
Bir halk, güçlü bir baba figürünü neden arzular? Ve neden her krizde çocuk gibi hissetmek isteriz? Doç. Dr. Burcu Önder Memiş, politik olanın duygusal haritasını yeniden çizdi.
1 – Bir liderin halkla kurduğu ilişki biçiminde “baba”, “ağabey” ya da “çocuk” imgesi hangi işlevleri görür?
Gustave Le Bon, “Kitleler Psikolojisi”nde, Sigmund Frued da “Kitle Psikolojisi ve Benlik Analizi”nde kitlelerin irrasyonel olduklarını söylerler. Yani bir araya gelen ve kitleler oluşturan gruplar bilinçli, rasyonel bir zeminde hareket etmezler. Sigmund Freud, “Kitle Psikolojisi ve Benlik Analizi”nde, “kitlelerin duygulanımlarından” bahseder. Dolayısıyla kitle irrasyonel bir yapıdadır ve halk kitle halinde hareket etmeye, karar vermeye, bir seçime doğru yönelmeye başladığında burada bilinçdışı dinamikler işlemeye başlar. “Baba”, “ağabey”, “çocuk”, “bacı/kardeş” in liderin halkla ilişkilenme biçimindeki işlevleri de burada ortaya çıkıyor. Bu işlevleri ancak buralara bakara yorumlayabiliriz.

Öncelikle “baba”, “ağabey” ve “çocuk”un hangi anlamlar taşıdığına bakalım. “Baba”, “ağabey” ve “çocuk” , “aileye” aittirler. Bu figürler (“anne” de buna dâhil olmak üzere) bir ailenin dinamiklerine, işlerliğine veya bir ailedeki sisteme, yapıya işaret ederler. Sosyolojide de ifade edildiği üzere aile toplumun mikro yapısıdır. Biz aile üzerinden toplumun izlerini seyredebiliriz. Tekrar psikolojik boyuta ve aileye dönecek olursak, baba otoriteyi, korumayı, kollamayı, disipline etmeyi, sınır koymayı, onaylamayı ifade eder. Bir aile içindeki çocuklar da onaylanma ve yeterlilik algıları hakkındaki fikre babanın davranışları üzerinden varırlar. Babanın bu düzlemdeki tutumları, yaklaşımları çocuklar üzerinde yeterlilik veya yetersizlik, onaya bağımlı olma veya kendini yeterli görme gibi algıları oluşturur. Yani benliğimizin oluşumuyla ilgili temeller anneden olduğu kadar önemli bir kısmı baba tarafından da atılır.nın Lacan da bunu söyler ve “Babanın Adları” üzerinde çok durur.
Dahası çocukluk yıllarında babayla kurulan ilişki, yetişkinlikte “otorite” ile kurulan ilişkiyi inşa eder. Otorite ile yani kurallar koyan, sınırlar çizen taraf ile ilişkimiz nasıl seyredecektir? Bu otorite tarafı, devlet, işveren, müdür, öğretmen, kolluk güçleri (polis gibi), siyasi lider gibi figürlerin temsiliyetini ifade eder. O halde burada “çocuk”un konumu da ortaya çıkıyor : Çocuk korunmaya, yetiştirilmeye, öğretilmeye, yönlendirilmeye, şefkate, yardıma, desteğe ihtiyacı olandır. Henüz hem bedensel anlamda hem de ruhsal anlamda bir yetişkin bilincine sahip değildir.
Çocuk korku duyar, kaygılıdır, ihtiyaç duyar, ihtiyaçları vardır. Duygularıyla kalmayı, onları ifade etmeyi ve kendisini regüle etmeyi öğrenmeye ihtiyacı vardır. İşte tam bu noktada çocuklukta, aile içinde, otorite figürü baba ile yaşananlar yetişkinlikte, bir yetişkinin yaşamında belirleyici bir noktaya geçer. Bu noktalardan biri de politikadır. Siyasi düşünce biçimimiz, hangi siyasi lidere sempati duyduğumuz, hangi lideri seçtiğimiz “baba” , “ağabey” ve ya “kız kardeş” “ana/anne” ile çocuklukta yaşananlardan oluşturduğumuz algılarımızla çok yakından ilişkilidir. “Ağabey”in daha yatay bir ilişkisi vardır. Aslında öyleymiş gibi durur ama biraz daha derinine baktığımız zaman “ağabey”de de bir kural koyucu, otoritenin devralıcısı, devamı, kurallara yönlendiren tarafları görürüz. Bunlara bir de “ana/anne”, “kız kardeş/bacı” yı da ekleyebiliriz.
Örneğin özellikle politikada, kadınlığın üzerine “analık, anaçlık, annelik” üzerinden bir perde çekilir. “Kız kardeş/bacı” olduğu zaman cinsiyet silinir, bir anda yok edilir ve başka bir şey ortaya çıkar. “namusun ya da ahlakın” bunun üzerinden döndüğü bambaşka bir şey…Tehlike ortadan kalkar. Artık siyaset yapan kadın figür tehlikeli değildir. “Ana/bacı/kardeş” sınırları içindedir ve böylece ahlakın, namusun ve aynı zamanda bir idealize edilmişliğin timsali olur. Siyasette bu çok görülür bir durumdur. Kadın, “kadın”kimliğiyle siyaset yapamaz. “Derleyip toparlayıcı, ara bulucu, namuslu, ana, bacı, kardeş” gibi roller alır veya kendisine yüklenir. Kadının başka türlü siyaset yapabilme durumu var mı bu tarafı sorgulamamız gerekir. İdealize edilmiş ve cinsiyeti silinmiş, belirsizleştirilmiş bir noktada siyasetle buluşur kadın.
Tekrar aileye dönecek olursak, aile içinde, “baba”, “ağabey,” “anne” ile yaşananlar ve burada ortaya çıkan duygular yok olmaz. Bu figürlerle ilişkide veya çatışmalarda açığa çıkan öfke, bağlılık-bağımlı olma, onay ihtiyacı, sevme-sevilme, bağ kurma arzusu bir yerlerde bastırılmış olarak durur ve yetişkin yaşantılarında yöneldiği yerlerden biri de liderlerdir, politik figürlerdir. Burası, Freud’un “aktarım” olarak tanımladığıdır. Dolayısıyla, sorunun tersinden gidersek, bir halkın, “baba”, “ağabey” üzerinden liderle ilişki kurması bu aktarımın bir sonucudur. Ebeveynlerle bilinçdışında devam eden, tamamlanmayan veya yarıda kalmış bir ilişkinin devamıdır aslında bu. Ebeveyne duyulan arzunun lidere, siyasi bir lidere, politik bir kimliğe aktarımıdır.
Örneğin “devlet ana” deriz veya Süleymen Demirel’in bir diğer adının “Baba” olması gibi…Hatta bunu bir de siyah şapkasıyla imgeleştirmişti Süleyman Demirel. Siyah şapka ve “baba” ifadelerini tek başına söylesek doğrudan “Süleyman Demirel” karşılığını alırız. Doksanlı yıllarda Tansu Çiller’in “bacı//kardeş” algısı çizmesi gibi.
Frued’un izinden gidersek, halkın bir lidere yöneliminde bilinçdışı dinamikler devreye girer. Bir halkın, politik bir kimliğe, siyasi bir lidere yönelişinde, bastırılmış çocukluk hislerinin ve arzularının gölgelerini seyrederiz. Freud’un, “Kitle Psikolojisi ve Benlik Analizi”ndeki özdeşim gereği de, halk, lider ile özdeşim kurar. Onun özelliklerini kendine atfeder. Böylece lider halkın kendisi olur, halkın sesi, soluğu, ifadesi olur. Freud tam olarak şunu söyler bize : “Kitle, nesneyi (lideri) kendi benlik ideallerinin yerine koyar ve bunun sonucunda kendi benliklerinde birbirleriyle özdeşleşen bireyler toplamıdır”.
Diğer taraftan otorite/lider tarafından “görülmek” halk için kitle duygulanımı bağlamında müthiş bir şeydir. Bu bazen, yine Freud’un metinlerinin bize ifade ettiği üzere, kitlede çok yoğun bir duygulanımın ortaya çıkmasına, bunun doruğa ulaşmasıyla kitlesel libidonun açığa çıkmasına sebep olur. Kitlesel bir deşarj hali… Özellikle görülmemiş, talepleri o güne değin önemsenmemiş, kimlikleri bastırılmış ve görmezden gelinmiş toplumsal gruplar, bir lider tarafından görüldüklerinde yaşadıkları durum tam anlamıyla budur. Lideri tam olarak buraya yerleştirirler.

Wilhelm Reich, “Faşizmin Kitle Psikolojisi”nde şunu sorgular : “Ne oluyor da” der, “bir halk tüm yetkileri bir anda tek bir kişiye verir?”. Bu sorunun peşine düşer. Bunun yalnızca “korkmaktan” veya “propaganda etkisinden” gerçekleşmediğinin ziyadesiyle farkındadır. Hatta “ulusal narsisizm” den bahseder. “Neden bir demokrasi hikâyesi çıkmaz buradan?” der. “ ‘Ulusal Narsisizm’ nasıl oluşur, ne olur orada?” diye sorar. Reich da bir halkın, bir lideri “baba” figürü yerine koyarak, ona tüm yetkileri ve iktidarı verdiğini ve bunu bir halka yaptıran gerekçenin “o halkın çocuk benliğinde ‘korunma’ ve ‘güvende hissetme’ ihtiyacı olduğunu” söyler. Reich, bu durumun bir halkın kendi kendisini yönetme iradesinin önüne geçtiğini ifade eder. “Kitlelerin otoriter liderlerle özdeşleşmelerinin sonucunda da ‘ulusal narsisizm’ ortaya çıkar” der. Burada Reich’ın yaptığı açıklama çok önemlidir:
“Kitle-bireyi, aldığı eğitim, terbiye, yetiştirilme şekli bakımından (yani geçmişte aile içindeki durumu, konumu, ilişkilenme biçimi, gördüğü ya da göremediği değer, öğrenme biçimi, ilk çevresi ve buradan edindikleri itibarıyla) ne denli ‘çaresiz’ hissediyorsa, ‘çocuksu dayanma ihtiyacı’ o denli artar. Kitle-bireyi o denli de, otoriter lider ile özdeşleşme eğilimi gösterir. Bu da ulusal narsisizmi doğurur”.
Peki, bu ne anlama gelir? Bunu da yine Reich cevaplıyor : “Ulusal narsisizm neye hizmet eder? Bir halkın özgüveninin alınmasıdır.” der ulusal narsisizm için. Burada da durmaz Reich, sormaya devam eder: Peki bunun karşıtı yok mudur? Bu durumun önüne geçilemez mi? “Bu durumun önüne ancak, ‘bilinçle çalışıldığında’, “kendinde bağımlılık devre dışı bırakıldığında’ ve otoriter liderin yerine ‘bireysel, yetişkin, irade sahibi, edilgen değil belirleyici ve bu halinin de farkında olan, çalışan, üreten insan’ konulduğunda geçilebilir” der.

Lacan tarafından baktığımızda baba aslında gerçekte öznenin eksikliğini anımsatır. Bu anlamda liderle “baba” figürü üzerinden bağ kurma tesadüf değildir. Tam da özne olarak halkın ve kitle bireylerinin, bilinç ötesinde, bu eksikliği giderme çabasıdır. Kitlelerin “Büyük Öteki”ne ihtiyacı vardır. Frued, “Totem ve Tabu”da oğulları tarafından, klanı üzerinde tam yetkiye sahip babanın öldürülmesinden bahseder. Bunun sonucunda oğullarda bir suçluluk ve kaygı ortaya çıkmıştır der. İşte bu suçluluk ve kaygıyı ile babasız kalmanın, yani Büyük Öteki’siz kalmanın suçluluğu ve endişesiyle baş edebilmek için baba yaşatılır, başka biçimlerde yaşatılır der.
Lacan’da Büyük Öteki aynı zamanda simgesele denk düşendir. Burada baba somut anlamda bir insan değildir. Bir işlevdir. Yani simgesel düzlemde dil, kültür, toplumun yasalarıdır. Baba biraz buralarda da yaşar veya halk tarafından simgesel bir mevcudiyet biçimiyle yaşatılır. Bir işlev olarak baba bu düzlemi taşır, aktarır. Bireylerden önce de vardır, sonra da var olmaya devam edecektir Lacan’a göre.
Son tahlilde, liderler halkla olan ilişkilerinde bu dinamikleri işletirler. Bunu bazen siyasal iletişim stratejilerinin dahiliyetinde de yapabilirler. Tabi karşılarında duran toplumun, halkın özellikleri nedir sorusunun cevabı burada mühim rol oynar. Bu türden bir lider ilişkilenmesine çok yatkın olan halklar da olabilir ancak bunun ters teptiği veya işlemediği toplumlar da olabilir. Burası tamamen bir halkın toplumsal, kültürel yapısına, tarihsel arka planına bağlı olarak şekillenir.
Bir de şu taraf var: Halk, korku ve panik içinde olduğu kriz dönemlerinde “baba” figüründeki liderlere daha çok bağlanır. Kriz iletişimi süreçlerinde liderlerin varlık göstermesi veya görünür olması biraz burayla da ilintilidir. Kaygı veren hatta toplumsal kaygının en üst seviyeye çıktığı kriz dönemlerinde, bir kriz iletişimi olarak “koruyan”, “her şeye hâkim”, “güven veren”, “her şeyi yoluna sokup düzeltecek olan” lider görünümü söz konusu olur. Kriz dönemleri, toplumsal buhran zamanları, halkları kitlesel olarak “baba” figüründe simgeselleşmiş liderlere, yasalara, otoriteye, sert-katı kurallara yöneltir. Güven için bir derleyip toparlayıcı gerekir, kurallar gerekir, otorite gerekir, yaptırımlar gerekir. Toplumun bakışı bu yönde olur.
Wilhelm Reich’a atfen Hitler Dönemi’ne baktığımızda, örneğin Führer’in/Hitler’in devasa meydanlarda düzenlenen, coşkun ve şaşılası kalabalık mitinglerini düşünelim… Buradan biz şunu söyleyebiliriz: Kitle, belli bir süre için bilinçdışına ittiği ihtiyaçlarını, arzularını, belli bir önderin sembolik halinde karşılar. O önderin simgeselliğinde ebeveyn-çocuk ilişkisini sürdürür.
Tabi Freud, Totem ve Tabu’da, bir de oğulların babanın haklarından pay alma kavgasından söz eder. Bu da başka bir taraftır. Babanın otoriterliğine meydan okuma, yetki genişliğini bozma, bölme. Evet, bir suçluluk çıkar buradan ama gerçek olan bir de bir karşı çıkış vardır. Burayı da düşünme, irdelemek gerekir. Politik anlamda baba, bu taraftan okunduğunda, otoritesine karşı çıkılan bir mücadele alanıdır da aynı zamanda.
2 – Türkiye özelinde “erkek lider=baba” metaforu neden bu kadar kalıcı?
Bunu Hofstede’in kültür boyutları üzerinden değerlendirelim dilerseniz. Onun kültür boyutları bağlamında, Türkiye biraz daha eril ve kolektivist kültürel özelliklerin ağır bastığı bir ülke diyebiliriz. Otoritenin veya otorite figürlerinin (kurumsal iletişim anlamında da bunu söyleyebiliriz) daha baskın ve belirleyici oldukları bir yapı, bir desen söz konusu. Bu da biraz bizim tarihsel arka planımızla ve toplumsal olarak bize özgü tarihsel deneyimlerimizle, kolektif hafızamızla ilgili bir şey.

Halbwachs’ın “Kolektif Bellek” kuramından bu durumu okuduğumuzda aslında bu özelliğin yani politikada erkek lideri bir baba figürü olarak görme, taşıma, seçme ve devam ettirmenin biraz da kolektif belleğimizin getirisi olarak da yorumlayabiliriz. 600 yüzyıl İmparatorlukla yönetilmiş, imparatorluk toplumu özellikleri taşıyarak yaşamını sürdürmüş bir toplumun, işgal sürecinde çok ağır kolektif travmalar yaşaması ve bunun sonrasında Atatürk’ün önderliğinde çok güçlü bir duruş sergileyerek Milli Mücadeleyi gerçekleştirmesi demokrasiye, cumhuriyetçi yönetim biçimine geçişi Türk halkının o güne kadar ki tüm paradigmalarını kökten değişime uğratmıştır. Bu kolay bir şey değildir.
Elbette burada Türk halkı kadersel bir karar vererek, kendi kolektif iradesine sahip çıkmayı ve bağımsızlığı seçmiştir. Ancak derinlerde hala kolektif hafızanın taşıdığı yaralar vardır. Bunun biçimlendirdiği bir yapı, bir eğilim vardır. Dolayısıyla bizdeki erkek lider =baba metaforu bu izlerin görünürlüğüdür halen. Jan Assmann’ın “Kültürel Bellek”ine atfen de bu böyledir. İletişimsel belleğimizde geçmiş deneyimlerimiz hala mevcuttur. O da bu taraflardan politik kimliğe bakar. Çok geçişteyizdir o yüzden. Bir tarafımızda değişim olgusu, demokratik yönelimler olanca gücüyle kendisini hissettirir, her şey değişmiş gibidir. Ama diğer taraftan erkek lider= baba metaforlarının kurumsal kültürümüzden tutun da siyasal parti kültürüne ve politika yapma biçimine kadar sıklıkla tekrar eden döngüsü bizi en muhalif siyaset yapılan süreçlerde bile döne dolaşa aynı yere getirir.
Çok enteresandır burası ve çok bize özgüdür. Mesela, demokratik ve özgürlükçü siyaset yapma iddiasındaki liderlerde veya siyasal süreçlerde bile, bir anda bir “baba-otorite-lider” simgeselliğinde mevcudiyet bulan bir söylem kıyıdan köşeden bir yerlerden sızı verir veya bir lapsus/dil sürçmesi ile ortaya dökülüp saçılıverir. Yine demokratik ve özgürlükçü taraftan siyaset yapma iddiasındaki bir kadın bir anda “adam gibi dövüşerek ölmek”ten söz ediverir.
O zaman bize Freud’u saygıyla anması kalır trajikomik biçimde… Bilinçdışı her hâlükârda işler, kitlesel düzeyde de bu böyledir. Bilinçdışından ayrı olarak ise, kolektif bellek de susmaz bir yerlerden kendini hatırlatır hep. Kolektif bellek, kolektif yaraları da içerir çünkü. Atalarımızla, bizden önceki nesillerle bir biçimde bağ kurmaya devam ederiz. Onların yaralarını, hislerini kolektif olarak içimizde bir yerlere taşımaya devam ederiz.
3- Siyasal reklamlarda “çocuk” ve “aile” figürlerinin kullanımı hangi bilinçdışı kodlara sesleniyor?
Bu soruyu göstergebilimsel manada ve hermeneutik çerçevesinde değerlendirelim. Reklamlarda “çocuk” figürünün kullanımı göstergebilimsel/semiyoloji anlamında geleceği ifade eder. “Aile” de gelenekselliğe, geleneksel değerlere, koruyuculuğa, sürdürülürlüğe, devama, köklülüğe, aidiyete atıftır. Bu manada yaşamın aktarımına ve devamına da denk düşer. “Çocuk” aynı zamanda masumiyet, umut, değişim, yenilik olarak da simgeselleştirilir. Dolayısıyla siyasal reklamlarda verilen mesajlar bir zihniyet, belli bir bakış açısı, belli bir düşünce yapısının kodlarını taşır ve bunları halka aktarmaya, empoze etmeye çalışır. “Çocuk” ve “aile” figürleri içeren siyasal reklamlar da liderin halkla ilişki kurma biçiminin bir devamıdır aslında. Aynı bakış açısı, aynı kodlar mevcuttur. Halkın bilinçaltındaki dinamiklere seslenir, onları çağırır.
Aynı zamanda çocuklara onların dışında “geleceğin sorumluluğunu” da yükler. Aslında bu türden siyasal reklamlara göstergebilimsel çözümleme derinliğinde baktığımızda, bir önceki neslin yapamadıklarının bir sonraki neslin omuzlarına bir sorumluluk olarak yüklenmesini fark ederiz. Lacan’ın “Oğul babanın semptomudur” ifadesindeki gibi tıpkı…Bir neslin kendini ve özgünlüğünü bulabilmesi için de simgesel olarak babanın (bir önceki neslin/kuralların/omuzlarına kendi iradesi dışında yüklenenin) simgesel düzeyde yok edilmesi gerekir belki de daha derinlerde Freud ve Lacan ışığında düşündüğümüzde…

Reklamlar bize bir algı, bir gerçeklik sunar. Bu gerçeklik bizim dışımızda veya bizim gerçekliğimizden bambaşka olabilir. Kolektif bir gerçeklik kırılmasını ve hakikate ulaşmayı ancak bu türden reklamlara daha dikkatle baktığımızda yaşayabiliriz. Bu yüzden göstergebilimsel çözümleme önem taşır. Bu yüzden kitle iletişim araçlarına, onların aktardıkları mesajlara, yarattıkları kitle kültürüne ve oradan bize kesintisiz akıp duranlara dikkat kesilmemiz önem taşır. Buraya vardığımız zaman “neden” diye sorgulamaya başlayabiliriz. Bize dayatılanı, empoze edileni görmeye başlarız.
Kitle iletişim araçları, liderlerin ”baba”, “ağabey”, “çocuk”, “bacı/kardeş” üzerinden halkla ilişki kurma şeklini topluma aktarır, yayar. Siyasal reklamlar, kitle iletişim araçlarının bu türden işlevlerinin gerçekleştiği çok önemli yerlerden biridir. İster basılı reklamlar olsun isterse televizyon reklamları, her ikisinde de bu türden görsel öğeler çok yoğundur. Sosyal medya aracılığıyla dijital ortamlarda artık bunlar çok daha hızla yayılıyor ve kitlelere ulaşıyor. Ekranlarımızdan bu türden mesajlara ve çağrımlara daha fazla maruz kalıyoruz.
Örneğin haberlerin veriliş şekli, medyada dilin kullanım biçimi, (tam da Lacan’ın simgeseline denk düşecek biçimde) kitle iletişim araçları yoluyla kitlelere dalga dalga yayınlan söylemler toplum üzerinde başka bir algı, başka türden bir gerçeklik oluştururlar. Bu, zamanla siyasal reklamıyla, haberiyle, haberinin diliyle, söylemiyle topluma kendi gerçekliğini, otantikliğini, biricikliğini unutturur. Öyle ki toplum, “bizim kendi kimliğimiz, gerçekliğimiz nedir? Neydi o?” diye durup sormaya fırsat bulamaz. Bugün dijital çağda, sosyal medyanın yarattığı koşullarda bu durumu daha fazla yaşıyoruz.
Tıpkı siyasal reklamlar kadar, haber dili de incelenmeli…Oralarda da benzer kodlar hakim. Söylem ideolojik bir inşa sunar. Biz haberlerde de bilgi aktarımından ziyade bu ideolojik inşayı görürüz hem de çok bilinçaltına seslenerek yapar her ikisi de bunu.
4 – “Erkek çocuk” olarak toplumda yetişen bireylerin liderlik hırsı psikolojik olarak nasıl biçimleniyor?
Oedipus Kompleksi bize çocuklukta bir iktidar kavgasının başladığını gösteriyor. Anne-çocuk arasına babanın girmesiyle meseleler değişiyor. Yine Totem ve Tabu’da da görüyoruz bu iktidar mücadelesini. Oğullar, babaya baş kaldırıyor ve yetki hakkı istiyorlar. Onun sahip olduklarına ortak olmak istiyorlar. Yok ediyorlar babayı. Bu, simgesel anlamda da otoriteye karşı gelme, onu ortadan kaldırma veya onu bölme, kesintiye uğratma ve buradan kendini ortaya koymaya karşılık geliyor. Bu soruya biraz bu taraflardan bakmak gerek. Politikaya, iktidar mücadelesine çok erken yaşlarda başlıyoruz aslında.
Diğer yandan kadınlarda da var aslında aynı güç savaşı ve iktidar hırsı. Bu, yalnızca erkeklere, erkek çocuklara özgü değil. Kız çocuklarında da Elektra Kompleksi söz konusu. Kız çocukları da (ve ileride yetişkin olduklarında kadınlar da) hem kendi aralarında, hem annelerine hem de bulundukları ortamdaki otoriteye karşı bir mücadeleye girişebiliyorlar. Yani kız çocukları da gayet hırslı yetişebiliyor. Üstelik kadınların liderlik hırsı, güç savaşı çok daha farklı ve biçim değiştirmiş boyutlarda olabiliyor. Kadın da erkek de liderlik hırsı taşıyabilir. Bunun ne şekilde yaşanacağı, her ikisinin de içinde yetiştiği dinamiklere çok bağlı.
Örneğin, erkeklik kodlarıyla yetiştirilmiş bir kız çocuğu düşünelim. Baba erkek evladı olsun istiyor ama kız çocuğu oluyor ve onu erkek gibi yetiştiriyor. Buna ne diyeceğiz? Böyle bir çocuğun güç ve liderlik arzusunu nasıl yorumlayacağız? İleride nasıl bir lider olacak bu kız çocuğu ve daha önemlisi nasıl siyaset yapacak? Hangi kodların içinde kalarak yapacak?

5 – Türkiye’deki liderlerin iç dünyasında hala çocuk olan bir taraf var mı?
Hepimizin içinde hala bir çocuk var aslına bakarsanız. Hepimizde bu çocuk zaman zaman daha yoğun ortaya çıkıyor. Bu çocuğu korumak, onu güvende hissettirmek için güç arzusu duyuyoruz. Siyaset biraz da böyle bir alan. Siyasette bir mücadele verilir.
Bir yerlere çıkılıp hararetli konuşmalar yapılır, karşı çıkılır, kızılır, öfkelenilir, tartışılır. Zaman zaman siyasi figürlerin ellerine megafon alıp heyecanlı kalabalıklara yüksek sesle konuşmalar yaptıkları olur. O arada polisle, kolluk güçleriyle itiş kakış yaşanır, inatlaşmalar olur.
Gerçekte bu öfke kimedir, neyedir? Gerçekte bu mücadele aslında arka planda, bilinçdışımızda kime ya da kimlere karşı verdiğimiz bir mücadeledir? Kime karşı o kadar yüksek sesle konuşmak, kendimizi duyurmak isteriz? İşte siyaset bu kavganın, bu duyulma ve kendini diretme isteğinin asıl, gerçek sahnesinden çıkarak başka bir yönelim, başka bir biçim almış halidir. Ama elbette politika kendimizi sağaltacağımız bir yer değil.
Bir toplumu etkileyen kararlar almak çok ciddi bir sorumluluk istiyor. Bu nedenle dengelemek gerekiyor. Güçlü gözükme arzusu ve gücü elinde bulundurma isteği zaman zaman bu çocuğu perdeliyor, görünmez kılıyor. Ancak yine de görünür olmak, güç elde etmek, onay almak, sevgi görmek (bu bir topluluktan tutun da bir gruba, bir halka değin uzanan bir dalga olabilir) iyi hissettiriyor. Tabii bu bir spektrum ve bu duygunun, o çocuk tarafın lider tarafından hangi uçlarda yaşandığı mühim. Az önce de vurguladığımız gibi, politika (ve mesela diplomasi de böyledir) bütün bir toplumu, onun şimdisini ve geleceğini etkileyen kararların alındığı, girişimlerin bulunduğu bir alan.
Fotoğraf Kaynakları
- Demirel’in şapkalı fotoğrafı – Anadolu Ajansı
- Erdoğan & Erbakan & Gökçek – Medyascope
- Hitler – Hitler Archive
- Obama ve Çocuklar- CNN İnternational
- Erdoğan & Özel & Bahçeli – Cumhuriyet


