Röportaj: Kln. Psk. İpek Demirtaş I Kadıköy Bld. Meclis Üyesi
Editör: Psikolog Caner Özdemir
Partiler arası transferlerin yalnızca birer “çıkar hesabı” olarak görülmesi, bu olgunun ardındaki derin yapısal dinamikleri gözden kaçırmaktadır. Politik psikoloji eksenindeki bu röportajda; TBMM ve yerel yönetimlerdeki parti değişimlerini güç arayışı, gelecek kaygısı ve narsisistik yatırımlar gibi kavramlar üzerinden inceliyoruz. Erich Fromm’un “toplumsal karakter” kuramından rasyonalizasyon mekanizmalarına kadar uzanan bu analiz; siyasi ilkesizlik ile pragmatizm arasındaki ince çizgiyi ve iktidarın çeperinde kalma arzusunun psikolojik motivasyonlarını masaya yatırıyor.

1 – Son dönemde TBMM ve yerel yönetimlerde farklı siyasi partilerden AKP’ye geçen isimleri nasıl bir siyasal ve psikolojik atmosferin ürünü olarak değerlendiriyorsunuz?
Bu geçişleri sadece “şu kişi çıkarı için geçti” diyerek açıklamak eksik kalacaktır. Elbette kişisel çıkar, kariyer hesabı, makam beklentisi gibi faktörler olabilir. Ama mesele bundan daha geniş.
Siyasetçi nihayetinde içinde bulunduğu siyasal atmosferden etkileniyor ve uzun süre güçlü kalan bir iktidar, bir süre sonra sadece “ülkeyi yöneten parti” olarak algılanmayıp; gücün, karar mekanizmalarının, kaynakların, görünürlüğün ve siyasi devamlılığın merkezi gibi görülmeye başlanabiliyor.
Psikopolitik açıdan burada önemli olan şu: Kişi parti değişikliği gerçekleştirirken diğer taraftan güç karşısındaki konumunu değiştiriyor. Buradan doğru; muhalefetteyken kendisini sistemin dışında, etkisiz ya da belirsiz bir yerde hisseden kişi iktidara geçtiğinde “artık merkeze daha yakınım, daha güvendeyim, daha etkiliyim” duygusu hakim olmaya başlayacaktır. Erich Fromm’un “toplumsal karakter” dediği şey bize bunu anlatıyor. İçinde yaşadığımız sistem zamanla bizim yalnızca davranışlarımızı değil, neyi güvenli, neyi güçlü, neyi başarılı gördüğümüzü de etkiliyor.
Bir de hegemonya meselesi var. Hegemonya altında kalmak bir noktada iktidarın dünyayı tarif etme biçiminin, muhalifler tarafından bile “gerçeklik” olarak kabul edilmeye başlanmasına sebebiyet verebiliyor. Örneğin bir belediye başkanı, “İktidar partisine yakın olmazsam ilçeme hizmet getiremem.” diye düşünüyorsa burada çok önemli bir eşikteyiz anlamına gelir. Bu noktada hikaye siyasi tercih olmaktan sıyrılıp kendini çaresiz hisseden zihinde “kaçınılmaz merkez” haline gelmiş oluyor.
Dolayısıyla ben bu geçişlerin arkasında üç temel duygu tariflerim: güç arayışı, gelecek kaygısı ve etkisiz kalma korkusu. Buna bir de ideolojik aidiyetlerin zayıflamasını eklemek elzem tabii. Yıllardır ait hissettiğiniz ve orada olduğunuz bir siyasi partide eğer “oradalığınız” gerçekten güçlüyse makam kaybedebilirsiniz fakat fikrinizi değiştiremezsiniz. Kökleriniz ve sizi içinde bulunduğunuz oluşuma sıkı sıkıya bağlayan değerler buna engel olacaktır. Eğer aidiyet daha çok görev, statü ve kariyer üzerinden kurulmuşsa, görev tehdit edildiğinde siyasi kimlik de daha kolay çözülüyor.
2 – Bu geçişlerde “siyasi pragmatizm” ve “siyasi ilkesizlik” kavramlarını politik psikoloji açısından nasıl değerlendirirsiniz?
Öncelikle iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Pragmatizm siyasetin doğal bir parçasıdır. Siyaset sadece ilkelerden ibaret değil; uzlaşma var, koşullara göre yöntem değiştirmek var, sonuç üretme zorunluluğu var. Dolayısıyla bir siyasetçinin yöntem değiştirmesi tek başına ilkesizlik anlamına gelmez. Bu yüzden doğru sonuca ulaşabilmek için doğru soruyu sormak gerekir: Değişen araç mı yoksa ilkeler mi?
Eğer kişi aynı temel değerleri savunuyor ama onları gerçekleştirmek için farklı bir yöntem tercih ediyorsa buna pragmatizm diyebiliriz.
- “Ben değişmedim, koşullar değişti.”
- “Partim değişti.”
- “Ülkenin şartları değişti.”
- “Hizmetin partisi olmaz.”
Bu söylemler bazen gerçekten samimi olabilir. Fakat aslında kişinin kendi benlik bütünlüğünü korumasına da hizmet ediyordur.

Siyasi ilkesizlik ise biraz daha başka bir şey. Orada ideoloji artık kişinin kimliğinin merkezinde değildir. Daha çok bir araçtır.
Orada soru “Ben neye inanıyorum?” olmaktan çıkıp “Ben nerede daha avantajlıyım?” sorusuna döner. Bana kalırsa siyasetin problemli noktası tam burası. İdeoloji bir değerler sistemi olmaktan çıkıp kariyer aracına dönüştüğünde bunun etkisi yalnızca siyasetçiyle kısıtlı kalmıyor; vatandaşa da sirayet ediyor ve vatandaş da şunu düşünmeye başlıyor: “Demek ki bu insanların söyledikleri çok da önemli değilmiş.” Ve oradan siyasal güvensizlik başlıyor.
Biraz daha detaylandırmak gerekirse insanın bilişsel çelişkilerinden de bahsetmek isterim. İnsan aynı anda birbirine zıt iki olguyu taşımakta zorlanır. Diyelim ki yıllarca bir siyasi parti hakkında çok sert eleştiriler yaptınız. Sonra o partiye geçtiniz. Zihinde doğal olarak ben geçmişte neredeydim, bugün neredeyim; geçmişte ne söylüyordum ve bugün ne söylüyorum; hangisi gerçek, hangisi değil şeklinde birçok çatışma oluşur. İnsan bu gerilimle uzun süre rahat yaşayamaz.
Dolayısıyla zihninde bir denge kurmaya çalışır. Eski eleştirilerini küçültmeye başlar. Yeni partisinin olumlu yanlarını daha fazla görür. Eski partisindeki sorunları daha çok vurgular. Hatta bazen eski partisine, ayrılmadan önce olduğundan daha sert davranmaya başlar. Bu aslında psikolojik olarak anlaşılabilecek fakat siyasi ideoloji zemininde değerlendirildiğinde ilkesizlik olarak adledilebilecek olan kısımdır.

Diğer taraftaysa narsisistik yatırım dediğimiz mesele var. Burada narsisizm derken kibirden bahsetmiyorum. İnsanın benlik değerini belirli donelere bağlamasından bahsediyorum. Siyasette makam, ünvan, görünürlük ve karar verme gücü çok güçlü narsisistik yatırım alanlarıdır. Bir siyasi kendisini uzun yıllar boyunca milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi gibi ünvanlar ile tanımlamışsa, bir süre sonra bu görevler yalnızca siyasi görev ve titir olmaktan çıkıp kimliğinin parçası halini alıyor. Sonrasında bu makamın kaybı söz konusu olduğunda yaşantılanan sadece iş kaybı olmaktan çıkarak kimliğin de kaybı haline dönüşüp siyasi kişinin kendini sorguladığı ve kaybı halinde yas yaşatabilen bir hale evriliyor. İdeolojiyle kariyerin gerçek sınavı aslında burada ortaya çıkmış oluyor. Kişi makamı kaybettiğinde de sahip olduğu değerleri savunabiliyor mu yoksa ideolojik aidiyet makam olduğu sürece mi devam ediyor?
Bir de meseleye grup aidiyeti düzleminden bakalım. Siyasi parti yalnızca fikirlerden oluşmaz. Arkadaşlıklar, ilişkiler, semboller, ortak geçmiş bilgisiyle harmanlanmış bir “biz” tariflemesi yıllar boyunca oluşagelmiştir. Dolayısıyla partiden kopuşu bir aileden ayrılmaya benzetsek fazla olmaz aslında. Tüm bu alışkanlıklar ve davranış eğilimleri ile (çünkü kimliğin birer parçası olan davranışın hayat bulmaya ihtiyacı var) yeni gruba geçince de yeni aidiyeti kanıtlama ihtiyacı oluşabilir. Bu yüzden bazı kişiler transferden sonra eski partilerine çok daha sert eleştiriler yöneltebilir.
Psikolojik mesaj biraz şudur: “Artık onlardan değilim. Sizdenim.”
3 – “Kaybetme korkusu” ile “iktidarın parçası olma arzusu” arasında nasıl bir ilişki var?

Bence bu iki şey birbirinden ayrı değil. Hatta çoğu zaman biri diğerini doğuruyor. İktidarın parçası olma arzusu her zaman “daha çok güç istiyorum” değil de “güçsüz kalmak istemiyorum” demektir ve bu iki düşünüş aynı kapıya çıkmazlar.
Özellikle uzun yıllar siyasetin içinde bulunan biri için kaybetmek sadece seçimi kaybetmek değildir. Kayıp kendisiyle beraber; statü kaybı, görünürlük kaybı, karar verme gücünün kaybı, ilişki ağlarının daralarak kaybedilmesi, telefonların eskisi kadar çalmaması, artık protokol olmayacak olmak anlamına gelir. Bütün bu değişimlerse insanın benlik algısını etkiler. Bu yüzdendir ki kişi iktidara görünmez olmamak için yaklaşır. Biraz da yas tutmamak için. Yıllardır besleyip büyüttüğün, uğrunda vakit ve nakit döktüğün benliğin kaybı mı, yoksa ideolojik kayıp mı daha büyük yasa sebeptir?
Otorite analizleriyle tesadüf ettiğimde insanın güçlü görünen ile (burada tümgüçlülük, adillik ve hak kavramlarını dışarıda bırakıyorum) mücadeleyi bırakıp onun bir parçası haline geldiğinde kendisini daha güvende hissettiğini anlamış ve bu duyguyu sorgulamıştım. Biraz tariflemek gerekirse bütün tehditler vuku bulurken stratejik başa çıkma yöntemlerinin ve duygudurum dengesinin çok mühim olduğu siyasi arenada tehdit ile karşılaşıldığında duruma özgü kaygıyı ve doğrudan gelecek kaygısını azaltmak için kendisini sistemin dışına itmeyeceği sadece ceket değiştireceği daha hafif yaralayıcı -kişisine göre- olanı seçer.
Siyasetçi zihninde muhalefet olmayı belirsizlik, iktidar olmayı devamlılık olarak kodlayıp denklemi bu şekliyle oluşturduysa transferi kendi içinde bir “ilkesizlik” olarak değil, bir hayatta kalma stratejisi olarak bile yaşayabilir. Çünkü ya savaşması ya da kaçması gerekmiştir ve bu noktada siyasi kendi kafasında bilişsel olarak eşlediği belirsizlikten kaçmak suretiyle devamlılık sağlayarak ayakta kalmasına hizmet eden sistemin piyonu haline gelecektir.
4 – Bütün bu geçişleri birlikte düşündüğümüzde Türkiye siyasetinde nasıl bir ruh hali görüyorsunuz?

Ben bugünkü ruh haline, “vatandaşın ve siyasi aktörlerin tutarlılık, güven ve istikrar arayışında olduğu düzensiz bir hal” derdim.
Türk siyasi organizmasını siyasetçinin de vatandaşın da siyah beyaz arasında gidip geldiği, kararsız kalmanın imkansız olduğu; grilerin anlamını yitirdiği bir alanda nefes almaya çalışarak, ülkemizi oluşturan tüm motiflerin; ailenin, kadının, çocuğun, kedinin, köpeğin, ağacın değil iktidar olmanın anlamlı hale getirilip; yaşama sebebi ve mutluluk kaynağı olan tüm olguların araçsallaştırıldığı, kent yoksulluğundan zorunlu iç göçlere, rantsal dönüşümden çevre temizliğine, sekülerizmden muhafazakarlığa uzanan ve örneklerini genişletebileceğimiz makas aralığında savrulan ve kendini sürekli tehdit halinde hisseden; mikro ve makro travmalarla yüzleşmiş ve yüzleşiyor olan bir hafızayı taşıyan bir ruh olarak görüyorum. Bu ruhla birlikte siyasetle uğraşan kişi veya vatandaş tüm yaşantılarından sonra bir de “her şey aynı, hepsi birbirinin aynısı” düşüncesine girdiğinde işte burası politik açıdan alarm anlamına geliyor. İnsan kızıyorsa hala bir şeylerin farklı olmasını bekliyordur fakat “hepsi aynı” diyorsa siyasetten duygusal yatırımını çekmeye başlamıştır ve biz bunu siyasal sinizm olarak adlandırıyoruz.
İşte sinizm tüm bu sebeplerle zihinlere yer ettiğinde kişi artık iyi olana da inancını kaybediyor ve güven kaybı genelleşiyor. Bu da öğrenilmiş çaresizliği doğuruyor. Vatandaş tekrar tekrar, “Benim yaptığım tercih sonucu değiştirmiyor” duygusunu yaşadığında, bir süre sonra siyasi katılım isteği azalıyor. Siyasetçi tarafında da benzer olarak “Bu iktidar zaten değişmez.” düşüncesi yerleşirse mücadele etmek yerine uyum sağlamak daha cazip hale gelebilir.
Dolayısıyla aslında siyasetçiyle vatandaşı aynı ruh halinin iki farklı tarafındaymış gibi görebiliriz. Siyasetçi iktidara yapışıyor. Vatandaş siyasetten ayrışıyor. Ama ikisinin de temelinde güçsüzlük hissi ve tutarsızlıklardan doğan çelişkiler ile olguların araçsallaştırılmasının (metalaştırılmasının) doğurduğu mikro ve makro travmalar yatıyor.


