Röportaj: Dr. Mine Yıldırım – Kadir Has Üniversitesi
EDİTÖRDEN
Ayılar gerçekten suçlu mu? Yoksa insanın doğayla kurduğu ilişkinin sonuçlarını, yine doğanın kendisine mi yüklüyoruz? Dr. Mine Yıldırım ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, ayı katliamlarını yalnızca hayvan hakları açısından değil; korku, iktidar, medya, ekolojik kriz ve insan-doğa ilişkisi üzerinden ele alıyoruz. Çünkü bazen asıl sorulması gereken, “Suçlu ayı mı?” değil; bir hayvanı öldürülebilir kılan koşulları kimin ve nasıl yarattığıdır.

1 — Ayı katliamlarını Eleştirel Hayvan Çalışmaları nasıl okur?
Eleştirel hayvan çalışmaları bir hayvanın öldürülmesini tekil bir olay olarak değil, o ölümü mümkün ve meşru kılan toplumsal düzeneğin sonucu olarak okur. Alan hayvanın ne yaptığını sormaz. Hangi hayvanın, hangi koşullarda, kimin kararıyla ve hangi gerekçeyle öldürülebilir hale geldiğini sorar. Bir ayı katliamını anlamak istiyorsak, ayıya değil onu öldürülebilir kılan ilişkilere bakmamız gerekiyor. Seferihisar’da yaşananlar bu bakışın neden gerekli olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterdi. 3 Temmuz gecesi Doğanbey’de, evinin önündeki kanepede uyuyan 70 yaşındaki Osman Güntaş bir ayının saldırısında yaralandı ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Mahalleli ayıyı yaklaşık on beş gündür görüyordu. Muhtar gördükleri yerleri yetkililere bildirdiklerini, günlerdir mahalleliye uyarı yaptıklarını anlattı. Saldırıdan günler sonra ayı Doğanbey Sahili’nde sıkıştırıldı ve vatandaşlarca vurularak öldürüldü.
Yetkililer uyuşturucu iğnenin menzilinin kısa, ayının çok hızlı olduğunu, canlı yakalamanın mümkün olmadığını, öldürmekten başka çare kalmadığını söyledi. Dört gün sonra aynı ilçenin Atatürk Mahallesi’nde görülen bir başka ayıyı Doğa Koruma ve Milli Parklar ekipleri uyuşturucu iğneyle canlı yakaladı. O ayının sonraki akıbetini soran bir habere ise rastlamadım. Kurtulan hayvan da gündemden düştü, çünkü ayılar yaşadığında ülkemizde maalesef haber değeri taşımıyor.
Aynı hafta, aynı ilçe, aynı kurum. Aradaki farkı teknik kapasiteyle açıklamak mümkün değil, çünkü kapasite dört günde gökten inmedi, zaten oradaydı. İlk ayıyı farklı kılan şey üzerine yüklenen ölümdü. O ayı artık yalnızca bir hayvan olarak görülmüyordu. Bir kaybı, bir korkuyu ve bir öfkeyi taşıyordu. Bir hayvan bu yükü taşımaya başladığında onu koruyan hukuk sessizce geri çekilir. Türkiye’de bozayı korunan türdür ve öldürmenin karşılığı av döneminde 130 bin lira tazminatla iki yıldan beş yıla kadar hapistir. Ama bu koruma türü korumaya yöneliktir, tekil ve biricik olanı, yani hayvanı korumaz. Popülasyonun sürekliliğine dair bir muhasebedir ve öldürülen tekil ayı o muhasebeye bir eksilme olarak girer. Kaybı kayıp yapan şeyin, yani birinin onun için yas tutabilmesi ihtimalinin hukukta karşılığı yoktur. Linç tam bu aralıkta, türün korunduğu ama hayvanın yaslanamadığı aralıkta gerçekleşir.
Bir de şu var, ve bana en ağırı bu geliyor. Ayı öldürülmeden önce günlerce izlendi. Yerleşim yerlerine inen hayvanı birçok kişi cep telefonuyla saniye saniye kaydetti. Hayvan ölmeden önce çoktan bir görüntüye dönüşmüştü. Görüntüye dönüşen bir canlıyla kurduğumuz ilişkiye ise tanıklık denemez, o artık seyirciliktir. Tanıklıkta gördüğün şey senden bir şey talep eder. Araya girmeni, hesap sormanı, en azından kaydettiğinin ağırlığını taşımanı. Seyircilik o talebi paylaşıma çevirir. Kendi ürettiği şiddeti ekrandan izleyebilen bir topluluk, kendini o şiddetin dışında konumlandırmayı da başarmış demektir. Yetkililer sonradan görüntü almak için hayvanı takip etmeyin uyarısı yaptı. Demek ki kameranın kovalamacanın parçası haline geldiğini kurum da görmüştü.

2 — Saldırgan ayı söylemi hangi siyasal işlevleri görüyor?
Bu söylem kurumsal sorumluluğu hayvanın sırtına yüklüyor, öldürmeyi zorunluluk kılığına sokuyor ve dağınık bir toplumsal korkuya vurulabilir bir hedef sunuyor.
Sorumluluğun devriyle başlayalım. Saldırgan ayı ifadesi betimleme gibi durur ama hüküm gibi çalışır. Hayvanın belirli koşullardaki belirli davranışını bir karakter özelliğine çevirir ve o karakteri cezalandırılabilir kılar. Yetkili açıklamasında ayının saldırganlaştığı ve insan kokusuna tepki verdiği söyleniyordu. Cümle bir teşhis gibi kurulmuş ve teşhisle birlikte tedavi de belirlenmişti. Ölüm. Bu çeviri sayesinde atık politikası, yapılaşma izinleri, orman ile yerleşim sınırının yıllar içinde nasıl aşındığı gibi sorular görüş alanından çıkar. Sorumluluk olayın son otuz saniyesine sıkışır ve orada buharlaşır. Oysa Seferihisar’da kayıtsızlık saldırıdan önce başlamıştı. Ayı iki haftadır görülüyor, bildiriliyor ve bekleniyordu. İhmalin zamanı ile müdahalenin zamanı arasındaki o iki hafta, söylemin görünmez kıldığı asıl alandır.
Zorunluluk görüntüsüne gelince. İğnenin menzili, ayının hızı. Bu veriler bir denklem kurar ve denklem tek çıkışlıdır. Ama denklem yalnızca ayının çoktan yerleşime inmiş, temas etmiş, panik yaratmış olduğu anda geçerlidir. O ana kadar alınmamış her karar hesabın dışında tutulur. Kaldı ki dört gün sonraki canlı yakalama bu gerekçeyi fiilen çürüttü. Aynı gerekçe bir hafta içinde hem öldürmeyi hem kurtarmayı savunabildiyse ortada bilgi değil zamanlama vardır. Ölümden sonra bölgeye dronlar, termal kameralar, fotokapanlar ve yirmi dört saat çalışan ekipler sevk edildi. Demek ki izleme ve koruma altyapısı kurulabiliyormuş. Ama ancak bir insan öldükten sonra kuruluyor. Kaynakların ölümü izlediği, öncelemediği bir düzen bu.
Asıl derin işlev ise duygusal olandır, ve duygulanımın politik gücü tam burada görünür. Korku birikir. Nesneden nesneye aktarılır, aktarıldıkça büyür ve sonunda kendine bir beden arar. Seferihisar’da o hafta dolaşan şey yalnızca bir hayvana dair bilgi değildi. Videolarla, ihbarlarla, söylentilerle çoğalan, her paylaşımda biraz daha yoğunlaşan bir korkuydu. Kabus kelimesinin haber diline girmesi tesadüf sayılmaz. Kabustan uyanmak için bir şeyin bitmesi gerekir. Ayının öldürülmesi bu duygusal ekonomide güvenlik önlemi olarak değil boşalma anı olarak çalıştı.
Sona eren şey tehdit değil gerilimdi. Kırsalda ve taşrada biriken güvensizliğin, terk edilmişliğin, devletin ancak ceza keserken görünür olduğu hissinin adresi yoktur. Ayı bir adres olur. Silahı eline alan topluluk o an kendini yeniden özne hisseder ve devletin sağlamadığı korumayı kendi eliyle üretir. Ama edindiği öznellik ödünçtür, kendisine verilmemiş bir yetkinin taklididir. Tatmin ettiği şey gerçek yara olmadığı için de tekrar eder. Linci doyurmak mümkün değildir, çünkü yanlış açlığı besler.
3 — Medya olumlu örnekleri neden daha az gösteriyor?
Çünkü birlikte yaşamak olay biçimini almaz ve haber ancak olayla çalışır. Bir ayının onlarca yıl aynı vadiden geçmesi, kimseye dokunmaması ve kimsenin ona dokunmaması olay sayılmaz. Olaysızlık haber olamaz. Kamuoyu bu nedenle ayıyı yalnızca ilişki bozulduğunda görür, ilişki işlerken hiç görmez. Ayı da zihinsel haritada kalıcı bir arıza olarak yer eder.

Ama olumlu örnek dediğimiz şeyin kendi sorunu var ve bence üzerinde durulması gereken asıl nokta bu. Haziran ortasında Munzur Vadisi Milli Parkı’nın Halvori mevkiinde piknik yapan bir grup, sofralarına yaklaşan bir bozayı nedeniyle geri çekildi. Ayının masadaki yiyecekleri yediği anların kaydı hızla yayıldı. Bu tür görüntüler sevimlilik rejiminde dolaşır. Hayvan komiktir, açtır, biraz yaramazdır. Sevimliliği saldırganlığın panzehiri sanmak kolay, oysa ikisi aynı işlemin iki yüzü. Her ikisi de hayvanı bizim duygumuzun bir işlevine indirger. Hayvan ne hissettirdiğiyle var olur, ne olduğuyla değil. Duygulanım rejimleri arasındaki geçiş de ürkütücü bir hızla gerçekleşir. Sevimli ayı ile tehlikeli ayı arasında tek bir olay durur. O olay gerçekleştiğinde aynı izleyici kitlesi bir gecede saf değiştirir. Dün ne tatlı diye paylaşanlar bugün vurulsun diye yazar. Bu dönüşe tutarsızlık da denemez. Her iki durumda da hayvan zaten bir projeksiyon yüzeyiydi. Değişen yalnızca projeksiyondur.
Medyadan daha çok sevimli ayı görüntüsü talep etmek bu nedenle çözüm sayılmaz. Görülmesi gereken şey duygu değil ilişkidir. Ayıyı oraya getiren besin ağı, o ağı kuran atık düzeni, o düzeni yıllardır sürdüren işletme rutini. Sarıkamış’taki çöplük akşamları çok sayıda ayının yavrularıyla inip beslendiği bir yere dönüşmüş durumda ve yaban hayatıyla çalışanlar bu tablodan kaygı duyuyor. Ama bir çöp sahasının nasıl işletildiği haber olmaz. O sahanın ürettiği ayı haber olur. Nedensel zincirin görünmeyen ucu ile görünen ucu arasındaki bu asimetri medyanın kötü niyetinden çok formatının sınırıdır. Haber failliği ancak bir bedene yerleştirebildiğinde işler. Buradaki fail ise beden değil rutindir.
4 — Çöp alanları neden ayıları yerleşimlere çekiyor?
Çünkü açıkta depolanan organik atık, ormanda dağınık ve mevsimlik bulunan besinle kıyaslanamayacak kadar verimli bir kaynaktır ve bozayı fırsatçı bir omnivor olarak kaloriyi en düşük enerji maliyetiyle arar. Doğa Koruma Merkezi’nden Mustafa Durmuş’un aktardığına göre düzenli depolama tesisi olmayan, atıkların vahşi depolamayla biriktirildiği alanlar birçok yaban türü için kolay besin anlamına geliyor ve sahada bu tip alanlarla hemen her yerde karşılaşılıyor.

Asıl mesele yine de beslenme değil öğrenmedir. Ayı çöplükten yalnızca kalori almaz, bir dünya bilgisi edinir. İnsan kokusunun tehlike değil yemek demek olduğunu öğrenir. Sarıkamış’ta kaydedilen görüntülerde iki ayıdan biri konteynerin içine girerken diğeri devrilmesin diye dışarıda bekliyordu. Yöre halkı ayıların merkeze inmesini artık olağan karşılıyor. Buna uyumsuzluk demek yanlış olur. Bu bir uyumdur, hem de başarılı bir uyum. Ölümcül olan da tam bu başarıdır. Hayvan, insanın kurduğu bir ekolojiye ustalıkla uyum sağlar ve sonra bu uyum yüzünden infaz edilir. Ona alışkanlığı kazandıran el ile onu cezalandıran el aynıdır.
Yaygın anlatı süreci ters kurar ve ayının yaşam alanı daraldığı için indiğini söyler. Daralmadan çok bir çekim söz konusu. Kent ormanın içine besin ağı uzatır. Sınır ihlal edilmez, sınır kaydırılır ve kaydıran taraf ayı değildir. Ege özelinde bir katman daha var. Muğla’nın Bördübet ve Marmaris çevresi Türkiye’de bozayı gözlemlenen bölgeler arasındadır. Yani bir ayının bu coğrafyada bulunması kendiliğinden bir anomali sayılmaz.
Nitekim Menderes’in Özdere ve Çamönü çevresinde görülen bir ya da iki ayı bu söyleşi yapılırken hâlâ aranıyordu. Ama Seferihisar’da ilk toplumsal refleks bu ayıyı buraya kim bıraktı sorusu oldu. Hayvanın varlığı bile ancak bir komplo olarak düşünülebildi. Bu bana ekolojik bilgisizlikten fazlasını söylüyor. Doğanın yerini bildiğimize dair sarsılmaz bir inanç var. Doğa ona ayırdığımız yerde durmalı. Taştığında gerçek olamaz, ancak sabotaj olabilir. Ayı bu inancın sınırına çarptı ve sınır ondan güçlü çıktı.
5 — Ayılar hakkında en büyük toplumsal yanlış nedir?
En büyük yanlış ayının bir karakteri olduğu inancıdır. Saldırgan ya da uysal, tehlikeli ya da sevimli. Ayı bir karakter değil bir ilişkidir. Nasıl davrandığı kendisinden çok içine yerleştirildiği düzen hakkında bilgi verir. Çöple beslenen ayı ile ormanla beslenen ayı aynı türün iki bireyi olmaktan öte iki ayrı ekolojinin ürünüdür.

Bu yanlışın altında daha derin bir işlem yatıyor. Hayvan davranışını ahlaki bir kategoriyle okuyoruz. Derginin bu söyleşiye verdiği başlık tam bu işlemin üzerine kurulu ve bence iyi bir başlık, çünkü soruyu sorulabilir kılıyor. Suç niyet ister, sorumluluk ister, hesap verebilirlik ister. Ayıda bunların hiçbiri yoktur. Ama toplum ayıya suç atfettiğinde bir şey kazanır. Cezalandırılabilir bir fail. Failsizlik dayanılmazdır. Bir ölümün karşısında sistemik nedenlerin belirsizliğine katlanmaktansa vurulabilir bir beden bulmak psişik olarak çok daha ucuza gelir. Yalnız burada adalet duygusu tatmin edilmez, taklit edilir. Taklit tatmin etmediği için de tekrarlanır.
Osman Güntaş’ın ölümü gerçek bir kayıptır ve yası hak eder. Bunu söylemeden geçmek istemem. Ama o yasın ayının infazıyla kapatılması yası bir tasfiye işlemine çevirdi. Yas, kaybın ardındaki ilişkiler ağıyla yüzleşmeyi gerektirir. İnfaz o ağı tek bir bedende toplayıp yok eder. Linç bu anlamda yası tamamlamaz, engeller. Topluluk ayıyı öldürdüğünde kendi kaybını da gömer ve gömülen kayıp geri döner.
Kendi saha deneyimimden tanıdığım bir düzeneği de eklemek isterim. Ayıyı besleyen çöplük, istemeden kurulmuş ama düzenli ve güvenilir bir bakım altyapısıdır. Ayıyı öldüren silah aynı topluluğun elindedir. Beslemek ve öldürmek burada aynı ilişkinin iki ucunda durur. İstanbul’da sokak köpekleriyle çalışırken aynı şeyi defalarca gördüm. Yıllarca mahallece beslenen köpek tek bir ısırma vakasının ardından aynı mahalle tarafından toplatılmaya, sürülmeye, ölüme teslim edilir. Bunu ikiyüzlülük olarak okumak kolaycılık olur. Bakımın kendi iç mantığı böyle işler. Bakan, bakılan üzerinde hak iddia eder ve o hak iddiası gerektiğinde sonlandırma yetkisini de içerir. Sevginin masum olduğu varsayımından vazgeçmeden bu düzeneği göremeyiz.
Çözümü sevgiyi çoğaltmakta aramıyorum. Duygulanım politiktir ama tek başına güvence oluşturmaz, yönü değişir. Duyguyu taşıyabilecek kurumsal ve maddi zeminler gerekiyor. Atık yönetimi, imar denetimi, uzman müdahale kapasitesi ve rehabilitasyon altyapısı. Türkiye’de bu hizmeti veren tek yer Bursa Karacabey’deki Ovakorusu Ayı Barınağı. 1996’da sokaklarda oynatılan ayıların kurtarılması için kurulmuş, bugün yetmişin üzerinde ayıya ev sahipliği yapıyor. Koca ülke için tek merkez. Seferihisar’da doğa savunucularının itirazı da buydu. Dünyanın birçok yerinde ayılar insanlarla yan yana yaşıyor ve saldırgan diye öldürülmüyorlar. Yaralı bir hayvan için seferber olunuyor.
Ayı suçlu mu sorusu ise elbette yanlış, failleri gizleyen bir soru. Sorulması gereken, bir hayvanı öldürülebilir kılan koşulları yıllar boyunca kimin, ne için, nasıl ürettiği. O cevap ormanda bulunmaz. Belediye arşivinde, imar planlarında ve sosyal medyada yer alan, ayının o güzel, kuvvetli sakin bedenini yaralı ya da ölü hallerini detaylandıran o imajlarda durur.


