Karbonu Kim Üretiyor? Felaketi Kim Yaşıyor?
EDİTÖRDEN
İklim krizi yalnızca çevresel değil; kaygı, yas, travma ve aidiyet duygularını etkileyen toplumsal bir kriz. Dr. Bahar Aykaç ile Nepal örneğinden hareketle iklim adaletini, krizin ruhsal etkilerini ve toplumlar arasındaki eşitsizliği konuşuyoruz. Ayrıca psikologların bilim iletişiminden politika üretimine uzanan kamusal rolünü ele alıyoruz. İklim krizini anlamak için yalnızca dünyaya ne olduğunu değil, insanları ve toplumları nasıl dönüştürdüğünü de sormamız gerekiyor.

1 – Nepal’in küresel sera gazı emisyonlarına katkısı oldukça düşük olmasına rağmen iklim krizinin ağır sonuçlarını yaşaması bize iklim adaleti açısından ne söylüyor?
İklim adaletini bu tartışmanın merkezine koymuş olsak da daha alınacak çok yol olduğunu söylüyor. Nepal’in neden geri planda kaldığını sorarsak: iklim değişikliği genellikle petrol ve karbon ekseninde konuşuluyor. Buzullar karbon tutmayan alanlar; dolayısıyla bu eksende yalnızca birer tehlike kaynağı olarak, yaratacakları zarar üzerinden değer görüyorlar.
Odak yalnızca karbon tutmak olduğunda buzullar bir noktada görünmez hale geliyor. Psikolojik bir bakış açısından ise şunu sormak gerekir: Nepal, “üçüncü kutup” olarak bilinen hat üzerinde yer almasına rağmen iklim değişikliği denince ilk akla gelen ülkelerden biri miydi? Yüksek lisans tezimde katılımcılara iklim değişikliğinden kimlerin etkileneceğini sorduğumda kıyıları, kutupları ve adaları saydılar; dağlar kimsenin aklına gelmemişti. Türkiye’de müsilaj, Avrupa’da sıcak hava dalgaları, ABD’de kasırgalar, iklim değişikliğinin kutuplar gibi uzak yerlere ya da yüz yıl sonrasına ait bir sorun olmadığını ve gelişmiş ülkelerin de bundan etkilenebileceğini gösterdi.
Buzullar açısından ise 3 Temmuz 2022’de önemli bir kırılma yaşandı: İtalya Alpleri’nde, Marmolada Dağı’nda büyük bir buzul çökmesi oldu ve bunun ardından 2025, Buzulların Korunması Yılı ilan edildi. Marmolada önemliydi, çünkü bu tür felaketlerin hep uzakta ve gelişmemiş ülkelerde yaşanacağı algısını kırdı; ancak bunun ardından yapılanlar Nepal’deki felaketi önlemeye yetmedi.
Nepal gerçekten de çok az karbon üreten bir ülke; ürettiği emisyonların önemli bir kısmı da odunun hâlâ yakacak olarak kullanılmasından kaynaklanıyor. Paris İklim Anlaşması’na taraf ve kendisine önemli miktarda iklim finansmanı vaat edilmiş ülkelerden biri. Bu felaketin Türkiye’de bu denli geniş yer bulmasının nedenini de sormak gerekir; Marmolada muhtemelen bu kadar gündem olmamıştı. Nepal’de 2015’te büyük bir deprem yaşanmıştı, şimdi de böyle bir felaket oldu. Nepal bizden çok uzak ve sanırım zihnimizde felaketlerin büyük ve ağır yaşandığı bir yer olarak duruyor; belki de bu yüzden bu kadar yankı buluyor.
2 – İklim felaketleri sonrasında ortaya çıkan kaygı, yas, travma ve gelecek korkusunu yalnızca bireysel ruhsal sorunlar olarak ele almak neden yetersiz kalabilir?
Çünkü bunlar toplumsal ve çevresel bir duruma verilen olağan, meşru tepkiler. Öte yandan iklim değişikliğine bağlı kaygı ve travma çoğu zaman yaşanmıyor bile: mesele uzakta bir yerde, ABD ile Çin arasında geçiyor gibi görünüyor; “biz karbon üretmiyoruz, bizi ilgilendirmez”, “bizim gücümüz ne ki” deniyor. Sürekli bir muhasebenin yapıldığı, ama kontrolün çok zayıf hissedildiği ve sorumluluğun sürekli devredildiği bir alan bu.
Dolayısıyla karşımızdaki, bireysel bir sorun değil, kolektif olarak yüzleştiğimiz bir kriz. Bu krizin yarattığı duygulara da iki düzeyde bakılabilir: bireysel ve toplumsal. Kişilerdeki kaygı bireysel düzeyde olumsuz bir deneyim olsa da toplumsal düzeyde harekete geçme potansiyelinin kaynağı olarak görülebilir.

Bunun için kaygıyla birlikte güçlü de hissedebilmek, yapılabilecek bir şeylerin parçası olabilmek gerekiyor. Burada coğrafi kırılganlık ile ekonomik toparlanma kapasitesi arasındaki farka da değinmek isterim. Örneğin İsviçre buzullar için sensör sistemleri kurdu; gelişmiş ülkelerde bu tür felaketlere dayanıklı konutlar da inşa ediliyor. Dolayısıyla başa çıkma kapasitesi, psikolojik dayanıklılığımızı ve kırılganlığımızı da belirliyor.
Öte yandan felaket senaryoları, medyada insanları harekete geçirmek amacıyla uzun süre fazlasıyla vurgulandı. Sosyal etki literatüründe yaygın bir yanılgıdır bu: felaketi ve kötü sonuçları gösterirseniz insanların harekete geçeceği umulur. Oysa insanlar bu haberler karşısında genellikle kendilerini çaresiz hisseder ve durumu başa çıkılamaz görür. Diğer tarafta ise yaklaşık on yıl önce yapılan çalışmalar, felaket deneyiminin akut bir etki yarattığını gösteriyordu. Daha güncel çalışmaların bu tabloyu değiştirip değiştirmediğini bilmiyorum; ancak deneyim insanları anlık olarak harekete geçiriyor, sonra da herhangi bir afete verdiğimiz tepkide olduğu gibi kahramanlık ve balayı evreleri geçtikten sonra durum bilinen hâline geri dönüyor.
Bu nedenle felaketlerden sonra ortaya çıkan eylem ve değişimlerin nasıl kalıcı hâle getirilebileceğine bakmak gerekiyor. Almanya’da yapılan araştırmalar, nostalji ve kayıp hissinin insanları harekete geçirdiğini gösteriyor: çevrenizle kurduğunuz bağdaki bir değişim, sizi orayı korumaya ve bir şeyler yapmaya yöneltiyor. Bu açıdan bakıldığında buradaki yas ve üzüntü, inkârın sonu ve felaketin şu anda ve bizi de etkileyecek şekilde yaşandığının kabulü olarak da görülebilir.
3 – Nepal’deki bir topluluğun yaşadığı iklim kaynaklı travma ile dünyanın yüksek karbon tüketen bölgelerinde yaşayan insanların gündelik yaşamları arasında nasıl bir psikopolitik bağlantı kurulabilir?
Karbon üretimi konusunda hep vurguladığım bir nokta var. Karbon üretimi denince akla yalnızca fabrikalar ve endüstriler geldiğinde tablonun büyük bir kısmını, yani tüketenleri gözden kaçırmış oluyoruz. Mevcut hesaplamalar karbonu üretenin hanesine yazıyor; tüketen görünmüyor. Üretilen ürünleri tüketenleri de hesaba kattığımızda, kullandığımız arabalar, uçaklar ve ithal ürünlerle biz de bu emisyona katkı sağlıyoruz. “Kirleten öder” ilkesi yerel sanayi kirliliği için işe yarıyordu; bugün ise karbon hakkı satın alındığında kirletme hakkı da edinilmiş gibi bir duruma dönüşebiliyor.

“Onların üretmediği karbonun bedelini ödüyorum, o hâlde sorun yok” diye hissedebiliyoruz. Bu yüzden aradaki bağlantıları görmek zor. Konu Bitcoin ve yapay zekâ kullanımı bağlamında gündeme geldiğinde de insanlar şaşırmış ve “zenginler özel jetlere binerken benim ChatGPT’ye teşekkür etmemin ne önemi var” diye tepki vermişti.
Bağı hatırlatan bir şey ortaya çıktığında savunmaya geçmek, eyleme geçmekten daha kolay olabiliyor. Bir de enerji kısıtlayıcı iklim politikalarının bireylerin gündelik yaşamını fazlasıyla zorlayacağına dair bir kaygı var.
Anderson ve Bows’un (2011) hesaplamalarına göre bugüne kadarki en büyük emisyon düşüşleri büyük ekonomik bunalım dönemlerinde yaşanmış. Bu da tuhaf bir tablo ortaya çıkarıyor: bugün son derece radikal bir iklim planı uygulansa dünyada “zengin ülke” diye bir kavram kalmayabilir. Hem refahı hem dünyayı aynı anda korumakla yükümlü gibiyiz; ancak dünyayı korumayı öncelemezsek refahı da kaybedeceğiz.
4 – Himalayalar yalnızca fiziksel bir coğrafya değil; birçok topluluk için kültürel, tarihsel ve manevi bir yaşam alanı. Ekolojik tahribat bu kolektif anlam dünyasını nasıl etkiliyor?
Felaketin görüntülerinde insanların yaşam alanlarının tamamen yok olduğunu görüyoruz; bölge aynı zamanda Tibet’e uzanan bir hac yolu üzerindeydi. İnsanlar evlerini, kültürlerini, sevdiklerini yitirdiler. İnsanın mekânla kurduğu ilişki aynı zamanda bir süreklilik ve aidiyet hissi de sağlar. Geçmişte de orada felaketler yaşandı; ancak yol ve mekân yerinde durduğu için insanlar yeniden inşa edebildiler. Bu bir başa çıkma biçimidir. Bu kez ise hac yolunun kendisi kayboldu ve insanlar göç etmek zorunda kaldı.

Bu, gelecekleriyle, kim olduklarıyla ve istikrar duygularıyla bir tür kopuş yaşamaları anlamına geliyor. Bu toplulukların dağla kurdukları ilişkinin kendisi ise bir alan araştırması konusu.
Bu insanlar şimdi maddi zorluklar ve sağlık sorunlarıyla da karşılaşacak; üstelik felaketin tekrarlanması korkusu var. Bu koşullarda burada yaşayan halkların iklim değişikliğiyle tek başlarına mücadele etmesini beklemek ve onları büyük karbon üreticilerinin karşısına adeta birer nefer olarak koymak fazla olur. “Sorunu onlar yaşıyor, o hâlde onlar bir şey yapsın” demek kolaya kaçmaktır; öyle bir güçleri olsaydı bu durum zaten yaşanmazdı.Bir başka nokta da şu: ülkedeki maddi zarar onları istemedikleri hâlde bazı enerji kaynaklarına yönelmek zorunda bırakabilir; bu da en çok mağdur oldukları soruna kendilerinin de katkıda bulunması anlamına gelir. Yaşadıkları ikilem hakkında konuşmak bu yüzden zor.
Daha genel bir çerçevede, yerel halkların iklim değişikliği tartışmasındaki yerine bakarsak, Himalayalar ticari bağın zayıflığı nedeniyle bu sorunu henüz yeni görmeye başladığımız bir yer. Kanada’daki petrol kumlarında (tar sands) asfalt üretimi orada yaşayan yerli halkları doğrudan ve gözle görülür biçimde etkiliyordu; bu nedenle somut adımlar atmak mümkün oldu. Karbon ticareti de yerli halkları beklenmedik biçimde etkiledi: karbon tutmak amacıyla bir bölgeyi satın alan şirketler, oradaki yerli halkın yaşamına müdahale ederek Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği konusundaki temel ilkelerinden Kimseyi Geride Bırakma (Leave No One Behind) ve Adil Geçiş (Just Transition) anlayışının tam tersine hareket etmiş oldular.
5 – İklim krizine karşı psikologların ve diğer ruh sağlığı uzmanlarının rolü yalnızca felaket sonrasında psikolojik destek vermekle mi sınırlı olmalı?
Bu soru daha derin bir yaraya dokunuyor: psikologların toplumdaki rolünün ne olduğu ve psikolojinin hâlâ klinik psikolojiyle sınırlı algılanması. Bence bugün psikolojiye düşen rollerden biri bilim iletişimi; bunu yalnızca medyaya bırakamayız. Karbon satmak ne demek? Bunun sosyal temsili ne? Bu çevresel ve toplumsal değişim bizi nasıl değiştirecek? Bir şeyler yapabilmek için nasıl bir araya geleceğiz? Eylemsizliğin ejderhaları ne zaman bilişsel sorun, ne zaman çevrede olup bitene verilen meşru değerlendirme ve tepki olarak ele alınacak? Bunların hepsi bizim işimiz.
Karbon hesaplamalarındaki ppm gibi sayıları görünce konu mühendislerin, ticaret hukuku gibi başlıkları görünce de hukukun, iktisadın ve siyasetin alanı gibi görünebiliyor. Oysa mühendisler yolları arabalar için tasarlar, ama arabaları kullanan insandır. Bu felaketleri yaşayan, karbon satışına ve karbon vergisine uyum sağlamaya çalışan, kendi bireysel hayatıyla küresel bir durum arasında bağ kurmaya çalışan insanları düşündüğümüzde, psikologların politika üreten tarafta da bir sesi olması gerektiğini düşünüyorum.


