Yazar: Doç. Dr. Zeynep Tekkuş Set
Editör: Caner Özdemir

Türkiye’de “fon”, “ihale”, “usulsüzlük”, “kayırmacılık”, “vurgun” gibi kelimeleri artık yalnızca ekonomi sayfalarında okumuyoruz. Bu kelimeler gündelik hayatımızın, sofradaki sohbetimizin, hatta çocuklarımızın gelecek tasavvurunun içine kadar girdi.
Meseleyi yalnızca “Kim ne kadar para aldı?”, “Kamu ne kadar zarara uğradı?” diye konuşursak, aslında büyük resmi kaçırıyoruz. Çünkü yolsuzluğun yalnızca ekonomik bir faturası yoktur. Psikolojik bir faturası da vardır. Hatta bazen çalınan para yerine konabilir; fakat kaybedilen güveni yerine koymak çok daha zordur.
Politik psikoloji burada bize önemli bir pencere açıyor. İnsan, yalnızca karnının doymasına ihtiyaç duyan bir varlık değildir. Yaşadığı toplumun belli ölçülerde adil, öngörülebilir ve güvenilir olduğuna da inanmak ister.
Çalışırsam karşılığını alırım. Haksızlık yaparsam bedel öderim. Hakkım yenirse başvurabileceğim kurumlar vardır. Çocuğum liyakatliyse birilerinin yakını olmadığı için geride kalmaz. Vergi veriyorsam bu para ortak iyiliğimiz için kullanılır. Bunlar yalnızca siyasi beklentiler değildir. Bunlar insanın dünyayı güvenli ve anlamlı bir yer olarak algılamasını sağlayan psikolojik dayanaklardır.
Peki bu dayanaklar sarsılırsa ne olur? “Demek ki dürüstlük aptallıkmış” duygusu… Yolsuzluğun belki de en tehlikeli sonucu, yolsuzluğu yapan kişinin kazandığı para değildir. Topluma verdiği mesajdır: “Kurallara uyan değil, kuralları aşabilen kazanıyor.” Bu mesaj tekrar tekrar duyulduğunda ahlaki ölçüler değişmeye başlayabilir.
Dün ayıplanan davranış bugün “uyanıklık”, dün utanılacak şey sayılan kayırmacılık bugün “adamını bulmak”, hak etmeden elde edilen ayrıcalık ise “fırsatı değerlendirmek” diye anlatılmaya başlanabilir. İşte benim “ahlaki çöküş” derken kastettiğim budur. Bir toplumdaki herkesin ahlaksızlaşması değil. Ahlaksızlığın şaşırtıcı olmaktan çıkmasıdır.
Çünkü normalleşme, kötülüğün en sessiz zaferlerinden biridir. Bir süre sonra vatandaş kendisine şu soruyu sormaya başlayabilir: “Ben neden kurallara uyuyorum?” İşte bu soru, ekonomik bir yolsuzluk meselesinin politik psikoloji meselesine dönüştüğü noktadır.

1 – Adalet Duygusu Ruh Sağlığımızın Görünmez Direğidir
Psikolojide insanın yaşadığı olayların adil olup olmadığına ilişkin algısının davranışları ve duyguları üzerinde önemli etkileri olduğunu biliyoruz. Üstelik mesele yalnızca kişinin kendi başına gelen haksızlık değildir. İnsan başkalarına yapılan haksızlıkları da gözlemler ve yaşadığı sistem hakkında sonuçlar çıkarır.
Bir genç yıllarca çalışırken liyakatin değil bağlantıların belirleyici olduğuna inanırsa yalnızca sisteme güvenini kaybetmez. Kendi emeğinin anlamını da sorgulamaya başlayabilir. Bir emekli geçinmekte zorlanırken kamu kaynaklarının kötüye kullanıldığına dair haberler görürse yalnızca öfkelenmez. “Benim fedakârlığımın anlamı ne?” diye sorabilir. Bir çalışan vergisini düzenli öderken başkalarının ayrıcalıklarla korunduğunu düşünürse yalnızca ekonomik adaletsizlik hissetmez.
2 – Karşılıklılık Duygusu Zedelenir
Araştırmalar, kurumsal güven ile öznel iyi oluş arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu; yolsuzluk ve yolsuzluk algısının da güveni aşındırabildiğini gösteriyor. Türkiye üzerine yapılan politik güven çalışmaları da yolsuzluk, kurumsal performans ve siyasal güven arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor.
Burada dikkatli olmak gerekiyor: “Yolsuzluk depresyona yol açar” gibi basit bir klinik nedensellik kuramayız. Ruhsal hastalıklar biyolojik, psikolojik ve sosyal çok sayıda etkenden doğar. Fakat adaletsizlik, ekonomik güvensizlik, kontrol kaybı, kurumsal güvensizlik ve kronik stresin insanların psikolojik iyilik hâli açısından önemsiz olduğunu da söyleyemeyiz.
Bununla birlikte, kolektif travma kavramı, geçmişte yaşanmış kitlesel şiddet olaylarının ve baskıların, toplumun psikolojisini nasıl etkilediğini açıklar. Travmatik olaylar, sadece doğrudan mağdurları değil, sonraki nesilleri de etkileyerek adaletsizliklere karşı çıkma kapasitesini zayıflatabilir.
3 – Sonra Sinizm Geliyor
Toplumsal ruh sağlığı açısından beni belki de en fazla düşündüren kavramlardan biri sinizm. Sinizm kabaca insanın artık iyi niyete inanmaması hâlidir:
- “Zaten herkes çıkarının peşinde.”
- “Kim gelse aynısını yapar.”
- “Dürüst insan kalmadı.”
- “Bir şey değişmez.”
- “Boşuna uğraşıyoruz.”

Bu cümlelere ne kadar alıştığımızı düşünün. İlk bakışta bunlar hayat tecrübesinin ürünü olan gerçekçi sözler gibi görünebilir. Oysa sinizm zamanla psikolojik bir savunma mekanizmasına dönüşebilir. Çünkü sürekli hayal kırıklığı yaşamaktansa hiçbir şeye inanmamak daha güvenlidir.
Umut ederseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Güvenirseniz aldatılabilirsiniz. Bir şeylerin değişebileceğine inanırsanız başarısızlık canınızı acıtabilir. O hâlde zihin kendisini korumak için şöyle der: “Hiçbir şeye inanma.” Fakat bunun bedeli ağırdır.
Çünkü güven yalnızca devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin değil, toplumun kendi içindeki ilişkinin de harcıdır. Kurumlara güven azaldığında zamanla birbirimize olan güvenimiz de bundan etkilenebilir. Ve birbirine güvenmeyen insanların yaşadığı toplumda herkes biraz daha yalnızdır.
4 – Öğrenilmiş Çaresizliğin Toplumsal Biçimi
Buradan başka bir psikolojik kavrama geçiyoruz: öğrenilmiş çaresizlik. İnsan defalarca çaba gösterip sonuç alamadığını düşündüğünde bir süre sonra denemeyi bırakabilir. Toplumsal düzeyde bunun tercümesi şudur:
- “Şikâyet etsen ne olacak?”
- “Mahkemeye versen ne değişecek?”
- “Konuşsan kim duyacak?”
- “Sen kendi işine bak.”
İşte bu noktada yolsuzluk yalnızca kasadan para eksiltmez. Vatandaşlık duygusundan da bir şeyler eksiltmeye başlar. İnsan kamusal meselelerden çekilir, kendi küçük güvenlik alanına kapanır. “Memleket” küçülür. Önce mahalleye, sonra aileye, en sonunda yalnızca kişinin kendisine kadar daralabilir. Bu nedenle yolsuzlukla mücadele yalnızca ekonomi politikası veya hukuk meselesi değildir. Aynı zamanda toplumsal ruh sağlığını koruma meselesidir.
5 – Asıl Vurgun Para Olmayabilir
Fon vurgunlarını konuşuyoruz. Milyonları, milyarları konuşuyoruz. Elbette konuşmalıyız. Kamu kaynağının tek kuruşu bile toplum adına hesap sorulabilir olmalıdır. Fakat psikiyatri ve politik psikoloji penceresinden baktığımda başka bir bilanço daha görüyorum. Bir toplumda insanlara sürekli olarak dürüstlüğün işe yaramadığı duygusu verilirse bunun mali bilançosunu çıkarmak kolay değildir.
- Kaç gencin “Burada emeğimin karşılığını alamam” diye düşündüğünü hangi bilançoda göreceğiz?
- Kaç insanın adalet duygusunun zedelendiğini hangi bütçe kalemine yazacağız?
- Kaç vatandaşın “Ben kimseye güvenmem” noktasına geldiğinin maliyetini hangi denetim raporu hesaplayacak?
Ve daha önemlisi: Çocuklarımız bizden ne öğreniyor?
- “Dürüst ol.”
- “Çalış.”
- “Hakkını yeme.”
- “Devlet malına zarar verme.”
- “Başkalarının hakkına saygı göster.”
Bunları çocuklarımıza söylüyoruz. Fakat çocuk yalnızca söylediğimizi öğrenmez. Yaptığımızı ve toplumun neyi ödüllendirdiğini de öğrenir. Eğer çocuk, kuralları delenlerin sürekli kazandığını; liyakat yerine ilişkinin, emek yerine ayrıcalığın ödüllendirildiğini düşünmeye başlarsa ailede verilen ahlak eğitimi ile dışarıda gördüğü hayat arasında büyük bir çelişki oluşur. Ahlaki aşınmanın kuşaklar arası aktarımı tam da burada başlar.
6 – Bir Ülkenin Ruh Sağlığı Hastanelerde Başlamaz
Ruh sağlığı politikalarını konuşurken genellikle psikiyatri kliniklerini, psikolog sayısını, ilaç kullanımını veya terapiye erişimi tartışıyoruz. Bunların hepsi önemlidir. Ama toplum ruh sağlığı hastanenin kapısında başlamaz.
- Adalet sisteminde başlar,
- Okulda başlar,
- İş görüşmesinde başlar,
- Belediyede başlar,
- İhalede başlar,
- Vergide başlar,
- Kamu görevlisinin vatandaşla kurduğu ilişkide başlar.

Çünkü ruh sağlığının temelinde yalnızca beynimizin biyokimyası değil, içinde yaşadığımız dünyanın ne kadar güvenilir ve öngörülebilir olduğu da vardır. İnsanlara sürekli belirsizlik, adaletsizlik ve çaresizlik yaşatan bir sosyal çevrede yalnızca bireylere “stresinizi yönetin” demek yetmez. Bazen stres yönetilecek bir bireysel problem değil, düzeltilmesi gereken toplumsal koşulların alarmıdır. Peki neye ihtiyacımız var?
Daha fazla öfkeye değil. Daha fazla kutuplaşmaya da değil. Birbirimizi siyasi kimlikler üzerinden ahlaklı ve ahlaksız diye ikiye ayırmaya hiç değil. Çünkü yolsuzluğun partisi olduğuna inanmaya başladığımız anda ahlaki ilkeyi kaybederiz. İlke basittir: Kamu malına kim el uzatırsa uzatsın yanlıştır.
Bize yakın olan yaptığında susup karşı taraftan biri yaptığında öfkeleniyorsak savunduğumuz şey ahlak değil, grup sadakatidir. Politik psikolojinin belki de en önemli uyarılarından biri burada yatıyor: İnsanlar kendi gruplarının davranışlarını daha kolay mazur görebilir, karşı grubun aynı davranışlarını ise daha ağır değerlendirebilir.
Oysa toplumun iyileşmesi için ahlakın kimliklerden bağımsızlaşması gerekir;
- Yolsuzluk iddiası varsa bağımsız biçimde araştırılmalı. Suç varsa hukuk işlemeli.
- Suç yoksa insanlara iftira atılmamalı. Kamu kaynakları şeffaf olmalı.
- Liyakat görünür olmalı.
- Hesap verebilirlik istisna değil kural hâline gelmeli. Çünkü güven nutukla kurulmaz.
Son Söz
Bir ülkenin hazinesi yalnızca kasasındaki para değildir;
- Adalet duygusu da hazinedir.
- Birbirimize duyduğumuz güven de hazinedir.
- Gençlerin emeğin karşılığını alabileceklerine ilişkin inancı da hazinedir.
- İnsanların “Hakkım yenirse beni koruyacak kurumlar var” diyebilmesi de hazinedir.
Para kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir. Ama bir toplum “dürüst olmanın hiçbir anlamı yok” demeye başlamışsa çok daha büyük bir sermayesini kaybediyor demektir.
Bu nedenle her fon vurgunu iddiasında yalnızca şu soruyu sormayalım: “Ne kadar para gitti?” Bir soru daha soralım: “Bizden ne kadar güven gitti?” Çünkü bazen asıl vurgun bütçeye değil, bir toplumun ruhuna yapılır.
* Yazarın kısa biyografisi için tıklayın.
KAYNAKÇA
Ertan, G., Aytaç, S. E. ve Çarkoğlu, A. (2019). Türkiye’de siyasi kurumlara güven: Kültürel ve kurumsal açıklamalar ile “kazanan takım” etkisinin rolü. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 37(1).
Grimes, M. (2006). Organizing consent: The role of procedural fairness in political trust and compliance. European Journal of Political Research, 45, 285–315. DOI: 10.1111/j.1475-6765.2006.00299.x
Hudson, J. (2006). Institutional trust and subjective well-being across the EU. Kyklos. DOI: 10.1111/j.1467-6435.2006.00319.x
Köbis, N. C., van Prooijen, J.-W., Righetti, F. ve Van Lange, P. A. M. (2015). “Who doesn’t?” The impact of descriptive norms on corruption. PLOS ONE, 10(6), e0131830. DOI: 10.1371/journal.pone.0131830
Maier, S. F. ve Seligman, M. E. P. (2016). Learned helplessness at fifty: Insights from neuroscience. Psychological Review, 123(4), 349–367. DOI: 10.1037/rev0000033
Tay, L., Herian, M. N. ve Diener, E. (2014). Detrimental effects of corruption and subjective well-being: Whether, how, and when. Social Psychological and Personality Science, 5(7). DOI: 10.1177/1948550614528544
Tyler, T. R. (2006). Psychological perspectives on legitimacy and legitimation. Annual Review of Psychology, 57, 375–400. DOI: 10.1146/annurev.psych.57.102904.190038
World Health Organization. (2026). Mental health. WHO.


