Sovyetler Birliği Özlemi
Ağustos 30, 2026
Valahi Filmi ve Büyükannemin Dili
Eylül 4, 2026

Denizde Ölüm, Karada Sessizlik: Felaketin Psikopolitiği

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Eylül 2, 2026

Giriş

Toplumsal bir felaketin ardından yalnızca ne olduğunu değil, toplumun yaşananlara nasıl tepki verdiğini de değerlendirmek gerekir. Çünkü felaketin kendisi olay yerinde biter; ancak psikolojik ve toplumsal etkileri uzun süre devam edebilir. 30 Ağustos 2026’da Girne açıklarında yaşanan yolcu gemisi faciası da bu açıdan yalnızca bir ulaşım kazası olarak ele alınamayacak kadar çok katmanlıdır. Yaşananların teknik ve hukuki boyutları soruşturma sonucunda ortaya çıkacaktır. Nitekim olayın hemen ardından yetkililer soruşturma başlatmış, geminin kaptanı ve mürettebatı gözaltına alınmış; kazanın kesin nedeni konusunda ise erken bir sonuca varılmaması gerektiği belirtilmiştir.

Bu yazının meselesi kazanın nedenini açıklamak değil; bir felaketin ardından ölümün toplum tarafından nasıl anlamlandırıldığını incelemektir.

1. Toplum bir felakete nasıl tepki verir?

Felaket anında insanlar yalnızca korku yaşamaz. Aynı zamanda anlamlandırmaya çalışır. Ne olduğunu bilmek, bir neden bulmak ve yaşananların kontrol edilebilir olup olmadığını anlamak ister.

Travmatik olaylar, insanların kendileri ve dünya hakkında sahip oldukları temel varsayımları sarsabilir. Böyle durumlarda kişi, yaşanan olay ile daha önce sahip olduğu dünya görüşü arasındaki uyumsuzluğu azaltmaya ve olayın yaşamındaki anlamını yeniden kurmaya çalışabilir (Janoff-Bulman, 1989; Park, 2022). Bu nedenle felaketlerin ardından yalnızca kurtarma çalışmaları başlamaz; aynı zamanda bir anlamlandırma mücadelesi de başlar. Sorumlular aranır, ihmaller tartışılır, yaşananın bir “talihsizlik”, “ihmal” ya da “kader” olup olmadığı sorgulanır.

Bu tepkilerin tamamı aslında aynı ihtiyacın farklı biçimleridir: Ani ve beklenmedik bir olay karşısında belirsizliği azaltmak ve dünyayı yeniden anlaşılır hâle getirmek. İnsanlar yaşanan olayın nedenini, sonuçlarını ve gelecekte ne anlama geleceğini anlamlandırmaya çalışırken bazen olayın kendisinden çok, olayın nasıl açıklanacağı üzerine yoğunlaşırlar (Park, 2022). Fakat bir toplumun felakete verdiği tepki yalnızca olayın kendisiyle şekillenmez. Medyanın dili, resmi kurumların açıklamaları, hayatta kalanların ne ölçüde görünür olduğu ve sorumluluk tartışmasının nasıl yürütüldüğü, yaşananların toplum tarafından nasıl anlamlandırılacağını etkiler. Sosyal medya da krizlerin yalnızca takip edildiği bir alan değil; insanların bilgi aldığı, sorumluluk tartıştığı, duygularını ifade ettiği ve zamanla olayın kolektif hafızasını oluşturduğu bir alan hâline gelmiştir (Zhang et al., 2020).

Bir felaketin bilançosu, yalnızca kaybedilen hayatların sayısından ibaret değildir. Yitirilen her canın bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeler, hiçbir rakamla ifade edilemeyecek kadar farklı ve derindir. Bu nedenle bazı kayıplar sayılabilir; fakat taşıdıkları anlam ve bıraktıkları iz hiçbir rakama sığmaz.

Nasıl öldü?
Neden öldü?
Önlenebilir miydi?
Ve bundan sonra ne değişecek?

Bu sorular, ölüme bir anlam ve kayba bir neden arayışının ifadesidir. Aynı zamanda ölümü yalnızca bireysel bir kayıp olarak görmekten çıkarır; onu sorumluluk, adalet ve değişim üzerinden toplumsal bir meseleye dönüştürür.

2. Neden bazı ölümler toplumsal travmaya dönüşür?

Her ölüm toplumda aynı izi bırakmaz.

Bazı münferit ya da kitlesel kayıplar kolektif hafızada kalıcı bir yer edinirken, bazıları kısa sürede gündemden silinebilir. Bu farklılaşmayı yalnızca ölüm sayısıyla açıklamak mümkün değildir. Bir felaketin bilançosu, yalnızca kaybedilen hayatların sayısından ibaret değildir. Çünkü her kayıp bir hikâyedir. Rakamlar ölümleri sayabilir; ama geride kalanların yaşadığı kaybı ölçemez. Bir ölümün toplumsal travmanın parçası hâline gelmesi, olayın nasıl anlatıldığı, nasıl temsil edildiği ve toplum açısından ne anlama geldiğiyle yakından ilişkilidir. Çünkü toplumlar yalnızca olayları değil; o olayların nasıl anlamlandırıldığını, kimlerin sorumlu tutulduğunu, hangi duyguların öne çıktığını ve geride hangi soruların bırakıldığını da hatırlar.

Toplumsal travma, bireysel travmaların basit bir toplamı değildir. Kai Erikson’un Buffalo Creek felaketi üzerine çalışması, büyük felaketlerin yalnızca bireylerin psikolojik dünyalarını değil, topluluk içindeki bağları, güven duygusunu ve ortak yaşam hissini de zedeleyebileceğini göstermiştir (Erikson, 1976).

Medyatik Temsil ve Sembolleşme

Görüntülerin tekrarı, hayatını kaybedenlerin ve geride kalanların hikâyelerinin görünür olması, bazı kayıpların kolektif hafızada sembolleşmesine yol açabilir. Sosyal medya kullanıcıları krizleri yalnızca takip etmez; aynı zamanda olayları yorumlar, sorumluluk atfeder ve olayın nasıl hatırlanacağına ilişkin anlatılar üretir. Bu nedenle krizlerin sosyal medya üzerindeki anlatıları, zamanla kolektif hafızanın oluşumuna katkıda bulunabilir (Zhang et al., 2020).

Güven ve adalet duygusunun sarsılması

Toplumsal travma, bireysel travmaların basit bir toplamı değildir. Bir toplumun güven, dayanışma ve kurumlara duyduğu inanç sarsıldığında, olayın etkisi bireysel sınırları aşabilir. Felaketlerin topluluk ilişkileri üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar, kaybın aynı zamanda aidiyet, dayanışma ve ortak yaşam duygusunu da zedeleyebileceğini göstermektedir (Erikson, 1976).

Cevapsız kalan sorular

Neden oldu?”, “Önlenebilir miydi?”, “Kim sorumlu?” gibi sorular yanıtsız kaldığında, yalnızca ölüm değil, yaşanan olayın anlamı da belirsizleşir. Çünkü insanlar travmatik olayların ardından yalnızca “ne olduğunu” değil, olayın neden gerçekleştiğini ve kendi yaşamları açısından ne anlama geldiğini de anlamlandırmaya çalışırlar (Park, 2022).

3. Felaket ekranlara taşındığında: Kolektif dehşet

Bir travmatik olay gerçekleştiğinde, sosyal medya aracılığıyla olaya ait görüntülere çok kısa sürede ve tekrar tekrar maruz kalabiliyoruz. Denizde insanların can yelekleriyle beklediği, bir geminin suyun üzerinde ters dönmüş hâlde kaldığı ya da insanların yardım beklediği görüntüler bize olayla ilgili bilgi vermenin ötesine geçebilir. İzleyenin zihninde de bir tehdit duygusu yaratabilir. Olayın içinde olmayan kişi bile kendisini kısa süreliğine o sahnenin içinde düşünebilir:

“Ben olsaydım?” “Çocuğum o gemide olsaydı?”

Görüntüler bu nedenle felaketin fiziksel sınırlarını genişletir. Olay yerinden uzakta yaşayan insanlar da korkuya, çaresizliğe ve belirsizliğe tanıklık eder. Araştırmalar, kitlesel travmalar sonrasında medya maruziyetinin akut stres ve travma sonrası stres belirtileriyle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Özellikle grafik görüntülere daha fazla maruz kalmanın daha yüksek stres belirtileriyle ilişkili olduğu bulunmuştur (Holman et al., 2020).

Üstelik sosyal medya, bu görüntülerin hızla ve tekrar tekrar karşımıza çıkmasına neden olur. Aynı sahneyle yeniden karşılaşmak, yaşanan tehdidin zihinde yeniden canlanmasına ve kişinin kendisini olayın içindeymiş gibi hissetmesine yol açabilir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

Bir kişinin felaket görüntülerine maruz kalması, onun mutlaka travmatize olacağı anlamına gelmez.

Travmatik bir olaya verilen psikolojik tepki; kişinin önceki deneyimleri, olayla kurduğu kişisel bağ, sosyal desteği, maruziyetin yoğunluğu ve olayın kişi açısından taşıdığı anlam gibi birçok faktöre bağlıdır (Holman et al., 2020; Park, 2022). Sosyal medya yalnızca risk oluşturan bir alan da değildir. Kriz dönemlerinde bilgi paylaşımı, yardım koordinasyonu ve ihtiyaçların görünür hâle getirilmesi açısından önemli işlevler de üstlenebilir (Muniz-Rodriguez et al., 2020). Dolayısıyla mesele yalnızca “sosyal medya” değildir.

Nasıl gösteriyor?
Ne kadar tekrar ediyor?
Görüntüyü hangi bağlamda sunuyor?
Ve izleyicinin karşısına ne kadar süreyle çıkarıyor?

Bu sorular önemlidir. Çünkü medya yalnızca “olanı gösteren” bir araç değildir. Aynı zamanda neyi hatırlayacağımızı ve neye tepki vereceğimizi de etkileyebilir (Zhang et al., 2020).

4. Hayatta kalanlar ve yakınları: Felaket olay yerinde bitmez

Bir olayın fiziksel olarak sona ermesi, psikolojik etkilerinin de sona erdiği anlamına gelmez. Hayatta kalan kişi için deniz artık yalnızca deniz olmayabilir. Bir gemiye binmek, dalga sesi duymak, can yeleği görmek ya da benzer görüntülerle karşılaşmak, yaşananları yeniden hatırlatabilir. Travmatik olaylar kişinin dünya ve kendisi hakkındaki temel varsayımlarını sarsabildiğinden, olayla ilişkili uyaranlar daha sonra güçlü duygusal tepkiler ortaya çıkarabilir (Janoff-Bulman, 1989).

Ancak travmanın etkisi yalnızca olayı doğrudan yaşayanlarla sınırlı değildir. Olayı yaşamamış kişiler de yoğun medya maruziyeti, tanıklık ya da kişisel bağlar aracılığıyla yaşanan tehdidi kendi hayatlarıyla ilişkilendirebilir ve benzer bir korku ya da güvensizlik hissedebilir (Holman et al., 2020).

Özellikle başkalarının ölümüne tanıklık eden kişilerde bu tür hatırlatıcılar yoğun duygusal tepkilere yol açabilir. Ancak her hayatta kalanın travma sonrası bir ruhsal zorluk yaşayacağını söylemek doğru değildir. Travmaya verilen tepkiler kişiden kişiye değişir. Sosyal destek, güvenlik duygusunun yeniden kurulması ve yaşananların anlamlandırılabilmesi, iyileşme sürecinde önemli bir rol oynar (Park, 2022).

Bununla birlikte, bazı hayatta kalanlarda hayatta kalan suçluluğu görülebilir.

Neden ben hayattayım?” “Onu kurtarabilir miydim?

Ben yaşarken onun ölmesi adil mi?” gibi sorular, kişide suçluluk ve utanç duygularını tetikleyebilir. Bu durum tek başına bir ruhsal bozukluk değildir; ancak yoğun ve kalıcı hâle geldiğinde kişinin travma sonrası uyumunu zorlaştırabilir. Yakınlarını kaybedenler için ise en ağır süreçlerden biri belirsizliktir. Kayıp kişinin ölüp ölmediğini, nerede olduğunu ya da kendisinden haber alınıp alınamayacağını bilmemek, kişiyi umut ile yas arasında bırakabilir.

Psikolog Pauline Boss’un “muğlak kayıp” (ambiguous loss) kavramıyla açıkladığı bu durum, kaybın kesinleşmemesi nedeniyle kişinin yasını anlamlandırmasını ve yaşamını yeniden düzenlemesini zorlaştırabilir. Kişi bir yandan kaybı kabullenmeye çalışırken diğer yandan geri dönme ihtimalini koruyabilir (Boss, 1999; Boss, 2016).

Bu nedenle psikososyal destek yalnızca felaket anında değil, felaket sonrasında da uzun süre devam etmelidir. Çünkü bazı yaralar olay yerinden ayrıldıktan sonra görünür hâle gelir. Belirsizlik, suçluluk ve yas; felaketin ardından uzun süre kişinin yaşamında varlığını sürdürebilir.

5. “Kaptan hata yaptı” demek neyi görünmez kılar?

Felaketlerden sonra sorumluluğu tek bir kişide toplamak, yalnızca bir suçlama biçimi değil; aynı zamanda toplumsal bir refleks ve duygu düzenleme mekanizmasıdır. Ani, belirsiz ve kontrol edilemez bir felaket karşısında toplumun yaşadığı kaygı ve çaresizlik, belirli bir sorumluya işaret edilmesiyle kısmen düzenlenebilir.  Kaptan hata yaptı, şirket hata yaptı, hava şartları kötüydü ve teknik bir arıza vardı. Bu açıklamaların herhangi biri doğru olabilir. Ancak henüz soruşturma tamamlanmadan bunlardan birini bütün felaketin açıklaması olarak kabul etmek, daha geniş soruları görünmez hâle getirebilir.

  • Geminin bakım süreçleri nasıldı?
  • Kaptan olan kişi bu iş konusunda yetkin miydi?
  • Denetimler gerçekten işliyor muydu?
  • Güvenlik standartları yeterli miydi?
  • Çalışanlar hangi koşullarda çalışıyordu?
  • Ticari baskılar güvenlik kararlarını etkiliyor muydu?
  • Ulaşım politikalarında güvenlik ile ekonomik süreklilik arasında nasıl bir denge kuruluyordu?
  • Ve devletin düzenleyici ve denetleyici rolü nerede başlıyordu?

Bir insanın hata yapması ile o hatanın gerçekleşebileceği koşulların oluşması aynı şey değildir. Tam da burada sistemik güvenlik yaklaşımı devreye girer. James Reason’ın geliştirdiği Swiss Cheese Model, kazaların yalnızca olayın son aşamasındaki bireysel hatayla açıklanamayacağını; farklı güvenlik katmanlarındaki zayıflıkların belirli koşullarda bir araya gelerek kazaya yol açabileceğini öne sürer (Reason, 1997).

Başka bir ifadeyle, olayın en görünür noktasındaki hata, kazaya giden sürecin yalnızca son halkası olabilir. Bir kaptanın yanlış bir karar vermesi önemlidir. Ama şu sorular da önemlidir:

  • Bu kararın verilmesine hangi koşullar yol açtı?
  • Bu kararı denetleyecek mekanizmalar var mıydı?
  • Sistemde başka hangi güvenlik bariyerleri bulunuyordu?

Bu nedenle bir felaketi yalnızca bireysel hata üzerinden açıklamak, sistemin ürettiği riskleri ve ihmaller zincirini görünmez hâle getirebilir (Reason, 1997). Tam da burada politik psikoloji devreye girer. Çünkü tek bir sorumlu bulmak, karmaşık bir sistemi anlamaktan daha kolaydır.

Suçun bir kişide toplanması belirsizliği azaltabilir ve kontrol duygusunu yeniden kurabilir. Ancak aynı zamanda sistemin ürettiği riskleri görünmez hâle getirebilir. Bu nedenle bir felaketin ardından yalnızca: “Kim hata yaptı?” sorusunu değil, “Bu hatanın gerçekleşmesine hangi koşullar izin verdi?” ve  “Sorumluluk kimlere ait?” sorularını da sormak gerekir.

Çünkü ulaşım güvenliği yalnızca bireysel dikkat meselesi değildir. Denetim mekanizmaları, çalışma koşulları, güvenlik standartları, ticari baskılar ve sistemin düzenleyici sorumluluğu da felaketlerin politik boyutunu oluşturur.

6. Felaketlerin toplumsal hafızadaki yeri

Bir felaketin haber olmaktan çıkması, onun insanların hayatından çıktığı anlamına gelmez. Bazı olaylar yıllarca hatırlanır. Anıtları yapılır, davaları takip edilir, yıl dönümlerinde yeniden gündeme gelir. Bazıları ise kısa süre içinde kamusal hafızadan çekilir. Toplumsal hafıza kendiliğinden oluşmaz. Neyi hatırladığımız; medyanın neyi tekrar ettiği, devletin nasıl konuştuğu, mağdurların ne kadar görünür olduğu ve adalet sürecinin nasıl ilerlediğiyle de ilişkilidir. Sosyal medya kullanıcılarının krizleri yeniden anlatması, sorumluluk atfetmesi ve farklı anlatıları dolaşıma sokması, olayların zaman içinde nasıl hatırlanacağını etkileyebilir. Krizlerin ardından sosyal medyada oluşturulan anlatıların travma, sorumluluk, güç ve toplumsal meseleler etrafında şekillenebildiği gösterilmiştir (Zhang et al., 2020).

Bu nedenle unutmak yalnızca zamanın doğal sonucu değildir. Bazen bir olayın unutulmasını kolaylaştıran toplumsal koşullar da vardır. Fakat unutulan her şey gerçekten kaybolmaz. Bazı acılar ailelerin hayatında, bazıları hayatta kalanların bedeninde, bazıları ise toplumun güven duygusunda yaşamaya devam eder.

Çünkü bir felaketin ardından insanlar yalnızca ne olduğunu değil;

neden olduğunu,
kimin sorumlu olduğunu
ve bir daha yaşanmaması için neyin değişeceğini de sorgular.

Bu noktada adalet duygusu, toplumsal iyileşmenin önemli bir parçası hâline gelir.

Gerçeğin görünür kılınması, sorumluluğun kabul edilmesi ve adalet arayışının karşılık bulması, sarsılan güven duygusunun yeniden kurulmasına katkı sağlayabilir. Buna karşılık soruların cevapsız kalması ve sorumluluğun belirsizleşmesi, felaketin yarattığı güvensizliği daha da derinleştirebilir. Çünkü adalet yalnızca hukuki bir sonuç değildir. Aynı zamanda toplumun yaşananları anlamlandırabilmesi ve geleceğe yeniden güvenebilmesiyle de ilgilidir. Belki de bir felaketin ardından sorulması gereken en önemli sorulardan biri budur:

Yaşananları yalnızca hatırlayacak mıyız? Neyi, neden hatırlamayı seçiyoruz? Yoksa hatırlamayı, aynı acının yeniden yaşanmaması için bir toplumsal sorumluluğa dönüştürebilecek miyiz?

Çünkü bazı ölümler yalnızca hayatını kaybedenleri değil, yaşayanların nasıl bir toplumda yaşamaya devam edeceğini de sorgulatır. Belki de toplumsal iyileşme, bir felaketin neden olduğunu bulduğumuz gün değil; bir sonraki felaketi önlemek için neyi değiştirmeye razı olduğumuzu gösterdiğimiz gün başlar.

Kaynakça:

Boss, P. (1999). Ambiguous loss: Learning to live with unresolved grief. Harvard University Press.

Boss, P. (2016). The context and process of theory development: The story of ambiguous loss. Journal of Family Theory & Review, 8(3), 269–286.

Erikson, K. T. (1976). Disaster at Buffalo Creek: Loss of communality at Buffalo Creek. American Journal of Psychiatry, 133(3), 302–305.

Holman, E. A., Garfin, D. R., Lubens, P., & Silver, R. C. (2020). Media exposure to collective trauma, mental health, and functioning: Does it matter what you see? Clinical Psychological Science, 8(1), 111–130.

Janoff-Bulman, R. (1989). Assumptive worlds and the stress of traumatic events: Applications of the schema construct. Social Cognition, 7(2), 113–136.

Muniz-Rodriguez, K., Ofori, S. K., Bayliss, L. C., Schwind, J. S., Diallo, K., Liu, M., Yin, J., Chowell, G., & Fung, I. C.-H. (2020). Social media use in emergency response to natural disasters: A systematic review with a public health perspective. Disaster Medicine and Public Health Preparedness, 14(1), 139–149.

Park, C. L. (2022). Meaning making following trauma. Frontiers in Psychology, 13, 844891.

Reason, J. (1997). Managing the risks of organizational accidents. Ashgate.

Zhang, X., Nekmat, E., & Chen, A. (2020). Crisis collective memory making on social media: A case study of three Chinese crises on Weibo. Public Relations Review, 46(4), 101960.

Denizde Ölüm, Karada Sessizlik: Felaketin Psikopolitiği
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin