Kadın Yoksulluğu ve Toplumsal Cinsiyet Haberciliği
Ekim 21, 2026
İşçi Ölümlerinde Gazetecilik
Ekim 22, 2026

Gazetecilere NATO Gözaltısı

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Ekim 21, 2026

Röportaj: Emre Alım I soL Haber

Editör: Caner Özdemir I Psikolog

EDİTÖRDEN

NATO Zirvesi öncesinde gazetecilere yönelik gözaltılar, haber takibi üzerindeki engellemeler ve akreditasyon yasakları, gazeteciliğin sınırlarının kim tarafından çizilmek istendiğini bir kez daha gösterdi. Zirvenin kusursuz bir vitrin olarak sunulması için eleştirel seslerin susturulmaya çalışıldığı bu süreç, basın özgürlüğünün yanı sıra Türkiye’nin uluslararası güç ilişkileri içindeki konumunu da tartışmaya açıyor.

Bu röportajda, soL’un tanıklığından hareketle gazeteciliğin hedef haline getirilmesini, NATO’nun bu tablodaki rolünü ve iktidarla uluslararası güçler arasındaki ilişkiyi ele alıyoruz. Çünkü gerçeği yazmak, alkış tutmayı reddetmek ve sorgulamak gazeteciliğin suç değil, asli görevidir.

1 – NATO Zirvesi öncesinde gazetecilerin gözaltına alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu operasyonların zamanlaması sizce bize ne söylüyor?

Önce takvime bakalım. Çünkü takvim birçok şeyi anlatıyor.

Zirve 7 Temmuz’da başlayacaktı ama 22 Haziran’da Ankara Valiliği bir yasak ilan etti. 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar kentte eylem yok, yürüyüş yok, basın açıklaması yok denildi. Ama yasak tarihi beklenmeden ertesi sabah kapılar kırılmaya başlandı. Bir günde 209 kişi gözaltına alındı. Aralarında avukatlar, akademisyenler, sendikacılar ve bir de gazeteci vardı. Sonra sıra öbür gazetecilere geldi. Üç meslektaşımız evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alındı. Aynı günlerde Cumhuriyet, ANKA ve Sözcü gibi birçok yayına zirveyi izleme izni verilmedi. 5 Temmuz’da TKP, yasağa rağmen Kızılay’a yürüdü. 140’a yakın parti üyesi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında iki de soL çalışanı vardı. Geçtiğimiz günlerde öğrendik ki arkadaşlarımız hakkında 3 yıla varan hapis cezası isteniyor.

Şimdi soralım. Bunlar tesadüf mü? Değil.

İktidar, NATO liderleri Ankara’dayken tek bir ses duyulmasını istedi. Kendi sesini. Ekranda sadece kırmızı halılar, gülen yüzler olacaktı. Zirvede aslında bir savaş masasının kurulduğunu söyleyenler duyulmayacaktı, silah sanayinde atılan imzalar sorgulanmayacaktı, NATO liderlerine hoş görünmek için Ankara’da uygulanan fiili OHAL görünmeyecekti.

Yani gözaltılar bir vitrin düzenlemesiydi. Vitrini bozabilecek herkes önceden kenara çekildi.

​2 – Bir gazetecinin NATO gibi uluslararası bir askerî-siyasi ittifaka yönelik eleştirel düşüncelere sahip olması, gazetecilik pratiğinin nasıl algılanmasına neden oluyor?

Türkiye’de NATO’yu eleştiren gazeteci, gazeteci sayılmıyor. Tehdit sayılıyor. Bunu biz uydurmuyoruz. Yaşadık. Zirve öncesinde soL, Ankara’da yaşananları yazdı. Liderlerin geçeceği yollara çekilen paravanları yazdı. Kentin nasıl durdurulduğunu yazdı. Ne oldu? Haberlerimiz “dezenformasyon” diye damgalandı.

Dezenformasyonla Mücadele Merkezi bile paravanların varlığını inkar edemedi. Sadece adını değiştirdi. “Güvenlik perdesi” dedi. Gerçeği yazan biz olduk, yalancı damgası yiyen de biz. İletişim Başkanlığı’nda çalışan bir yönetici, 6 Temmuz’da sosyal medyadan bizi suçladı. soL’un “toplumsal kaos” yaratmaya çalıştığını, hakkımızda soruşturma başlatıldığını yazdı. Avukatlarımız Başkanlığa sordu. Başkanlığın hukuk müşaviri, böyle bir işlem olmadığını söyledi. Yani bir devlet görevlisi, olmayan bir soruşturmayla bizi hedef gösterdi. Biz de suç duyurusunda bulunduk.

Burada asıl mesele şu, gazetecilik bir yerden sonra taraf olmakla suçlanıyor. Oysa herkes taraf. Zirveyi alkışlayan televizyonlar da taraf. Onlara kimse “propaganda yapıyorsun” demiyor. Alkışlayınca gazeteci oluyorsun. Eleştirince “kaos ajanı” oluyorsun. Şunu da hatırlatmak lazım. NATO karşıtlığı bu ülkenin yabancısı değil. 1968’de İstanbul’da gençler ABD’nin 6. Filosu’nu denize döktü. Bu topraklarda bağımsızlık fikri, emperyalizme karşı verilen bir savaşla doğdu. Biz o geleneğin içinden yazıyoruz. Bunu suç saymak, bu ülkenin hafızasını suç saymaktır.

​3 – NATO gibi güçlü uluslararası aktörlerin Türkiye’deki gazetecilik üzerindeki etkisini tartışırken, iktidar ile uluslararası güç ilişkilerini birlikte değerlendirmek neden önemli?

Çünkü ikisi ayrı şeyler değil. Aynı masanın iki ucu. Bize hep şu anlatılır, Batı demokrasiyi savunur, Türkiye’deki iktidar baskı yapar. Bu hikaye yanlış. Zirvede ne oldu, bakalım. Hollandalı bir gazeteci NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye gözaltıları, sansürü, tutuklanan komedyen Deniz Göktaş’ı sordu. Rutte, “Demokrasi seçimden çok daha fazlasıdır” dedi. Güzel bir cümle. Peki sonra ne oldu? Hiçbir şey. Zirve aynen devam etti. Liderler aynı fotoğraflara poz verdi. TRT ise soruyu Türkçeye çevirirken gözaltıları ve sansürü atladı.

Bir de şu var. Akreditasyon verilmeyen gazeteciler sorulduğunda NATO ne dedi? “Brüksel dışındaki zirvelerde bu kararları ev sahibi ülkeyle birlikte veriyoruz.” Yani gazetecilerin içeri alınmaması NATO’nun da imzasını taşıyor. Demek ki NATO, Türkiye’deki baskıdan rahatsız değil. Ona Türkiye’nin askeri, toprakları, üsleri ve sessizliği lazım. İktidar da NATO’ya yaranmak için bu sessizliği sağlamaya hazır.

Sadece zirve sürecinde gazetecilerin yaşadığı bu pratik bile gösteriyor ki iktidar ve tabi olduğu uluslararası güçler arasında zaman zaman sürtüşme olabilir. Ama özünde ortaklar. İkisi de aynı düzenin bekçisi. Gazeteciye uzanan el, içeriden de geliyor, dışarıdan da besleniyor. Birini görüp ötekini görmezseniz, resmin yarısını kaçırırsınız.

​4 – NATO Zirvesi gibi uluslararası toplantılar sırasında kamuoyunun eleştirel ve bağımsız bilgiye erişiminin kısıtlanması, toplumun olayları değerlendirme biçimini nasıl etkiler?

Basit bir örnekle anlatayım. Ankara’da yaşayan biri o günlerde ne gördü? Kapanan yollar. Durdurulan hayat. Her köşede polis. Peki televizyonda ne izledi? “Türkiye’nin gücü dünyaya gösterildi” başlıklarını. İnsan kendi gözüyle gördüğü ile ekranda izlediği arasında sıkışıp kaldı. İşte gazetecilik tam bu boşluğu doldurur. “Gördüğün şey doğru. Sen yanılmıyorsun” der. O ses kesildiğinde ne olur? Ekrana inanabilir ya da kendi gözünden şüphe edebilir. İki sonuç da iktidarın işine gelir.

Bir de şu var. Zirve iki gün sürdü, bitti. Ama orada alınan kararlar bitmedi. Askeri harcamalar artacak. Bu ülkenin topraklarındaki üsler kalacak. Başka ülkelerin savaşlarına çekilme riski büyüyecek. Bunların faturasını halk ödeyecek. Okula, hastaneye gitmesi gereken para silaha gidecek. Halk bu kararları tartışamazsa ne olur? Kendisi hakkında verilen kararları en son öğrenir. Ya da hiç öğrenmez. Bilgiye erişimin kısıtlanması tam olarak bu demek. Halkın kendi geleceği hakkında söz söyleyememesi demek.

5 – Gözaltılar ve akreditasyon engelleri gazeteciler arasında korku ve yalnızlaşma yaratabilir mi? Bu durum zamanla kolektif gazetecilik kültürünü nasıl etkiler?

Elbette yaratabilir. Zaten amaç bu. Bir gazeteci gözaltına alındığında yalnızca o gazeteciye mesaj verilmez. Bütün meslektaşlarına mesaj verilir. “Sıradaki sen olabilirsin” denir. Bunun adı otosansür. Kimse sana yasak koymaz. Sen kendi kendine yazmamaya başlarsın. Peki biz korktuk mu? Hayır. Yalnız kaldık mı? Hiç değil. Binlerce insan sokaktaydı. X hesabımızı kapattılar. Başka yollar bulduk. Yazmaya devam ettik. Bence korkunun ilacı burada saklı. Gazetecilik tek başına yapılan bir kahramanlık değil. Bir ekip işi. Bir dayanışma işi. Arkasında bu dayanışmanın bir parçası olan okur kitlesi bulunan gazeteciyi susturmak zordur.

Son bir şey söyleyeyim. 21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü’nde bize “basın özgürlüğü” üzerine güzel konuşmalar yapılacak. Ama bu ülkede gerçeği yazan gazeteci her gün bedel ödüyor. Biz o bedeli ödemeye devam edeceğiz. Çünkü halka yalan söylemek suçtur, gerçeği yazmak değil.

Kısa biyografi

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazete Habertürk’te başladığı mesleğini Halk TV, KRT TV ve TGRT Haber’de sürdürdü. 2023’ten bu yana soL ekibinde.

Gazetecilere NATO Gözaltısı
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku