
Toplumsal belirsizliğin derinleştiği, ekonomik sıkışmanın gündelik yaşamı belirlediği bir dönemde duygusal ilişkiler de bu çalkantının tam ortasında şekilleniyor. Aşk, artık yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir deneyim değil; güvencesizlik, gelecek kaygısı, yapısal eşitsizlikler ve kültürel beklentilerle kuşatılmış bir psikopolitik alan.
Psikolog Sevgi Türkmen ile yaptığımız bu röportaj, ilişkilerdeki kırılganlıkları bireysel zaaflarla değil, içinde yaşadığımız toplumsal koşullarla birlikte ele alıyor.
1 – Sizce günümüzde ilişkiler, toplumsal belirsizliklerin yarattığı “kolektif kaygı”yı mı taşıyor?
İçinde yaşadığımız toplumsal koşullar ve koşulların yarattığı belirsizlikler elbette ilişkilerimizi de içine alarak tüm yaşam alanlarımızı tehdit ediyor. Bu durumun yarattığı kaygı yalnızca hissedilir değil neredeyse göz ile görülebilir oranda artıyor. Toplumsal dinamiklerdeki belirsizliklerin yaşamın tüm alanlarına yayılması, ilişkilerimizden önce kendimizle olan ilişkiyi tahrip etmiş durumda. Gerçekten ne düşünüyoruz, ne hissediyoruz, öfke mi, kaygı mı, korku mu ?
Hemen hemen her gün, gözümüzü yeni bir meseleyle açtığımız zamanlardan geçiyoruz. Öznel hayatın da toplumsal dinamiklerin de bu kadar belirsiz olduğu bir zaman içinde, insan kendi bütünlüğünü de koruyamaz hale geliyor. Her şey parçalı, birbirinden kopuk kopuk, anlamsız, heyecansız bir akışla ilerliyor. Cansız, tekinsiz, vazifeni yap günü kapat bir modda yaşanıyorken, romantik ilişkiler de aynı modla devam ediyor.
Ülkede temel meselelerden birinin barınma olduğu bu zamanda, insanlar artık barınma kaygısından dolayı, aynı haneyi paylaştıkları ilişkilerini/evliliklerini bitiremiyor, bitiremese de sürdüremiyor. Birlikte yaşam bir zorunluluk haline geldikçe ilişkilerde çatışmalar artıyor ve bu kolektif kaygılar ilişkilerin tam merkezine oturuyor.
Yine çoğu insanın açlık ve yoksulluk sınırında yaşamaya çalıştığı bir ekonomik dağılım içinde, ilişkilerin de başat gündemi bu sıkışmalarla mücadele etmek oluyor. Bir süre sonra ilişki tarafları da yaşadığı belirsizlik, kaygı ve çatışmalar neticesinde, okları hedefe doğru değil de birbirlerine doğru döndürebiliyorlar.
Toplumsal açıdan geleceğin belirsizliğine ilişkin kaygılar her kesime yayılmış durumda. İnsanlar kendi geleceğine ilişkin kaygılar taşıyorken yaşadıkları ilişkilerde de bir gelecek göremiyorlar. İlişkilerin sürdürülebilirliğine ilişkin bir güven hissedemiyorlar. Tüm bu bağlamsız ve belirsiz toplumsal koşullar içinden çoğunlukla; günlük ve geçici ilişkilenmeler, ihtiyaç temelli, keyif ve arzu odaklı ilişkiler yaşanabiliyor. Hemen ardında çatışmalar, ayrılıklar, kopmalar, kopamamalar… Yine bütünlük kaybı, yine parçalı bir hal ve kaygan bir zemin…

2 – “Romantik aşk” anlatısının kapitalist toplumlarda nasıl bir işlevi var?
Romantik aşk anlatısı daha filmik bir yere vurgu yapıyor, daha çok duygunun etkisinde olan, “ya benimsin ya da benimsin” sloganıyla; çiçeklerin, böceklerin ya da yeni yeni formlarıyla balonların, havai fişeklerin, havada uçuştuğu bir anlatı esasında. Az olgunlaşmış, henüz biraz ergen bir anlatı.
Dışsal ve içsel gerçekliği, olanı biteni anlama ve kavramada oldukça işlevsel bir örtü. Belki öncelikle temel ilişki olan kendimizle kurduğumuz gerçek ilişkiye yüzümüzü dönmek gerekiyor. Kendi varlığımızı yalnızca bir diğeri üzerinden anlamlandırmak yaşanan her türden ilişkiyi zayıflatır. Kendimizi görür ve bilir olmak kendimizle muhabbetimizi arttırır. Bu tanışıklık bizi daha iradi, insiyatif alan, düşünen, üreten, yazan, çizen olanaklarla karşılaştırır. Dolayısıyla yalnızlığımızla muhabbetimiz olduğunda diğeriyle de daha güçlü, daha, ferah ve dinamik bir ilişki kurma olasılığımız artar.
Romantik ilişki ise bunun tam da tersinden tüm varlığın ancak bir başkasıyla güzelleştiğini, güçlendiğini anlatır. İşlevsel olarak da aslında şunu demiş olur; hayat ne ki, işte yiyin, için, yaşayın, gezin, keyfinize bakın. Birbirinize yetin, ilişkiniz tüm bu dışarıda olanlardan daha önemli, boş verin, duymayın, görmeyin, sakın dert etmeyin, eleştirmeyin…
Sinemada melodram genellikle farklı sınıflara ait erkek ve kadınların, romantik çatışmalı süreçleri ve bir türlü kavuşamamaları üzerine kurar hikayesini. Çoğu zaman kadın zengin erkek yoksuldur. Aşk ise bu sınıfsal farkı eşitleyen bir denklem olarak iş görür. Burada aşk aynı zamanda paçayı yırtmayı, sınıf atlamayı mümkün kılan romantik araç işlevi görür.
3 – Şiddetin psikolojik değil politik bir mesele olarak anlaşılması, duygusal ilişkilerde neyi değiştirir?
Bence günümüzde artık psikolojik ya da politik şiddeti değil de bunların hepsini kapsayan yapısal şiddeti öncelikle konuşmak gerekiyor. Şiddetin çoğu zaman türleri ve neticeleriyle ilgili konuşuyoruz. Sürekli olarak şiddete maruz kalanların istatiksel sonuçlarıyla karşılaşıp bu sonuçlara şaşırıyoruz. Şiddetin yapısını, kaynağını görmedikçe ve konuşmadıkça görüyoruz ki ne şiddetin azalacağı var ne de insanın şiddetten korunacağı. Kamusal alanda kurumsal sorumluluklar ve tedbirler alınmadığı sürece, yani şiddetin asıl engelleyicisi devlet ve kurumları olmadığında şiddeti daha uzun süre konuşacağız gibi duruyor.
Şiddetin yuvalandığı yer güç eşitsizliğidir, gücün eşit hissedilmediği yerde her zaman güçlü olan tarafın zayıf hissedileni şiddete maruz bırakma potansiyeli vardır. Güç ilişkilerinin belirleyicileri olarak da öncelikle aksayan bir adalet sistemi içinde çırpınan bir ekonomik sistemi gelmektedir. Bir patron her zaman işçisine karşı güçlüdür, bir ebeveyn çocuğuna karşı, bir erkek kadına karşı. Tüm bu ilişkiler bir yandan da politiktir.
Dolayısıyla bu yapısal ilişkiler içinde evlilik ve flörtlerde de yaşananlar elbette ki bu yapısal sistemden bağımsız değildir. Bunlardan bağımsız bir düşünme bizlere ancak birinin haklı diğerinin haksız olduğu sonucunu verir ki, bu genelde yüksek erkek sesleriyle kadının haksız olduğu şeklinde sonuçlanır.

Şiddeti farklı boyutlarıyla anlamak, politik dinamiklerini gözetmek bu güç eşitsizliği içinde şiddete maruz kalan tarafı güçlendirir, yaşadığı ilişkinin kendisine iyi gelmediği yanlarını fark eder, politik anlamda güçlenir, haklarını ve mücadele olanaklarını bilir, gerekli hallerde hareket geçmesi kolaylaşır. Böylece maruz kalacağı şiddetin önüne geçebilir.
Şiddetin psikolojikleştirilmesi, şiddete uğrayanın, şiddetin kaynağının kendisinde, yetersizliklerinde olduğu fikrine yöneltir, bu da onu şiddetin kaynağına karşı mücadelede zayıf düşürür. Diyelim cinsler arasındaki şiddet meselesinde, erkeğin bireysel şiddet eğilimi, ya da kadının şiddete bir neden verdiği fikrinden hareket edilir. Toplumsal erkeklik, ve buna uygun olarak baş eğme üzerine kurulmuş toplumsal kadınlık sorgulanmaz. Nedenler bireysel ve toplumsal kaynaklarıyla birlikte anlaşıldığında, zayıf olan tarafı güçlenmeye ve bu kaynağı kurutmak için mücadeleye sevk eder.
4 – Tinder gibi uygulamalarla gelen, “Sonsuz seçenek” kültürü bağlılık kapasitesini nasıl etkiliyor?
Bu tür uygulamalar da yukarıda bahsettiğim gibi; tüm bu güvensiz, bütünlüğünü kaybetmiş, bir toplumsal hal içinde, anlamsız bir yalnızlık içine bırakılmış bireylerin tutunduğu alanlar gibi duruyor. İnsanın yaşamında tüm hareket alanlarını sınırlarsanız, ekonomik ve sosyal dinamikleri azalırsa, gündelik hayatında ekonomik sınırlılıkları nedeniyle hiç bir uğraşa elini uzatamazsa, dışarıda sosyalleşme mekanlarını ekonomik nedenlerden yüzüne kapanırsa elbette ki evde oturup cep telefonuyla zaman geçirmekten başka çok seçenek kalmıyor.
Bu platformlarda insanlar kendilerini olmak istedikleri gibi görüyor, ya da öyle aktarıyor, dış dünya ve bu dünya olarak kimi zaman iki ayrı yaşam alanı gibi hissediyor ve bir süre sonra elin sürekli gittiği, zihni sürekli meşgul eden bir hale geliyor. Uygulamaların içindeki seçenekler de talebe göre değişiyor, yenileniyor, daha arzu edilen, daha kopulamayan bir biçimle daha fazla para kazanılıyor çünkü.
Sonsuz seçenek kültürü buralardan besleniyor, bir tuşla belirlediği uzaklıkta, iki tuşla oradan belirlediği biçimlerle birileriyle karşılaşabiliyor. Bu cansız, sınırlı, manasız, zor yaşamı içinde muazzam bir seçenek olarak karşısına çıkıyor. Yani yine buradan da Tinder gibi uygulamaların ve uzantılarının birer sonuç olduğunu görmek gerekiyor, asıl soru belki de hangi ihtiyaçların, yoksunlukların bu tür mecraları ürettiği ile ilgili olmalı.

5 – Eleştirel Psikoloji, kıskançlık, ayrılık kaygısı ve bağımlılık gibi duyguları bireyin değil, toplumun ürettiği gerilimler olduğunu nasıl tespit eder?
Kıskançlık, ayrılık kaygısı ya da bağımlılık gibi duygulanımlar daha çok bireysel olarak yetersiz hissetmeye bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Çok tipik bir söylemle kıskançlık kendimize dair yetersiz hissettiğimiz duygular ile ilgili, ayrılmada zorlanma, kendimize bu anlamda yetememe ile alakalı olarak bir dayanak ihtiyacı olduğunu gösterir çoğu zaman, yine bağımlılıklar da aynı yerden hareketle zaaflara, yetersizliklere işaret etmektedir.
Eleştirel psikologlar olarak tüm bu zorlanmaların nedenlerini sadece bireysel dinamiklerle anlamaya çalışmanın ötesine bakmak gerektiğini düşünürüz. Bireyin kendini yetersiz hissetmesinin nedenleri arasında neredeyse tek bir örnek yoktur ki sadece kendisiyle ilgili olsun. Doğumdan itibaren hazır olan bir örüntünün içinde varlığını sürdürmeye çalışan insan yavrusunun içinde bulunduğu kültür, ekonomik sınıf, toplumsal değişkenlerin hepsi düşünce ve duyguların üzerinde oldukça etkilidir.
Bireydeki bu duygulanımları anlamak için bireysel etkinin yanında tüm bu değişkenleri de göz etmek gerekiyor. Tüm bunları anlamaya ve anlamlandırmaya psikolojinin genel kabul görmüş çerçevesinden baktığımızda oradan sadece sonuç olarak hissedilen duyguyu görürüz ve onunla çalışmayı kendimize hedef olarak belirleriz. Eleştirel psikoloji uygulamalarında sonuçlar ancak nedenleriyle beraber değerlendirebilir. Bireyi fiziksel ve ruh sağlığı açısından etkileyen tüm öne çıkan değişkenler eleştirel uygulayıcının meselesi olmalıdır.
Örneğin sınava hazırlık yapan bir öğrencinin duygularını, rekabet çabasını, arkadaşını kıskanmasını, mevcut; ezberci, eşitsiz, rekabet arttırıcı eğitim sistemini, görmez ve konuşmazsak o öğrenciyi anlamış olmayız. Onun sadece hırslı ve kıskanç bir öğrenci olduğu çıkarımıyla kalırız.
Ekonomik kaygı yaşayan bir çalışanın işini kaybetme kaygısını, işinden kopamama ya da işine karşı bağımlı olmasını mevcut ekonomik koşulları, endüstriyel psikolojinin işleyişini, içinde bulunduğu sömürü düzenini bilmezsek, durumu sadece bir çalışanın kişisel kaygısı olarak yorumlayabiliriz.
Duygusal ilişkiler de aynı ilerler meseleler. Kıskançlık ya da bağımlılık gibi duyguları kültürden, cinsiyet eşitsizliğinden, toplumsal normların baskısından, sosyal dinamiklerden bağımsız değerlendirmeye çalışırsak sadece sorunlu, narsist ya da özgüvensiz bir kadın ya da erkek görürüz.
Dolayısıyla, içinde yaşanılan toplumun, sistemlerin birey üzerindeki baskısı ve hissettirdiği gerilimleri ancak insanı var eden birçok değişken ve dinamikleri görmek ve anlamakla mümkün olur. Bu da uygulayıcıların psikoloji dışında da bakabildikleri farklı alanlarla düşünmesiyle mümkün olur. Eleştirel psikoloji de kendisini tam buralarda yer bulur.


