Röportaj: Emirhan Durmaz I Evrensel Gazetesi
Editör: Caner Özdemir I Psikolog
Editörden
İşçi cinayetleri yalnızca işyerlerinde değil, toplumsal hafızada da yaşanıyor. Bazı ölümler büyük facialar olarak hatırlanırken her gün tekrarlanan ölümler sessizliğe gömülüyor. Bu unutma hali, yalnızca acıya alışmanın değil, sorumluluğun görünmezleşmesinin de sonucu. Oysa yas, öfke ve tanıklık, adalet arayışıyla buluştuğunda toplumsal bir güce dönüşebilir. Bu röportajda, işçi cinayetlerinin hafızasını, gazeteciliğin tanıklığını ve acıyı dayanışmaya dönüştürmenin politik imkânlarını tartışıyoruz. Çünkü hatırlamak, yalnızca geçmişe değil, değiştirilebilir bir geleceğe de sahip çıkmaktır.

1. Soma, Ermenek, Amasra gibi büyük işçi cinayetlerinin toplumsal hafızadaki yeri ile her gün daha küçük ölçekte yaşanan işçi ölümlerinin görünürlüğü arasında nasıl bir fark var?
Bu farkı yalnızca bir ölçek farkı olarak okursak meselenin yarısını kaçırırız. Toplu iş cinayeti, kendiliğinden ölümleri tek bir ana ve tek bir yere toplar. Anlık güncellenen sayı, canlı yayın araçları ve bölgeye inen siyasi temsilciler olayı geniş bir “sahne”ye dönüştürür. Patron, denetim kurumları ve siyasi iktidar bir süre aynı karenin içine girer. Gündelik ölüm ise takvime ve haritaya dağılmıştır. Bir gün Urfa’da bir tarım servisi, öbür gün Tuzla’da bir tersane… Her biri sonrakinin altında kaybolur. Rakamlar bu dağınıklığın neyi gizlediğini açıkça gösteriyor. İSİG Meclisi’nin kaydına göre 2025’te en az 2 bin 105 işçi çalışırken öldü. Yani her gün en az altı işçi. u ortalamayla Türkiye’de her yedi-sekiz haftada bir Soma kadar, her hafta da bir Amasra kadar işçi ölüyor. 2026 daha da ağır gidiyor: Yılın ilk sekiz ayında ölen işçi sayısı en az 1509’a ulaştı ve dört ay üst üste aylık ölüm sayısı 200’ün üzerinde seyretti. Yine de kimse “bu hafta da bir Amasra yaşandı” demiyor. Çünkü dağınık ölümlerin toplamı kendiliğinden bir olaya dönüşmüyor.
Toplu kıyımlar da üç maden faciasından ibaret değil. 1992’de Kozlu’da grizu patlamasında 263 madenci öldü. 2007’de Ankara Ostim’de ve 2008’de İstanbul Davutpaşa’da sanayi sitelerinin içine sıkıştırılmış atölyelerde patlamalar yaşandı; aynı yıllarda Tuzla tersaneleri art arda gelen ölümlerle anıldı. 2014’te Torunlar Center’da düşen asansörde 10 işçi, Ermenek’te su basan ocakta 18 madenci, 2016’da Şirvan’daki göçükte 16 işçi öldü. İliç’te yaklaşık 10 milyon metreküp siyanürlü toprak kaydı ve 9 işçi yaşamını yitirdi. Balıkesir’deki ZSR patlayıcı fabrikasında 12 işçi… Dilovası’ndaki parfüm dolum tesisinde 7 işçi öldü ve ölenler arasında 15 ve 17 yaşlarında kız çocukları vardı. Bu yılın mart ayında Antalya’da Suriyeli sera işçilerinin kaldığı konteynerde çıkan yangında hamile bir kadın ile 5 çocuğu öldü.
Bu liste bize ikinci bir şeyi daha gösteriyor: Toplu ölümler arasında da görünürlük eşit dağılmıyor. Örneğin madencilik; ne yazık ki bir yandan sık yaşanan toplu iş cinayetleriyle gündeme gelen, öte yandan ise sendikal geleneği, 1990-91 Büyük Madenci Grevi’nin ve Ankara yürüyüşünün hatırası ve “madenci” figürüyle toplumsal hafızada güçlü bir yer tutan bir iş kolu. Merdiven altı atölyelerde kayıt dışı çalışan, çoğu kadın, çocuk ya da yaşlı işçilerden oluşan alanlarda yaşanan kıyımlar ise çok daha çabuk soluklaşıyor. Antalya’daki ölümler kamuoyunda bir “konteyner yangını” olarak kodlandı. Oysa o konteyner, patronun mevsimlik işçiye barınak diye gösterdiği yerdi. Sözün özü görünürlük, işçi sınıfının iç katmanları boyunca farklılaşıyor. En güvencesiz olanın ölümü en sessiz olan oluyor.
Bu asimetri tesadüf değil, sermaye birikim rejiminin kendisiyle ilgili. Toplu ölüm, sermayenin ve devletin denetim ve meşruiyet krizini açığa çıkarır. Bu yüzden görünür hale gelir. Gündelik ölüm ise kanıksanır; düzenin çarpıklığından ziyade, olağan seyre dair bir ayrıntı gibi okunur. Ancak, elbette bu kanıksama boşlukta doğmuyor; ölümü sıradanlaştıran bir çalışma düzeninin üzerinde yükseliyor.
Bu düzenin ise üç ayağı var: Taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve güvencesizleştirme.
Taşeronlaşma, cinayet ya kazadaki sorumluluğu taşeron zinciri boyunca parçalar ve ölüm anında herkesin bir başkasını işaret edebileceği bir yapı kurar. Sendikasızlaştırma iş yerindeki denetimi, çalışma koşullarına ilişkin örgütlü ses çıkarma olanağını ortadan kaldırır. Güvencesizleştirme ise işten atılma korkusuyla uzun mesaiyi, eksik ekipmanı, riskli vardiyayı kabul ettirir.
Bu üçü üzerine kurulu bir emek rejiminde ölümler arızi değil yapısaldır. Tazminat ya da idari para cezası caydırıcı olmadıkça, önlem maliyetinden düşük olduğu sürece, işçinin ölümü patronun hesabında daha makul bir maliyet kalemine dönüşür. Ağustos 2026’da iş cinayetlerinde ölen işçilerin yüzde 97’si sendikasızdı. Bu rakam, ölümün örgütsüzlükle, doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Engels 1845’te İngiltere’deki işçi sınıfının durumunu anlatırken, sermaye işçileri erken ve doğal olmayan bir ölümün kaçınılmaz olduğu koşullara yerleştiriyor ve bunu bildiği halde sürdürüyorsa, bunun aslında bir cinayet olduğunu yazıyordu. Bugün kullandığımız “iş cinayeti” kavramı bu çizginin mirasçısıdır. Karşı tarafın kavramları ise “kaza”, “kader” ve Soma’da devletin en üst makamından duyduğumuz “fıtrat”.
Toplu ölüm, “talihsizlik” açıklamasını inandırıcılıktan düşürdüğü için iktidarı açıkça kadere, fıtrata başvurmak zorunda bırakır. Gündelik ölüm için buna bile gerek yoktur; tek bir ölüm “talihsiz kaza” kalıbına zahmetsizce sığar. Hukukta kazanın karşılığı ise “taksir”dir. En görünür davalarda bile yargı ölümün öngörülüp göze alındığını kabul etmekten kaçındı. Soma’da Yargıtay önce Can Gürkan ve üç sanığın olası kastla 301 kez öldürmeden cezalandırılması gerektiğine hükmetti, dairenin üç üyesi değiştikten sonra kendi kararından döndü; yeniden yargılamada Gürkan bilinçli taksirle öldürmeden 20 yıl hapis cezası aldı.
Bir de hiçbir zaman olay haline gelemeyen ölümler var. Meslek hastalıkları, Rob Nixon’ın “yavaş şiddet” dediği türden, yıllara yayılarak öldürür. Kot kumlama atölyelerinde silika tozu soluyan genç işçilerin silikozdan ölümleri bunun en bilinen örneklerinden. Ölüm, iş yerinden ayrıldıktan yıllar sonra bir hastane odasında gelir ve hiçbir istatistikte iş cinayeti olarak görünmez.
Toplumsal hafızada Soma’nın büyüklüğü ile gündelik ölümün görünmezliği birbirini besliyor. Ana akım medyanın “facia”ları, “olağanüstü” ilan edildikçe, her gün altı işçinin ölmesi olağanın içine yerleşiyor. Bu yüzden mesele yalnızca “facia”ları hatırlamak değil, dağınık ölümleri yeniden bir araya getirmek.
2. İşçi cinayetlerine tanıklık eden ailelerin ve çalışma arkadaşlarının yaşadığı travma, gazetecinin haber üretme biçimini nasıl değiştiriyor?
Her şeyden önce, benzer tabloyu defalarca görmüş biri için haber üretme biçimi artık aynı kalamaz. İlk kez tanık olunan bir iş cinayeti, gazeteciyi belki “olay muhabiri” konumunda tutabilir. Ancak tekrarlanan tanıklık, kaçınılmaz olarak soruyu değiştirir: Neden hep aynı sınıftan insanlar? Bu, haber dilinin ana akım “kaza” kavramından koptuğu, “cinayet” kelimesine geçtiği yer. Yani travma tanıklığı, sadece duygusal bir yük değil, bilince ilişkin bir kırılma da yaratıyor. Tekil olayı yapısal örüntünün parçası olarak görmeye zorluyor.

Ana akım medyada aileler ve iş arkadaşları haberin duygusal malzemesi olarak görülür: Ağlayan anne-baba, yere çökmüş eş, dost, arkadaş… Ancak geride kalanlar her şeyden önce sahih bilginin sahibidir. Vali, bakan ve şirket, olayın çerçevesini ilk saatte çizer.
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, hızlıca “yalnızca resmî kaynaklardan yapılan açıklamaların dikkate alınması” yönünde uyarı yayımlar. Böylesi bir enformasyon ağında aynı yerde çalışan birinin ya da ailenin tanıklığı resmî çerçeveyi delen ilk cümledir. Gazeteci burada iki şey gözetir. Birincisi, kaynağı korumak. Bu işçinin ekmeğiyle ilgili somut bir sorumluluktur. İkincisi, susturulmuş tanıklığın kendisi haberdir. İşçinin ancak adını gizleyerek konuşabilmesi, sansür ağının kanıtıdır. Aileler ise çoğu zaman bu korkunun dışında konuşabildikleri için bildiğini gün yüzüne çıkarır. Dilovası davasında işçi yakınları zabıtaların denetime geldiklerinde hediye olarak parfüm alıp gittiklerini, tesiste çocuk ve göçmen işçilerin çalıştığını anlattı. Yangından önce de çevrede oturanlar CİMER’e defalarca başvurmuş, iş yerinin tabelası olmadığını ve çocukların işçi olarak çalıştırıldığını bildirmişti. Ezcümle tanıklarla temas kuran gazeteci, işin aslını kaynağından öğrenir.
Travma ise haberin ritmini de değiştirir. Burada etik bir çizgi çekmek gerekiyor. Tıklanma haberciliği yası metaya dönüştürür. Ağlayan ailenin görüntüsü tıklanır, paylaşılır, ertesi gün unutulur. Gözyaşı, faili işaret etmeden gösterildiğinde anlamını yitirir. Sınıf eksenli habercilik ile ticari habercilik arasındaki fark duygunun yoğunluğunda değil, kaynağında ve yönündedir. Olaya yakın duran gazeteci, sermayenin yası nasıl satın almaya çalıştığını da görür. İliç’te Anagold ailelerle tazminat üzerinden anlaşmaya çalıştı ve hazırlanan metne ceza davası açısından şikayetin geri çekileceği maddesi eklendi. Bir işçi yakını, şirketin 16 milyon liralık teklifini reddettiklerini anlattı. Kamera kapandıktan sonra yapılan bu pazarlıkları görünür kılmak, ailenin acısını fotoğraflamaktan daha fazla sorumluluk ister.
Ezcümle; aile ve iş arkadaşı bir acıma nesnesi değildir. Aksine haberin ortak üreticisidir. Bu bir mecaz da değil. Öyle ki, İSİG Meclisi’nin Ağustos raporundaki verilerin yüzde 39’u işçilerin mesai arkadaşlarından, ailelerinden, sendikalardan, hemşehri derneklerinden ve yerel basından derlendi. Ölümün kaydını büyük ölçüde onu en yakından yaşayanlar tutuyor.
3. Bir gazeteci, başkalarının yaşadığı acıya sürekli tanıklık ederken kendi ruhsal sınırlarını nasıl koruyabilir?

Aslında “ruhsal sınır”, “dayanıklılık” gibi kavramlar, toplumsal ilişkilerin ürettiği acıyı bireyin iç dünyasında çözmesi gereken bir sorun gibi kavrama riski taşıyor. Bu yüzden soruya o zeminde cevap vermek istemiyorum.
Önce şunu sormak gerekiyor: Gazeteciyi asıl yıpratan ne? Acıyı görmek elbette ağırdır. Ama bu çerçeve, acıyı ve tanıklığı bireyin içsel, psikolojik bir sorunu haline getirip, gazeteciyi mücadeleden, sınıftan koparılmış izole bir özne olarak kurar. Oysa bir iş cinayetine tanıklık eden gazeteci, orada tek başına bir “travma öznesi” değildir.
İster farkında olsun ister olmasın, bir mücadelenin, sınıf mücadelesinin içine çekilmiş bir aktördür. Dolayısıyla soru “nasıl dayanabilirim” değil, “bu tanıklığı nasıl bir mücadele pratiğine dönüştürebilirim” olmalı. Bu tahlilde koruyucu sınır, benimle acı arasına değil, benimle o acıyı üretenler arasına çekilir. Sınır, taraf tutmaktır. Ailelerden uzaklaşmak değil, onlarla birlikte şirketin, denetimsizliğin ve cezasızlığın karşısında durmaktır. Öfke siyasal bir duygudur. Bir hedefe ve bir talebe bağlandığında ise insanı tüketmez, ayakta tutar. Bunu en iyi aileler gösteriyor. Soma aileleri 12 yıldır davanın peşinde. Mitsubishi inşaatında yitirdiğimiz Ali Baba Gökalp ve Zülfü Yıldız’ın aileleri 2 yıldır sorumluların peşinde. Gazetecinin o salonda bulunması hem haber hem dayanışmadır ve bu dayanışma tek yönlü değildir. Aynı mücadeleyi paylaşmak acıyı hafifletmez ama ona bir yön verir.
Mücadelenin bir şeyler kazandırdığını bilmek de bunun parçası. Soma’nın yarattığı toplumsal basınç, yeraltı madencilerinin çalışma süresine ve ücretine dair yasal düzenlemeleri getirdi. 2018’de üçüncü havalimanı şantiyesinde işçiler, yüzlerce gözaltıya rağmen arkadaşlarının ölümlerini toplu taleplere dönüştürdü. Tükenmişlik çoğu zaman hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmış birinin umutsuzluğudur. Bunun ilacı terapi odasında değil, değiştirmenin mümkün olduğunu gösteren mücadele deneyimindedir.
Gramsci’nin geleneksel aydın ile organik aydın ayrımı burada açıklayıcı. Kendini sınıfların üstünde gören geleneksel aydının yalnızlığı, umutsuzluğunun da kaynağıdır. Bağlı olduğu sınıfla birlikte düşünen ve yazan aydın ise yalnız değildir. Gazetem Evrensel’in geleneğinde okur, haberi okuyup geçen biri değil, fabrikadan yazan, habere ses veren bir işçidir. Yazdığın haber bir iş yerinde okunup oradaki işçiler için bir soru listesine dönüştüğünde, yangın çıkışı var mı, gaz ölçer çalışıyor mu, sigortamız yatıyor mu diye sorulduğunda, tanık edilgen bir alıcı olmaktan çıkar. Tanıklık bir müdahaleye ve mücadeleye dönüşür.
4. İşçi cinayetlerinin arşivlenmesi ve yıllar sonra yeniden gündeme getirilmesi, geçmişte yaşanan acıların bugünün emek mücadeleleriyle nasıl ilişkilendirilmesini sağlayabilir?

Unutturma, cezasızlığın maddi koşuludur. Sermaye ve siyasi temsilcileri için işlevseldir. Arşiv ise, sorumluların sessizce aklanmasının önündeki maddi engeldir. Türkiye’de bu kaydı tutması gereken kurumların arşiv biçimi hayli sorunlu. SGK yalnızca sigortalı ve bildirilmiş ölümleri sayıyor; kayıt dışı çalışan, çocuk, göçmen ve kendi hesabına çalışan işçi büyük ölçüde bu kaydın dışında kalıyor. İSİG Meclisi’nin 2011’den bu yana tuttuğu kayıt ise bu boşluğu dolduran bir karşı-arşiv olarak konumlanıyor.
Arşivin en önemli işlevlerinden birisi öngörülebilirliği vurgulaması. “Taksir” ısrarı, her ölümü kendi içinde kapalı, tek seferlik bir dikkatsizlik olarak ele almaya dayanır. Kayıtlar yan yana konduğunda ise başka bir tablo çıkar. Amasra’da patlama günü 85 kez ikaz verildiği, beş kez alarm seviyesine ulaşıldığı ortaya çıktı. Balıkesir’de patlamanın yaşandığı birimde çalışan kimya mühendisi, patlayıcıların güvenli bir depoya taşınması için üst yönetime defalarca başvurmuş ama yanıt alamamıştı. İliç’te yığındaki çatlaklar aynı sabah tespit edilmiş, birimlere sahanın boşaltılması için e-posta gönderilmiş, şirketin ABD’deki merkezi bile bilgilendirilmiş, ama şoförlere haber verilmemişti. Tek tek bakıldığında bunlara “ihmal” deniyor. Yıllara yayılmış bir arşivde ise aynı örüntünün tekrarı olarak görünürler. Risk biliniyor, uyarı yapılıyor, ama üretim sürüyor. Bu denklemde arşiv; ailelerin ve avukatların “olası kast” talebinin dayanabileceği en sağlam zemindir. Çünkü tekrar eden ölümler artık kaza olarak adlandırılamaz.
Uzun soluklu kayıt, ölümlerin sınıflar arasındaki güç dengesine göre nasıl dalgalandığını da gösteriyor. İSİG Meclisi, grev yasaklarının ve kara listelerle işten atmaların olağanlaştığı 2016-2018 OHAL döneminde iş cinayetlerinin sıçrama yaptığını tespit ediyor. Bu tespit bugünkü mücadele açısından doğrudan bir sonuç taşır: Sendikal hak temel bir yaşam talebidir. Ağustos 2026’da iş cinayetlerinde ölen işçilerin yüzde 97’si sendikasızdı. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 13. maddesi işçiye ciddi ve yakın tehlike karşısında çalışmaktan kaçınma hakkı tanır. Ama örgütsüz, her an kapı önüne konabilecek bir işçi için bu hak kağıt üzerinde kalır. Arşiv, bu hakkın kullanılamamasının bedelini isim isim gösterir.
Son olarak arşiv, deneyimi kuşaklar arasında taşır. Soma davasında ailelerin ve avukatların edindiği hukuki deneyim Amasra’ya, İliç’e aktarıldı: Hangi bilirkişi raporuna nasıl itiraz edileceği, ceza davasının tazminat pazarlığına nasıl kurban edilmeyeceği, kamu görevlilerinin yargılanması için hangi yolun izleneceği. Bu sonuncusu özellikle önemli, çünkü örüntü on yıldır değişmiyor. Ermenek’te MİGEM görevlileri hakkında soruşturma izni başta verilmedi, ancak idare mahkemesinin bu kararı kaldırmasından sonra kamu davası açılabildi. İliç’te ise ÇED raporunu onaylayan ve imzası bulunan kamu görevlileri hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Dolayısıyla hafıza geriye dönük bir yastan ziyade ileriye dönük bir iddianamedir. Geçmişi bugünün mücadelesine sürekli yeniden enjekte eden canlı bir politik araçtır.
5. Bir işçinin ölümünü haberleştirirken ailesinin acısı ile iş cinayetinin arkasındaki yapısal nedenleri aynı haberde nasıl görünür kılabiliriz?
En yaygın hata, haberi iki ayrı parçaya bölmek: Önce ailenin gözyaşları, sonra ayrı bir paragrafta “uzmanlar diyor ki” tonunda istatistik. Bu ayrım, okurun zihninde de acıyı ve yapıyı birbirinden kopuk tutar. Acı “insani”, yapı “teknik” bir mesele gibi algılanır. Oysa doğru kurgu, tanıklığın kendisinin zaten yapısal bir kanıt olduğunu gösterir: Ailenin ya da tanıkların anlattığı ayrıntılar; örneğin kaç yıldır aynı riskli koşulda çalıştığı, kaç kez şikayet ettiği, taşeron zincirinde kimin kime bağlı olduğu, sendikasız olup olmadığı doğrudan yapısal analizin malzemesidir. Yani “duygusal” ile “analitik” olan aynı cümlede birleşir: “Ahmet, altı yıldır aynı ocakta, gaz ölçüm cihazının bozuk olduğunu iki kez amirine bildirmişti” cümlesi acı ile cinayet arasındaki bağı görünür kılar.

Haber dilinde kurulan edilgen yapılar da, haberde faili görünmez kılar. “Hayatını kaybetti”, “toprak kaydı”, “patlama meydana geldi”… Bu cümlelerde bir fail-mağdur ikiliği kurulmamıştır; olaylar kendiliğinden olmuştur. “İhmal” kelimesi bile kimin ihmal ettiğini söylemeden bir eylemi bir şeye dönüştürür. Faili cümlenin öznesi yapmak gerekiyor. İliç’te “toprak kaydı, dokuz işçi öldü” yerine “Anagold, sabah tespit ettiği tehlikeyi yoldaki kamyon şoförlerine bildirmedi” diye yazdığınızda, cümle hem bir ailenin kaybını hem nedensellik zincirini aynı anda taşır. Balıkesir’de “patlama meydana geldi” yerine, “ZSR yönetimi, kimya mühendisinin patlayıcıların güvenli depoya taşınması için defalarca yaptığı başvuruyu yanıtsız bıraktı” yazmak gerekir. Özne şirket, kurum ya da görevli olmalı; işçi yalnızca cümlenin nesnesi olmamalı.
Üçüncüsü kaynak sırası. Haberi valinin açıklamasıyla açmak, olayı birincil tanımlayıcının çerçevesine teslim etmek demektir. Girişte iş arkadaşının tanıklığı ya da bir belge yer almalı; resmî açıklama ait olduğu yerde, doğrulanması gereken bir iddia olarak durmalı. Aileyi de yalnızca acı çeken değil, bilen bir özne olarak konuşturmak gerekiyor. İliç’te ölen Uğur Yıldız’ın kız kardeşi Duygu, yoksul bir aile olduklarını, kimseyi satın alacak güçleri olmadığını, tek umutlarının suçluların cezalandırılması ve bu tür yerlerin rüşvet dönmeden denetlenmesi olduğunu anlatıyor. Bu sözlerde adaletin servete göre fiyatlandığına dair eksiksiz bir sınıf analizi var. Aynı şeyi tekrar söyleyecek bir uzmana dahi ihtiyaç yok; uzmanın yerine bu sözleri koymak yeter.
Son olarak haberin kime yazıldığını hatırlamak gerekiyor. İyi bir iş cinayeti haberi propaganda ve ajitasyonu katman katman yapar. Başlık ve giriş ajitasyondur ve şunu söyler: “Bu ölüm önlenebilirdi ve önlenmedi”. Haberin gövdesi propagandadır: Sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması, taşeronun yasaklanması, periyodik denetim…Talep içermeyen bir haber öfke üretir ama o öfkeyi bir yöne bağlamaz.
Son olarak haber, okuyan işçiye kendi iş yerinde neye bakacağını söylemeli. Dilovası’ndaki tesiste tek bir çıkış kapısı vardı ve bir yangın tüpü bile alınmamıştı. Bu bilgi bir ailenin kaybını anlatırken başka bir işçiye kendi yaşamına sahip çıkma yolunu gösterir. Acıyla yapıyı aynı haberde birleştirmek, sonuçta bir ailenin kaybını başka bir ailenin korunmasına dönüştürmektir.


