Röportaj: Demet Demir – TKP 1920 Parti Meclisi Üyesi

EDİTÖRDEN
Bu söyleşi, LGBTİQ+ mücadelesi ile sınıf mücadelesi arasındaki ilişkiyi emek, ayrımcılık ve kapitalizm ekseninde tartışıyor. Çalışma yaşamında karşılaşılan eşitsizliklerden kimliklerin metalaştırılmasına, sosyalist bir toplum tahayyülünden barınma ve güvenceli yaşam hakkına kadar uzanan başlıklarda, LGBTİQ+ özgürlüğünün toplumsal eşitlik mücadelesiyle nasıl kesiştiğine dair bir perspektif sunuyor.
1 – Sizce LGBTİQ+ mücadelesi ile sınıf mücadelesi hangi noktalarda kesişiyor? Bu bağlamda, “önce sınıf mücadelesi, sonra kimlik meseleleri” yaklaşımının eksik bıraktığı ya da gözden kaçırdığı noktalar nelerdir?
LGBTİQ+ dediğimizde tek bir topluluktan söz etmiyoruz; bu kimlikler de sınıfsal farklılıklar barındırıyor. Transların önemli bir bölümü ayrımcılık nedeniyle kayıt dışı ve güvencesiz alanlarda, özellikle de seks işçiliğinde çalışmak zorunda kalırken; gey ve lezbiyen bireyler mavi ya da beyaz yakalı emekçiler olarak farklı çalışma ilişkileri içinde yer alabiliyor. Bu nedenle LGBTİQ+ mücadelesini sınıf mücadelesinden bağımsız düşünmek eksik kalır. Tıpkı kadın mücadelesinin emek mücadelesiyle birleştiğinde daha güçlü ve dönüştürücü bir karakter kazanması gibi, LGBTİQ+ hareketi de emek eksenli bir perspektifle buluştuğunda kapitalist sömürü düzenine daha güçlü bir itiraz geliştirebilir.

Bugün KESK örneğinde de görüldüğü gibi, kimlik siyasetinin emek siyasetinin önüne geçtiği durumlarda mücadele kapitalist sistemi doğrudan hedef almakta yetersiz kalabiliyor. Oysa 12 Eylül darbesi sonrasında, 24 Ocak kararlarıyla birlikte işçi sınıfının uzun mücadeleler sonucunda kazandığı pek çok sendikal hak tasfiye edildi. Bu süreçte, emek cephesinin farklı kimlikler etrafında parçalanması, işçi sınıfının mücadele gücünün zayıflamasında önemli bir payı oldu. Ben de bu yaklaşımı siyasetin içinde deneyimledim. 2007 genel seçimlerinde ÖDP’den milletvekili adayı oldum. Aynı zamanda İKD üyesiyim; bugün ise TKP 1920’nin Parti Meclisi üyesi olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu deneyimler bana gösterdi ki mücadeleyi yalnızca LGBTİQ+ dernekleriyle sınırlamak yeterli değil. Aynı zamanda Marksist ve sosyalist siyasal örgütlenmelerin içinde yer almak ve sınıf mücadelesinin bir parçası olmak gerekiyor.
Bizlerin özellikle de trans bireylerin, bizzat marksist örgütlerin içinde yer alması gerekiyor. Bu, hem sınıf mücadelesinin güçlenmesi hem de önyargıların aşılması açısından büyük önem taşıyor. Nitekim Türkiye’de bizleri siyasal özne olarak kabul eden ve mücadele alanı açan ilk yapı da sosyalist ÖDP (bugünkü SOL PARTİ) oldu.
2 – Bugün bir LGBTİQ+ işçisinin en temel talebi sizce nedir?
LGBTİQ+ bireylerin çalışma yaşamında karşılaştıkları en temel sorunlardan biri, bulundukları iş ortamında kimliklerini gizlemek zorunda kalmalarıdır. Pek çok kişi, ayrımcılığa uğrama, işini kaybetme ya da dışlanma endişesi nedeniyle hayatını sürekli kendisini saklayarak sürdürmek zorunda kalıyor. İş yerindeki gündelik ilişkilerden sosyal etkinliklere kadar birçok alanda, cinsel yöneliminin ya da cinsiyet kimliğinin açığa çıkmasının yaratabileceği sonuçlardan çekiniyor. Bu nedenle yalnızca çalışma koşulları değil, çalışma hayatının psikolojik yükü de oldukça ağırlaşıyor.

Bununla birlikte, görünür trans kadınların yaşadığı sorunlar çok daha derin bir noktada. İstihdam piyasasında maruz kaldıkları ayrımcılık nedeniyle büyük bir bölümü seks işçiliğine itiliyor ve asıl ağır hak ihlalleri de bu alanda yaşanıyor. Kayıt dışı çalışmak zorunda kaldıkları için sürekli polis baskısıyla karşı karşıya kalıyor, güvenli çalışma koşullarından ve temel sosyal haklardan mahrum bırakılıyorlar. Resmî genelevlerde çalışan seks işçilerinin en azından belirli sosyal güvence ve emeklilik haklarına erişebilmesi mümkünken, bağımsız ya da internet üzerinden çalışanların büyük çoğunluğu hiçbir sosyal güvenceye sahip olmadan, tamamen güvencesiz koşullar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor.
3 – Kapitalizm LGBTİQ kimliklerini nasıl tüketim nesnesine dönüştürüyor?
Buna Onur Yürüyüşleri kapsamında düzenlenen kostüm yarışmaları örnek verilebilir. Kapitalizm bir çok şeyi olduğu gibi kimlikleri de metalaştırmasıdır. Bu süreçten LGBTİQ+ hareketi de bağımsız değildir. Başlangıçta görünür olma, kendini özgürce ifade etme ve toplumsal baskıya karşı bir direniş biçimi olarak ortaya çıkan birçok etkinlik, zamanla tüketilebilir ve satın alınabilir bir gösteri unsuruna dönüşebiliyor.
Benzer bir durum geçmişte düzenlenen trans güzellik yarışmalarında da yaşandı. Bu yarışmalar, toplumun dayattığı “güzel” ve “çirkin” gibi ayrıştırıcı kavramları sorgulamak yerine, hareketin içine taşıdı. Sonuç olarak, zaten ayrımcılığa maruz kalan bir topluluk, kendi içinde de ayrıştırma yarattı. Oysa birlikte mücadele etmesi gereken bir hareketin içinde rekabetin, kıskançlığın ve öne çıkma isteğinin güçlenmesi dayanışmayı zedeliyor. Bunlar da aslında kapitalist sistemin ürettiği değerler. Bu yüzden LGBTİQ+ hareketinin de bu anlayışı sorgulaması ve dayanışmayı öne çıkaran bir mücadele hattını güçlendirmesi gerekiyor.

4 – Sınıfsız ve eşitlikçi bir toplum tahayyülünde LGBTİQ özgürlüğü nasıl bir yerde duruyor?
Ben sosyalist bir toplumda, LGBTİQ+ bireylerin özgürlüğünün toplumsal eşitliğin bir parçası olacağını düşünüyorum. Çünkü sınıfsal sömürünün ortadan kalktığı, herkesin eşit yurttaşlık haklarına sahip olduğu bir düzende insanların cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği nedeniyle de ayrımcılığa uğramayacaktır. Kimliğinden dolayı işe alınmamak, terfi edememek ya da ilk işten çıkarılan kişi olmak gibi bugün çok sık karşılaşılan sorunlar da ortadan kalkacaktır. İnsanlar, kimliklerini gizlemek zorunda kalmadan çalışabilecek ve yaşayabilecektir
Bunun yanında en önemli meselelerden biri de barınma ve gelecek güvencesidir. Bugün özellikle transların yaşadığı en büyük sorunlardan biri ev bulabilmek. Birçok ev sahibi trans olduğu için ev vermiyor ya da fahiş kiralar talep ediyor. Evi kiralayabilenler ise en küçük bir tartışmada ya da kimlikleri öğrenildiğinde evden çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik ailesi tarafından kabul edilmeyen çok sayıda trans için bu durum doğrudan evsiz kalma riskini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca ayrımcılık değil; barınma, çalışma ve güvenli bir yaşam hakkına erişebilmek.
Sosyalist bir toplumda ise insanların en temel ihtiyaçlarının kapitalizmin insafına bırakılmadığı; herkesin çalışma, barınma, sağlık ve eğitim hakkına eşit biçimde ulaşabildiği bir düzen hedeflenir. Böyle bir toplumda LGBTİQ+ bireyler de hayatta kalma mücadelesi vermek yerine, kimliklerini özgürce yaşayabildikleri ve gelecek kaygısı taşımadıkları bir yaşam kurma olanağına sahip olabilirler.


