Tera Fonu: Yolsuzluğun Psikolojik Maliyeti
Eylül 30, 2026
Kuçuradi’nin Psikologlara Mirası
Ekim 13, 2026

Soma’da Kader Anlatısı

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Ekim 7, 2026

Röportaj: Psikiyatrist Endam Köybaşı

Editör: Psikolog İrem Gök

Bu röportajımızda, önlenebilir maden ölümlerinin “kader” olarak görülmesinin yas, adalet ve toplumsal güven üzerindeki etkilerini ele alıyoruz. Maden ölümlerinin neden toplumsal bir travma olarak değerlendirilmesi gerektiğini sorguluyoruz. Ayrıca “mesleğin riski” söylemini, sorumluluğun belirlenmesini ve benzer felaketlerin önlenmesi için gerekli bilimsel ve toplumsal yaklaşımı konuşuyoruz.

1 – Önlenebilir bir ölümün devlet tarafından “kader” olarak tanımlanması, yas sürecini  nasıl etkiler? 

Burada yas sürecini etkilemesi açısından birbiriyle bağlantılı üç önemli unsur öne çıkıyor.  Bunlardan ilki, ölümün önlenebilir olması. Önlenebilir bir kayıp gerçekleştiğinde ölüme verilen duygusal tepki, bekleneceği üzere, çok daha şiddetli olur.

Hatta yastan önce derin bir travma etkisi yaratır; kişiyi yalnızca acı bir kaybın gerçekleşmiş olmasıyla değil, bunun önlenebilecekken önlenmemiş olmasının ağır yüküyle baş başa bırakır. Böylece yasın olağan seyrini bozarak yadsıma, suçluluk ve öfke gibi duyguları tırmandırır.

Diğer taraftan, devletin bu sürece yaklaşımı da belirleyicidir. Politik görüşümüzden ya da  devletle kurduğumuz bağdan bağımsız olarak devlet, psikolojik alanda temel otoriteyi temsil eder. Otorite derken sadece baskıyı kastetmiyoruz; otorite aynı zamanda vicdan, sorumluluk ve güvenlik gibi duyguların da taşıyıcısıdır. Dolayısıyla gerçekleşen olayların asıl sorumlusu veya düzenleyicisi olarak görülür. Devletin “kader” söylemi üzerinden bu gerçekliği değiştirmeye çalışması, yaşanan ölümlerin sarsıcı etkisini daha da artırır. Çünkü bu yaklaşım, yaşamdan keyif almamızı sağlayacak o en temel güven duygusunu zedeler.

“Kader” söyleminin niteliğine bakacak olursak; eğer kastedilen şey ölümlerin yaşanmaması için gereken her önlemin alındığı ve yaşananların yalnızca bir talihsizlik olduğuysa, bu zaten inandırıcı değildir. Yok eğer yaşananları sorgulamamak, onları kontrol edilemez bir güce atfedip boyun eğmek gerektiği savunuluyorsa, bu da günümüzde kabul edilebilecek gerçekçi bir görüş değildir. Böyle bir tutum, acı çeken insanların çaresizliğini artırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

2 – Maden işçilerinin ölümleri neden yalnızca ailelerin değil, bütün toplumun travması  olarak ele alınmalıdır?

Madencilik; Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren var olan köklü kurumları, madenle özdeşleşen şehirleri, madencilerin gerçekleştirdiği büyük eylemleri ve ne yazık ki yaşanan ağır felaketleri nedeniyle sosyo-politik yaşamımızda çok önemli bir yer tutuyor. Milyonlarca insanın bu alanla bir şekilde teması var. Dolayısıyla toplumsal hafızamızda çok canlı bir alan oluşturduğu gibi, madencilere karşı toplumda her zaman güçlü bir duyarlılık bulunuyor.

Psikolojide, gerek sosyokültürel gerekse psikolojik hassasiyetleri nedeniyle kolay etkilenen kırılgan gruplara “dezavantajlı gruplar” diyoruz. İşçiler elbette bu tanıma oturmaz. Ancak madenciler; yaptıkları işin niteliği ve ağır çalışma koşulları nedeniyle toplum tarafından her zaman ayrı bir yere konan, takdir edilen, önemsenen bir kesimdir. Onların başına gelen ölümlü iş kazaları bu yüzden hepimizi derinden etkiler. Toplumda, koruma mekanizmalarının koruması gereken bir grubu koruyamadığı algısını yaratarak hepimizi sarsar. Yakın zamanda yaşanan Soma katliamının duygusal yükünü hâlâ üzerimizde taşıyor olmamız da bunun bir göstergesidir.

3 – Bir toplumsal travmada sorumluluğun belirsiz bırakılması ne tür psikolojik sonuçlar doğurabilir?

Toplumsal travmaları kabaca doğal afetler ve insan eliyle yaratılanlar olarak ikiye ayırabiliriz. İnsan eliyle oluşturulan travmaların yıkıcı ve sarsıcı etkisi çoğu zaman çok daha belirgin ve şiddetli olur. İş cinayetleri de bu kapsamdadır çünkü ortada doğrudan sorumlu bir insan ya da insanlar vardır.

Bu tür olaylarda en önemli iyileştirici unsur, sorumluların bulunup adalet önünde  yargılanmasıdır. Travmayı yaşayanların ve buna tanık olan tüm yurttaşların en temel ihtiyacı  budur.

Bu ihtiyaç karşılanmadığı gibi, Soma faciasının ardından tepkisini dile getiren insanların tekmelendiği görüntüleri hatırlarsak, sürecin böyle yürütülmesinin sonuçları psikolojik açıdan son derece ağırdır. Bireysel düzeyde, mağdurlarda travma sonrası stres bozukluğundan depresyona kadar pek çok psikiyatrik soruna yol açar. Toplumsal düzeyde ise bir arada, barış içinde ve birbirine karşı duyarlılıkla ve anlayışla yaşama potansiyelimizi zedeler; güven duygusunu aşındırır, yaşamdan alınan doyumu düşürür ve her an herkesin başına kötü bir şey gelebileceği fikrini sıradanlaştırır.

4 – Bir maden işçisinin ölümünün “mesleğin riski” olarak görülmesi sınıfsal bir  kabullenme biçimi olabilir mi? 

Buna sınıfsal bir kabullenme değil, doğrudan sınıfsal bir dayatma biçimi demek daha doğru olur. İnsanlar biyolojik ya da psikolojik olarak ölüme yatkın değildir; bu durum, canlılığın doğasına aykırıdır.

Mesleğin yapılma koşullarını ve buradaki söylemi üreten asıl mekanizma üretim ilişkileridir. Kapitalist üretim ilişkilerinde, yalnızca madencilikte değil neredeyse tüm sektörlerde iş güvenliği bir maliyet kalemi olarak görülür. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo bu işten kâr elde etmeye çalışan patronlar ile yaşamını sürdürebilmek için çalışmaktan başka çaresi olmayan işçiler arasındaki mücadelenin bir sonucudur. Yaygın kanaati ve olaylara bakış şeklini de bu mücadele belirler.

Eğer olup bitene daha yüksek sesle tepki gösterebilen, dayanışma içinde mücadele eden ve kazanımlar elde eden daha güçlü bir işçi sınıfı olsaydı, bugün yaşananlar karşısında “Bu bir iş cinayetidir.” diyen yaklaşım çok daha baskın olabilirdi. Hatta maden çıkarma işinde insan hayatının riske edilmemesi ve mümkün olan her yerde bu işlerin robotlar tarafından yapılması gerektiği düşüncesi, toplumda çok daha güçlü bir karşılık bulabilirdi.

5 – Bir toplumun yaşadığı felaketleri sürekli “kader” olarak açıklaması, insanların  olayların başka türlü gelişebileceğini ve toplumsal koşulların değiştirilebilir olduğunu  düşünme kapasitesini nasıl etkiler? 

Doğal olarak son derece olumsuz etkiler. İnsanlık bugüne kadar karşılaştığı tüm sorunları, insanlığın yararına akılcı çözümler üreterek ve bilimsel yöntemler geliştirerek aşabildi. Felaketleri doğal ve önlenemez kabul etmek, mağdurları çaresizliğe terk etmek ve felaketleri engelleme çabasından vazgeçmek, insanlığın geleceğini tehdit edecek kadar büyük sonuçlar doğurur.

Burada laikliğin anlamını da doğru hatırlamak gerekiyor. Laiklik, son dönemde sıkça yapıldığı gibi yalnızca dini yaşama özgürlüğü olarak dar bir alana sıkıştırılamaz. Laiklik aynı zamanda gündelik yaşamda karşılaştığımız sorunları hesapsızca sorgulama, bunlara bilimsel yanıtlar üretme ve bu çabayı sürdürecek kurumları inşa etme sürecidir. Bunun karşısında yer alan anlayışlar ise çağdaş yaşamın, ilerlemenin ve gelişmenin karşısında durur. İnsanların yaşadıkları dünyayı değiştirebileceklerine dair inancını zayıflatır ve dolayısıyla toplumun yaşam sevincini ve gelecek umudunu elinden alır.

Fotoğraflar: Canva, Eurasia.net

Soma’da Kader Anlatısı
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku