Denizde Ölüm, Karada Sessizlik: Felaketin Psikopolitiği
Eylül 2, 2026
Uberleşen Psikoterapi: Premium Uzmanlar ve Proleterleşen Psikologlar
Eylül 8, 2026

Valahi Filmi ve Büyükannemin Dili

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Eylül 4, 2026

Ruhsal Mekân olarak Büyükanne Kucağı ve Kayıp Dil

Ninem Huri, babamın annesi ama ben ona, içinde “anne” sözcüğünü barındıran ve günlük hayatımda pek de kullanmadığım bir hitapla, “büyükanne” diye seslenmek ve onu böyle anmak istiyorum. Bunun daha önemli olduğunu hissediyorum.

Annem ilk nesnemdi; fiziksel olarak vardı ama ruhsal olarak yanımda olmadı hiçbir zaman. Oysa psikanalitik açıdan bebeğin ilk nesnesi olan anne, fiziksel varlığıyla değil, çocuğun henüz ayrışmamış benliğini taşıyan; ona süreklilik, temas ve güven duygusu sağlayan ruhsal bir nesne olarak varlığını hissettirmelidir. Annemin ruhsal yokluğu, ilk nesne ilişkisinde bir boşluk yaratırken büyükannem, o boşluğu yalnızca sevgisiyle değil, annemin gerçekleştiremediği birincil kapsama işlevini üstlenerek yerleşmişti.

Belki de bu yüzden büyükannemin kucağı, sıradan bir şefkat alanı değildi. İlk nesnenin eksikliğinde benliğimin dağılmasını önleyen, beni kapsanmış ve sevilebilir kılan ilk ruhsal mekândı. Annemin yokluğuna karşı büyükannemin sevgisi vardı. Böylece o, annemin yerini alan biri olmaktan çok, ruhsal olarak yok olan ilk nesnenin bazı temel işlevlerini taşıyan, ikincil ama kurucu bir nesneye dönüşmüştü.

Ben, büyükannemin kucağında yalnızca sevilen bir çocuk değil; ilk kez gerçekten bir başkasının ruhsal dünyasında yer bulan bir BEN olmuştum. Yer kaplamıştım. Yankı bulduğum bir evrenim vardı. Boşlukta sallanmıyordum. Elbette, tüm güzel ve iyi şeyler gibi bu da kısa sürdü. Babamı kaybettikten bir yıl sonra, altı yaşımdayken büyükannemi de kaybettim.

Büyükannem Kürt’tü ve Kürtçe konuşurdu. Bana tekerlemeler söylerdi. Ben anlamazdım; malûm sebeplerden, bana öğretmemişlerdi. Çocukluğumdan hatırladığım nadir anılardan biridir bu. Yıllar sonra, yabancı dil öğrenmeye çalışırken ve her seferinde bir yerde sıkışıp kaldığımı fark ettiğimde, bir arkadaşıma, “Bir türlü öğrenemiyorum; içimde bir yerde düğümleniyor sanki,” demiştim. Sonra bırakmış, notlarımı bir kenara atmıştım. Olmuyordu.

Sonra bir gün, büyükannemin sesiyle bir tekerleme çalındı kulağıma. İşte o zaman anladım: Düğüm, büyükannem Huri’nin diliydi. Sevgiyi bildiğim, anneliği gördüğüm dil…Evet, kısacık bir tekerleme. Önce benim olanı öğrenmeliydim. Hem yetim kalmışlığı benden iyi kim bilebilirdi ki? Ona sahip çıkmalı, boynu büyük kalmasına izin vermemeliydim. Büyükannemi hak ettiği gibi, kendi anadiliyle anmalıydım.

Bu yazı, büyükannemin anısına duyduğum saygı, minnet ve sonsuz özlemle; onun sevgisini çocukluğumun en güvenli hafızalarından biri olarak taşıyacağım o sessiz vefa borcunu dile getirmek için yazıldı. Bu yazının, bir Valahi filminin psikanalitik incelemesinden çok daha başka bir işlevi olduğunu bilmeye hakkın olduğunu düşünüyorum sevgili okur. Ve şimdi başlıyorum.

Valahi: Bedende Yaşayan Bir Hafıza ve Karın Gurultusu

Başrolünde sevgili dostum Kerem Fırtına’nın olduğu ve yapımcılığını üstlendiği, yönetmenliğini ve senaristliğini ise Ali Kemal Çınar’ın üstlendiği Valahi filmini beğenerek izlemekle beraber, filmin bende açtığı kapılarla yüzleşmemin, bunları anlamlandırmamın ve içimde sindirmemin hiç de kolay olmadığını kabul etmem gerekir. Uzun zaman sonra konuşulabilir ve anlatılabilir düzeye gelip dile döküldü.

Ben yine de sizi uyarmak isterim: Bu yazıda birçok kez dil kelimesi ile karşılaşacaksınız. Meselemiz dil. Hem de anadil. Valahi, Kürtçede “boşluk” anlamını taşıyan bir kelime; film de adını buradan alıyor. Film, Hrant Dink’in yıllar evvel yapılan bir röportajda, kendisinin de başka bir kaynaktan alıntılayarak anadili “karın gurultusu” olarak nitelendirmesi üzerine kurduğu eksenle, dili yalnızca kültürel bir aidiyet unsuru olarak değil, öznenin ruhsal kuruluşunun temel bileşenlerinden biri olarak ele alan güçlü bir psikanalitik anlatı sunuyor.

Filmde Baran’ın kendi anadilini bilmemesi nedeniyle yaşadığı karın gurultusunun, biyolojik rahatsızlıktan çok, bastırılmış kimliğinin ve eksik bırakılmış benlik deneyiminin bedensel dışavurumu olarak işlediğini düşünüyorum. Film boyunca ise bu gurultunun, Freud’un “bastırılanın geri dönüşü” kavramıyla ilişkisini; konuşulamayan, temsil edilemeyen ve sembolleştirilemeyen deneyimin bir semptom olarak bedene nasıl geri döndüğünü izliyoruz.

Filmde dil, yalnızca iletişimsel bir araç olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu ilk duygusal bağın taşıyıcısı olarak da işleniyor. Lacan’ın “bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır” önermesi açısından değerlendirildiğinde Baran’ın yaşadığı sorun, yalnızca Kürtçe bilmemesi değil; arzusuyla, kimliğiyle ve kendi öznel tarihiyle ilişkili temel simgesel düzenden kopmuş olmasıdır.

Anadilin eksikliği burada kelime eksikliğinden çok, öznenin kurduğu ses evreninin kaybına dönüşür. Bu nedenle karın gurultusu, anlamdan önce gelen ilksel sese; henüz sözcüklere dönüşmemiş, bedensel ve ritmik bir hafıza alanına gönderme yapar. Bir başka deyişle, dilin henüz anlamdan önce bedende duyulduğu o ilk zamana…

Film, Hrant Dink’in metaforunu psikanalitik düzlemde somutlaştırarak, anadili bedende yaşayan bir hafıza biçimi olarak temsil eder. Havin’in, Baran’ın gurultusunu duyması ve ardından Kürtçe konuşmaya başlaması, aktarım ve karşıaktarım dinamikleri açısından da dikkat çekicidir. Havin burada yalnızca terapötik bir figür değil, Baran’ın bastırılmış benliğini bir süreliğine taşıyan “öteki” hâline gelir. Baran’ın gurultusuna “Mizgin” adını vermesi de yeniden doğuş ve sembolik tanınma işlevi bakımından oldukça kıymetlidir.

Film bu noktada romantik bir “köklerine dönüş” anlatısı kurmaz. Çünkü Baran, dili sonradan öğrense bile çocukluğu, geçmişi ve aidiyet duygusu ile tam manada bütünleşemez. Julia Kristeva’nın işaret ettiği gibi, özne bazen kendi dilinde dahi sürgündür. Baran’ın trajedisi yalnızca dilini kaybetmiş olması değildir; o dilin içinde yaşayabileceği çocukluk deneyimini de yitirmiş olmasıdır..

Belki de burada dilin neden yalnızca bir iletişim aracı olmadığını daha iyi anlayabiliriz. İnsan bir dili sonradan öğrenebilir; kelimeleri ezberleyebilir, cümleler kurabilir, gramerini kavrayabilir. Fakat dilin içinde yaşanmış çocukluğu sonradan öğrenemez. Çünkü anadil, yalnızca sözcüklerin değil; sesin, ritmin, bakışın, bedenin ve ilk ilişkilerin de hafızasıdır. Bu yüzden büyükannemin söylediği o kısacık tekerleme, yıllar sonra bir dil öğrenme çabamın tam ortasında yeniden kulağıma çalındı. Çünkü bazı diller öğrenilmez. Bazı diller hatırlanır.

Filmdeki çarpışan arabalar rüyası ve park edemeyen araba sahneleri de Baran’ın ilişkisel kopukluğunu simgesel düzeyde görünür kılmaktadır. Çarpışan arabaların birbirlerine değmemeye çalışarak geçmeleri, yakınlık arzusuyla temas kuramama hâlini düşündürürken; park edemeyen araba, öznenin ruhsal olarak hiçbir yere yerleşememesini simgeler. Baran ne dilde, ne ilişkilerde ne de toplumsal hayatın içinde kendine ait bir konum bulamaz. Bu yönüyle film, modern öznenin köksüzleşmesini gündelik imgeler aracılığıyla görünür hâle getirir.

Sonuç

Final sahnesi ise bana göre açık uçlu olmaktan çok, filmin temel psikanalitik tezini tamamlayan bir son olarak kurulmuştur. Baran’ın gurultuyu Havin’e aktarması ve ardından onu geri almak istemesi, semptomun yalnızca acı veren bir unsur olmadığını; aynı zamanda öznenin kimliğinin taşıyıcısı hâline gelebildiğini gösterir. Lacan’ın semptomu öznenin hakikatiyle ilişkilendiren yaklaşımı da burada belirginleşir. Karın gurultusu Baran için bilmediği anadilin, çocukluğun ve aidiyetin son izidir.

Havin’in bu uğultuyu duymasına rağmen bütünüyle anlamlandıramaması ise her aktarımın tamamlanamayacağını; bazı tarihsel ve kültürel yaraların tam anlamıyla sembolle ifade edilememe olasılığını düşündürür.

Belki de bazı şeyler anlatılmak için değil, duyulmak için vardır. Bir karın gurultusu bir tekerleme bir büyükannenin sesi gibi… Sonuç olarak Valahi, anadilin kaybını yalnızca politik bir mesele olarak değil; bedensel, ruhsal ve varoluşsal bir eksiklik olarak ele alan güçlü bir psikanalitik anlatı olarak okunabilir. Film, dilin kaybıyla birlikte yalnızca sözcüklerin değil, öznenin kendisini, kurduğu ilk ses evreninin, çocukluğun ve aidiyetin de nasıl kaybedilebileceğini gösteriyor.

Ve ben bu filmi izlerken, Baran’ın karın gurultusunun içinden kendi çocukluğumun sesini duydum. Büyükannemin Kürtçe söylediği o kısacık tekerlemeyi… Yıllarca anlamını bilmediğim, fakat nedense hiç unutmadığım o sesi… Belki de mesele tam olarak buydu. Öncelik senin olanı öğrenmek değil; öncelik senin olanı hatırlamak.

Bu yazı da, büyükannemin anısına duyduğum derin saygı, sonsuz özlem ve minnetle; onun bana bıraktığı kelimelerden çok daha eski o dili yeniden hatırlama çabasıdır. Ve belki de yıllar sonra, onun sessizce bıraktığı o mirasa sahip çıkmanın; ona kendi anadiliyle, hak ettiği yerden yeniden seslenmenin küçük bir yoludur.

Ciran Ciran Hu!

—Ciran , Ciran!

— Hu, hu!

— Kurê te hat?

— Hat.

— Çi anî?

— Mirarî ve morik.

— Ji kî re, ji kî re?

— Ji te re, ji me re.

— Din ji kî re?

— Ji pisîka reş re.

— Pisîka reş li ku derê ye?

— Çû ser darê.

— Dar li ku derê ye?

— Tevrê (balte) birî.

— Tevber li ku derê ye?

— Ket nav avê.

— Av li ku derê ye?

— Çêlê (çêlekê) vexwar.

— Çêl li ku derê ye?

— Reviya çiya.

— Çiya li ku derê ye?

— Şewitî, qediya, bû xwelî!

Büyükannem Huri’nin anısına…

Saygı, minnet ve sonsuz özlemle

Valahi Filmi ve Büyükannemin Dili
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin