesi bir acının toplumsal olarak tanınıp tanınmaması meselesi. Kenneth J. Doka bunu “disenfranchised grief” (tanınmayan yas) kavramıyla açıklamaktadır. Doka’ya göre bazı kayıplar toplum tarafından meşru görülmez. Bu kayıplar için ortak bir dil kurulmaz, ritüeller oluşturulmaz, kamusal bir iyi tanıklık gelişmez. Yas tanınmadığında ise kişi yalnızca sevdiğini kaybetmez aynı zamanda acısını paylaşabileceği toplumsal zemini de kaybeder.
Sivas Katliamı’nı düşündüğümüzde bu kavramın açıklayıcılığı daha da belirginleşiyor. Her 2 Temmuz’da okunan isimler, yakılan mumlar, paylaşılan fotoğraflar, bırakılan karanfiller ve yinelenen adalet talebi, aynı zamanda bir kamusal yas alanı kurma çabasıdır. Ancak bu çaba toplumsal düzeyde karşılık bulamadığında, acı yalnızca onu doğrudan yaşayanların taşıdığı bir yüke dönüşür. Yas ortaklaşamaz, toplumsallaşamaz. Bu durum yalnızca bireysel bir yalnızlaşma değil, aynı zamanda kolektif hafızanın eksik kurulması anlamına gelir. Toplumun ortak hafızasına yerleşemeyen her kayıp ise kuşaktan kuşağa taşınan bir yük olarak yaşamaya devam eder.
Bu iki yaklaşım birlikte okunduğunda Sivas’a dair daha sert bir gerçek görünür hâle gelmektedir. Askıda kalan yalnızca kaybın kendisi değil aynı zamanda o kaybın anlamı, tanınması ve toplumsal hafızadaki yeri de bilinçli bir biçimde askıda tutulmuştur. Cezasızlık, bu tercihin en görünür aracıdır. Onarım bu nedenle yalnızca bireysel yas çalışmasıyla mümkün değildir. Hakikatin tanınmasına, kamusal tanıklığa ve adaletin işletilmesine ihtiyaç vardır.
Anlam Neden İnşa Edilemiyor?
Travmanın ardından insanlar yalnızca kaybettiklerinin yasını tutmaya çalışmaz. Yaşananı da iç dünyalarında bir yere yerleştirmeye, onu anlamlandırmaya da yönelirler. Çünkü insan zihni, özellikle şiddet karşısında, olan biteni bir bütünlük içinde kavrayabildiğinde yeniden hareket edebilir. Yaşananın nedenini, sorumluluğunu ve sonuçlarını kavrayabilmek yalnızca hukuki ya da tarihsel bir mesele değildir. Ruhsal bir zorunluluktur.

Robert A. Neimeyer’in “meaning reconstruction” (anlamın yeniden inşası) kavramı, bu sürecin neden aksadığını anlamaya yardımcı olur. Yas, yalnızca kaybın ardından yaşanan duygusal bir süreç değildir. Sarsılan anlam dünyasını yeniden kurma çabasıdır. Kayıplar sonrası dünyanın güvenli, öngörülebilir ve adil olduğuna dair temel inançlar da zedelenir. Cezasızlık koşullarında ise hakikatin bulanıklaştırılması, sorumluluğun görünmez kılınması ve yaşananın sürekli tartışmaya açık bırakılması bu anlam inşasını kesintiye uğratır. Deneyim sindirilemeyen bir parça olarak zihinde ve bedende kalmaya devam eder.
Sivas Katliamı’nın ardından geçen otuz üç yıl, bu yeniden kurma çabasının neden sürekli sekteye uğradığını da gösterir. Her 2 Temmuz’da aynı soruların yeniden ortaya çıkması, aynı adalet talebinin yinelenmesi ve aynı acının yeniden görünür olması, kapanmamış bir sürecin tezahürüdür. Hakikat yerli yerine oturmadığında ve sorumluluk üstlenilmediğinde yaşanan deneyim geçmişte kalamaz, zihinsel olarak tamamlanamaz. Cezasızlık bu nedenle yalnızca failleri koruyan bir hukuk politikası değildir; insanların yaşadıklarını içselleştirmesini, anlamlandırmasını ve ruhsal olarak yerli yerine koymasını da engelleyen, toplumsal hafızayı parçalı bırakan ve travmanın kuşaklar boyunca aktarılmasına zemin hazırlayan bir dinamik olarak işler.
Yara Kapanmaz, Kapanması da Beklenemez
Cezasızlık çoğu zaman hukukun diliyle tartışılır: Açılan davalar, verilen kararlar, zamanaşımı hükümleri, kapanan ve tekrar tekrar açılan dosyalar. Elbette bunların her biri önemlidir. Ancak cezasızlığın asıl etkisi mahkeme salonlarının çok ötesine geçer; hayatta kalanların, yakınlarını kaybedenlerin ve bütün bir toplumun ruhsallığında karşılık bulur.
Sivas Katliamı’nın üzerinden otuz üç yıl geçti. Ancak geçen zaman, tek başına onarım getirmedi. Çünkü onarım yalnızca zamanın geçmesiyle değil, hakikatin tanınması, iyi tanıklığın kurulması, sorumluluğun üstlenilmesi ve adaletin işletilmesiyle mümkün olabilir. Bunlar gerçekleşmediğinde yaranın açık kalması bir eksiklik ya da zayıflık değil, ruhsallığın yaşanan adaletsizliğe verdiği anlaşılabilir bir yanıt ve anlamlı bir mücadeledir.
Bugün hâlâ aynı acının konuşuluyor olması geçmişe takılıp kalmak değildir. Aksine, geçmişin hâlâ bugünün içinde tutulduğunu göstermektedir. Cezasızlık sürdükçe travma da yalnızca hatırlanmayacak ve yeniden üretilecektir.
Otuz üç yıl geçti. Hesapsız geçen her yıl, o günü bir kez daha bugüne taşıdı.
Kavramsal Çerçeve
1- Pauline Boss — “Belirsiz Kayıp” (Ambiguous Loss)
2 – Kenneth J. Doka — “Tanınmayan/Meşrulaştırılmamış Yas” (Disenfranchised Grief)
3 – Robert A. Neimeyer — “Anlamın Yeniden İnşası” (Meaning Reconstruction)


