Siyasal İletişimde Erkeklik ve Çocukluk
Kasım 13, 2025
Psikoloji Öğrencileri Ağı: ”Geleceğimizi bir araya gelerek kurtarabiliriz”
Kasım 24, 2025

Mezopotamya Psikologlar Derneği ile ”Kimlik, Dil ve Ekoloji” Üzerine

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Kasım 18, 2025

Mezopotamya, sadece bir coğrafya değil; kimliğin, hafızanın ve yarım bırakılmış hikâyelerin binlerce yıllık katmanıdır. Bu röportajda, Mezopotamya Psikologları Derneği adına Psikolog Masum Aydın ile bölgenin ruhuna sinen travmaları, dilin iyileştirici gücünü ve Hasankeyf’ten bugüne uzanan psikolojik ekosistemin kırılganlığını konuşuyoruz.

1 – Der-Mez’in “ana dilde psikolojik destek” kampanyası çok dikkat çekmişti.Dilin terapötik süreçteki rolünü nasıl tanımlarsınız?

Aslında söyleyebilirim ki ‘’Ana dilde psikolojik destek söyleminin’’ dikkat çekmesi daha dikkat çekicidir. Çünkü psikolojik destek/terapi zaten anadilde olmalı aksi sadece konuşma olur. Dil, sadece doğrudan iletişim aracı değil; aynı zamanda duyguların, travmaların, kimliğin, hafızanın ve kültürün taşıyıcısıdır. Ana dilde konuşmak, kişinin duygusal hafızasına doğrudan erişim sağlar. Ana dil, kişinin dünyayı algılama biçimini, acıyı ifade edişini ve iyileşme yollarını şekillendirir. Bir kişi, ana dilinde konuştuğunda sadece kelimeleri değil, çocukluğunu, çocukluğun kokusunu annesinin sesini, evin duygusal ritmini, ailesini, kültürel bağlarını da seansa taşır. Bu da terapide “kendilik bütünlüğü”nü güçlendirir.

Kısacası, dil terapide bir köprü değil, bir yuvadır. Kişi kendi dilinde konuşabildiğinde, kendi iç dünyasına geri döner. DER-MEZ de bu gerçeklikten yola çıkarak konun doğalına dönüşmesi için bir alan açmıştır. Ana dilde yapılmayan terapi büyük bir eksikliği ve doğalın dışına çıkmayı kendi içinde barındır diyebilirim. 

2 – Politik baskı altında yaşayan bir toplumda, psikoterapi bireysel bir iyileşme mi yoksa kolektif bir direniş alanı mı olabilir?

Baskı, çatışma ya da dışlanma deneyimleyen toplumlarda psikoterapi iki düzlemde işler: Bu bireysel iyileşme ve kolektif farkındalıktır. Dolayısıyla, burada psikoterapi sadece bireysel iyileşme değildir; aynı zamanda sessiz bir direniş biçimi olabilir.
Çünkü bireyin sesini duyurması, duygularını sahiplenmesi, travmasını adlandırması bile politik bir eylemdir. Ancak bu, terapinin politikleşmesi anlamına gelmez tam tersine, terapi kişinin içsel özgürlüğünü yeniden kazanmasına olanak tanır. Bu özgürleşme, zamanla kolektif bir bilinç ve dayanışma alanı yaratır. Burada aktarılan terapiyi politikleştirmek değil; fakat insanın yaşadığı sosyal koşulları yok saymak da gerçekçi olmaz. Çünkü travma çoğu zaman bireysel değil, kolektif bir deneyimdir.  Bu nedenle terapi, kişinin kendine dair gücünü yeniden keşfetmesini sağlarken; aynı zamanda toplumun sessizleştirilen duygularına alan açar. Kimi zaman bir bireyin iyileşmesi, bütün bir topluluğun nefes almasını kolaylaştırır. Bu anlamda terapi, sessiz ama derin bir dayanma ve direnme biçimi olabilir.”

3 – Dilini kaybetmiş, yerinden edilmiş ya da bastırılmış bir toplum, psikolojik olarak kendini nasıl yeniden inşa eder?

Dilini kaybetmek, yalnızca sözcükleri kaybetmek değildir; hafızayı, ritüelleri, toplumsal duygulanımı yani ruhsallığın sosyal bağlarını (ata sözleri, ninniler, masallar, hikayeler vd.) da kaybetmektir.

Böyle toplumlar psikolojik olarak yeniden inşa olurken, anlatma pratiklerinehafıza çalışmalarına, bilimsel  ve kültürel canlandırmalara yönelirler. Masalların, şarkıların, yerel deyimlerin yeniden hatırlanması bir çeşit kolektif terapi görevi görür. DER-MEZ de bir ayağı bilimsel diğer bir ayağı kültürel canlandırmada olan bir oluşuma örnek olabilir.  Bir toplum, kendini yeniden inşa ederken aslında “biz kimiz?” sorusunu yeniden yazar. Yeniden inşa aslında genellikle sessiz bir kültürel dirilişle başlar; masalların hatırlanması, şarkıların geri dönmesi, yaşlıların dilinin kayıt altına alınması, çocuklara ana dilde eğitim ve hikâyeler sunulması ile örneklendirilebilir. Bu pratikler, toplumun kendini psikolojik olarak toparlaması için büyük işlev görevi görür. Ve nihayetinde dil geri döndükçe, toplum da kendini hatırlar.

4 – İklim değişikliği, kuraklık ve tarımsal yoksullaşma, Mezopotamya illerinde yaşayanhalkın ruh sağlığını nasıl etkiliyor?

Mezopotamya gibi tarım temelli yaşam biçimlerinin hâkim olduğu bölgelerde, iklim krizi yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir tehdittir. Mezopotamya’da tarım, sadece ekonomik bir faaliyet değil; kimliğin, hafızanın ve toplumsal bağlılığın parçasıdır. Kuraklık ve tarımsal yoksullaşma, geleceğe dair umut kaybıyetersizlik duygusu ve kolektif yas yaratır. Bu durum özellikle genç kuşaklarda “toprağından kopma” hissini güçlendirir.

Ruh sağlığı açısından, bu çevresel kayıplar ekolojik yas ve iklim anksiyetesi şeklinde kendini gösterir. Biz bölgede özellikle şu belirtileri sık gözlemliyoruz; kronik kaygı, belirsizliğin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik, gençlerde göç etme baskısı, toprağa bağlılık kaybıyla gelen kimlik boşluğu. Bunlar ‘ekolojik travma’ dediğimiz sürecin parçası. Doğanın kaybı, insanın iç dünyasında da bir boşluk yaratıyor. Bu nedenle iklim temelli duygusal destek çalışmalarını DER-MEZ olarak çok önemsiyoruz.”

5 – Hasankeyf’in kaybı gibi olaylar, sizce sadece kültürel değil, psikolojik ekosistem kaybı da sayılabilir mi? İnsan, kendi tarihinin yok edilmesine nasıl uyum sağlar?

Elbette, Hasankeyf’in kaybı yalnızca kültürel bir mirasın yitimi değil, psikolojik bir ekosistemin çöküşüdür. Hasankeyf yalnızca taşlardan oluşan bir yer değildi; halkın hafızası, hikâyeleri, kökleri, kimlik duygusu orada yaşıyordu. Oradaki her taş, her mağara, her bir ev veya Camii, her bir su kıvrımı; bir anının, bir duygunun, bir özlemin, bir umudun birer temsilcileriydi. Tarihin ve doğanın su altında kalması, insanların kendi geçmişinin silinmesine ve umudun rehberliğinin ortadan kaldırılmasına ve hissetmesine neden oldu.

İnsan, kendi tarihinin ve doğasının sular altında kaldığını gördüğünde yalnızca geçmişini değil, köklerini ve kimliğini de kaybeder. Ve gerçek şu ki gelecek ancak ve ancak olumlu ve olumsuz geçmiş referans alınarak inşa edilir. Refere edilemediğinde gelecek inşası karanlık, sallantılı ve belirsizleşir bu da umutsuzluğa sürükler.  Bu tür yitimler, tıpkı kişisel yas gibi toplumsal bir yas süreci yaratır. İnsan kendi tarihinin yok oluşuna ‘uyum sağlamaz’; onunla yaşamayı, onu hatırlamayı ve aktararak yaşatmayı öğrenir. Aslında uyum sağlamak, bu kaybı inkâr etmekle değil; anımsayarak, hikâyeleştirerek ve anlam vererek mümkündür. Yani, geçmişi hatırlamak bazen en güçlü iyileşme biçimidir. Hasankeyf ile referans noktaları silindi diye biliriz.

Şunu belirtmeliyim ki Mezopotamya halkları buna benzer çok yıkım yaşamış olmasına rağmen, bu yıkımlarla, direngenliğiyle baş ederek bu güne gelmiş. Hafızasını en çetin koşullarda bile korumaya çalışmıştır. En iyi örneklerinden biri Dengbej’liktir. Bu gününün koşullarında da farklı baş etme yöntemleri geliştiriyor. Hasankeyf, yaşayanların hafızasında yeni bir varlık biçimiyle yaşamaya devam ediyor ve edecektir. 

Not: Dengebejlik Kürt sözlü edebiyatında kilam ve stran söyleme sanatıdır.

İnstagran ve Dergide Kullanılan Fotoğraflar

  • Mardin Evleri: Vikipedi – Nevit Dilmen
  • DER-MEZ resmi İnstagram hesabı
  • Dicle Nehri ve Hasankeyf – Doğa Derneği web sitesi
  • Palestinian refugees 1989 – The Guardian

Mezopotamya Psikologlar Derneği ile ”Kimlik, Dil ve Ekoloji” Üzerine
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin