
Kimin Acısı Hatırlanır? Kimin Acısı Unutulur?
Toplumlar bazı acıları görünür kılıp bazılarını unutur; oysa acının inkârı bir duygunun değil, bir varlığın da yok sayılmasıdır. Uzm. Psk. Kıvılcım Kıran ile yaptığımız söyleşi, acının nörobiyolojik temellerinden devletlerin hafıza politikalarına ve yasın kolektif gücüne uzanıyor. “Kimin acısı görünür, kimin acısı unutulur?” sorusu, toplumun vicdan sınırlarını da gösteriyor.
Bu röportaj, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde acıya tanıklığın anlamını yeniden düşünmeye çağırıyor.
1) Görünmez kılınan acılar toplumda hangi duygusal sonuçlara yol açar?
Bunu ifade edebilmek için önce nörobiyolojik perspektiften bir duruma bakalım. Acı çeken bir insan düşünün. Acısını gösteriyor, belki inliyor, ağlıyor, yüzünde kasılmış bir ifade var. Acı sadece bir duygu değil, bedensel bir iletişim biçimidir. İnsan acı çektiğinde, ister fiziksel ister duygusal olsun, bedeninde bunu dışarıdan gözlemleyebileceğimiz bir dizi fizyolojik tepki oluşur. Bu, çevresindekilere “beni gör, bana yardım et, benimle kal” diyen bir biyolojik çağrıdır.
Beynimiz, özellikle de ayna nöron sistemi, karşımızdaki kişinin acısını gördüğümüzde otomatik olarak devreye girmek üzere tasarlanmıştır. Başka birinin yüzündeki korku, üzüntü ya da acı ifadesi bizde de aynı duygusal bölgeleri aktive eder ve bizi harekete geçirir. Yani birbirimizin acısını görmek ve karşılık vermek için tasarlanmış beyinlerimiz var. Ama diyelim ki bakan insanlar bu acıyı görmüyor, yok sayıyor ya da görmezden geliyor. Bu, çeşitli bilişsel engeller nedeniyle olabilir. Acı çağrısı herhangi bir sebeple yanıtsız kaldığında, yani çevredeki insanlar acıya sırtını döndüğünde, görmediğinde ya da “yok bir şey” dediğinde, beyin özellikle ön singulat korteks ve insula bölgelerinde “sosyal ağrı” üretir. Bu ağrı, fiziksel acıyla neredeyse aynı sinirsel devreyi kullanır.Yani görülmeyen acı, sinir sisteminde “reddedilme” olarak kodlanır.

Bu nedenle görünmez acı sadece bir üzüntü değil, aynı zamanda varoluşsal bir travmadır.“Benim acım görülmüyor, ben de yokum.” Bu biliş, duygu ve duyum olarak sinir sistemine yerleşir. Eğer biri acısını açıkça ifade ederken siz o acıyı görmemeyi seçiyorsanız, beyniniz aslında o kişiyle kurabileceği bağlantı devresini bilinçli olarak kapatır. Bu, nörobiyolojik düzeyde bir bağ kopmasıdır. Çünkü empatiyi reddetmek, bağ kurmamayı seçmektir. O an sinir sisteminizin gönderdiği “yaklaş” sinyalini bastırır, “uzaklaş”ı seçersiniz. Birinin acısını görmezden geldiğinizde sadece acıyı değil, insanı da görmezden gelirsiniz.
Ve o an, farkında olmadan şunu söylersiniz: “Seninle bağ kurmamayı seçiyorum.”
Şimdi bunu bir de psikososyal açıdan ele alalım.
Tıpkı bireysel nörofizyolojik süreçte olduğu gibi, toplumsal düzeyde de acının inkârı kişileri yok saymak, onları toplumun bir parçası olma halinden uzaklaştırmaktır. Toplumlar zaten birbirinden farklı parçaların bir arada durduğu yapılardır; o birliği sağlayan şey yaşayan duygusal bağlardır. Ancak acının inkârı, bu bağları zayıflatır; temassızlığı kalıcı hale getirir.
Bu sadece bireysel bir duyarsızlık değil, toplumsal düzeyde bir sinir sistemi çökmesi halidir. İnsanlar artık birbirlerinin yüzünde acı yerine “rahatsızlık” görmeye başlar. Başkasının ıstırabı, dayanışmaya değil, kaçınmaya yol açar.
Görünmez kılınan acı, bireysel düzeyde yalnızca bir duygusal baskılanma değildir; aynı zamanda kimliğin inkârıdır. Çünkü insan, acısının tanınmasıyla kendisinin de tanındığını hisseder. Acısı reddedilen kişi, “varlığı da görmezden gelinen kişi” haline gelir.
Bu durum, kolektif ölçekte yaşandığında yani bir toplumda insanlar birbirlerinin acısına tanıklık etmeyi bırakmışsa oradaki bağ sistemleri çöker. Empati refleksi körelir, şefkatin yerini geri çekilme alır. Örneğin bir felaketin ardından kayıpların yasının tutulmasına izin verilmemesi, acının tanınmaması sadece o olayı değil, adalet ve aidiyet duygusunu da zedeler. Bu, toplumda bir duygusal kopukluk yaratır; ardından hayal kırıklığı, üzüntü ve öfke birikir.
Bastırılmış yas donarak kalır ve zamanla korku, kutuplaşma ve umutsuzluk biçiminde kendini gösterir. Böylece hem bireysel hem de kuşaklar arası aktarımda kolektif bir kırılganlık oluşur.

2) Devletler bazı acıları neden öne çıkarır, bazılarını neden unutturur?
Bu, doğrudan bir iktidar meselesidir. Yas bir politik temsildir. Kimin kaybının kamusal alanda yer bulacağı, kimin sessizce gömüleceği bir güç sorunudur. Devletler bazı acıları “milli birlik” söyleminin simgesi haline getirir, bazılarını ise “tehdit” ya da “düzene aykırılık” olarak kodlayarak unutturur. Bunun örneklerini her gün yaşıyoruz, çok yakında da yaşadık. Birkaç gün önce düşen kargo uçağında yirmi asker şehit oldu. Şehit ailelerine haberi kameralar eşliğinde verdiler. Bu sahne bir anma değil, bir gösteriydi. Devlet, şehitliği kutsallaştırarak acıyı politik bir sermayeye dönüştürdü.
Bu, kötü yönetimden kaynaklanan kayıpları “onurlu kader” olarak parlatıp toplumsal sadakati yeniden üretmenin bir yoludur. Psikolojik açıdan bu, kolektif travmanın anlamlandırılmasını tek bir kanala sıkıştıran bir duygusal yönetim biçimidir. Yasın doğal akışını bastırıp yerine kutsal bir anlatı koyduğun anda, hem bireyin acısını elinden alırsın hem de toplumu duygusal olarak manipüle edilebilir hale getirirsin.
Öte yandan, iktidarın elindeki güç, neyi manipüle etmek istiyorsa ona göre hareket eder. Bazı acıları ön plana çıkarır, bazılarını önemsizleştiren söylemlerle gölgede bırakır, bazılarını ise tamamen gizler. Bu seçicilik, bir hafıza politikasıdır. Örneğin, kendi askerleri için milli yas ilan etmeyen bir devlet, bir başka ülkenin lideri öldüğünde anında ulusal yas ilan edebilir. Çünkü orada mesele yas değil, mesajdır.
İktidar, kimin ölümü üzerinden konuşmak istiyorsa o ölüme anlam yükler. Yas ilanını, vermek istediği politik mesajı pekiştirmek, “neyin önemli, neyin değersiz” olduğunu toplumun zihnine kazımak için bir araç olarak kullanır. Böylece yas, artık bir insani refleks olmaktan çıkar, güç gösterisinin sessiz dili haline gelir.
Judit Butler’ın dediği gibi “Her yaşam eşit derecede yas tutulabilir değildir.” Kimin insan olarak tanındığı, kimin ölümü karşısında kamusal yas tutulacağı, toplumun vicdan haritasını ve de iktidarın güncel söylemini gösterir. Böylece yas, hakikatle yüzleşmekten çok, politik meşruiyet üretmenin aracına dönüşür.
3) Yasın kolektifleşmesi toplumsal dayanışmayı nasıl güçlendirir?
Yas kolektifleştiğinde, bir toplumun sinir sistemi yeniden regüle olur. Birlikte duygulanmak ya da birbirinin duygusunu görmek ve geçerli kılmak sadece duygusal bir boşalma değil, aynı zamanda dayanıklılık yaratma eylemidir. Kolektif yas, kaybı onurlandırmanın ötesinde, “biz” duygusunu yeniden kurar. Bir ülke yas tuttuğunda, aslında bir onarma pratiği gerçekleştirir. Çünkü travmatik stres nasıl bireyin bedeninden geçiyorsa, toplumun bedeninden de geçer. Bu yüzden yas tutmak, hem psikolojik hem de sosyal düzeyde bir rehabilitasyon sürecidir.
Bastırılmış yas, kuşaklar arası aktarımı artırır; bireysel ve toplumsal kırılganlıkları derinleştirir.Paylaşılan yas ise bu aktarımı dönüştürür; hem şefkati hem de sorumluluk duygusunu güçlendirir. Bir başka deyişle, toplumsal yas yalnızca bir kaybın ardından ağlamak değil, ortak bir etik inşa etmektir. “Sana da bana da dokunuyor bu acı. Yalnız değilsin. Sana bir şey olursa ben seni tutacağım; bu toplum seni tutacak.” diyebilme cesaretidir.
Maurice Halbwachs der ki, “Hafıza bireysel değildir, insanlar geçmişi ancak bir topluluk içinde hatırlar.” Yani anmak, hatırlamak, yalnızca zihinsel bir eylem değil, ilişkisel bir pratiktir. Toplumsal hafıza bir “biz” deneyimidir. Bir toplumun acısını paylaşma biçimi, onun hafıza örgüsünü belirler. Yas tutulmadığında, anmalar olmadığında geçmişle bağ kopar, unutmak kaçınılmaz hale gelir. Unutulan şey yalnızca olayın kendisi değildir, unutulan, o olayın yarattığı insani bağın kendisidir. Bu yüzden bastırılmış yas sadece duygusal bir donma değil, aynı zamanda bir hafıza felcidir.
Toplum, kayıplarını ortak biçimde anmadığında geçmişle olan diyaloğunu da kaybeder. Eğer “biz” acıyı birlikte hatırlamıyorsak, birlik duygusu da çözülür. Yas, bu yüzden geçmişin yükünü hafızadan silmek için değil, anlamını yeniden kurmak için vardır. Kolektif yas, toplumun kendine şu soruyu sorma cesaretidir: “Biz neleri unuttuk, kimleri dışarıda bıraktık?” Unutmanın bedeli vicdani bir çöküştür, hatırlamanın zor ama anlamlı hediye ise insan kalmaktır.

4) Mekanlar, anıtlar, ritüeller acıyı görünür kılmada ne kadar etkilidir?
Bu tabi derin bir soru, çünkü insan olma deneyimini öncelikle mekana ve zamana bağlamak ne demektir, bunu biraz konuşmak gerekir. İnsan zihni, yalnızca olayları değil, olayların geçtiği yerleri ve anları da kaydeder. Bir şeyin “yaşanmış” sayılabilmesi için, o deneyimin bir koordinatı olmalıdır, bir yer ve bir zaman yani. Bu yüzden hatıralarımız mekansal olmayınca parçalanmış hissederiz. Bir çocukluk odasının kokusu, bir deprem sonrası yıkılmış sokağın görüntüsü, bir ağacın gölgesinde edilen dua… Hepsi belleğin dokusuna mekan aracılığıyla işlenir. Travmatik anıları da düşünürseniz; birey travmatik anılarda zaman, mekan (burada mekan kişinin bedenidir) anlam, deneyim kopması yaşar, bunlar birbirine bağlanamaz, parçalıdır.
Travmatik anının işlenmesinde tüm bu unsurlar birbirine bağlanır ve anlam kazanırsa kişi bu deneyimi sindirebilir. Çünkü psikolojik olarak, mekan insanın duygusal belleğini organize eder. Beynin hipokampüsü hem mekansal hem duygusal hafızayı birlikte işler, yani “nerede” ve “nasıl hissettiğimizi” aynı anda kaydeder. Bu yüzden acının da bir yeri olur, bu bedende göğsümüz olabilir, dışarıda bir mezar taşı olabilir, bir anıt, çocukluk evimiz, bir sokak… O yer, acının hem sembolü hem de yaşadığı, tutulduğu, taşındığı haline gelir. Çünkü mekan, insana “bu yaşandı” diyebilmesi için deneyimi tutan bir kap gibidir.
Bunu toplumsal düzleme taşırsak mekan sadece bireyin değil, toplumun da ortak hafıza alanıdır. Her toplum kendi travmalarını, kayıplarını ve yeniden doğuşlarını mekan üzerinden anlatır. Anıtlar, meydanlar, tören alanları, bunların hepsi bir tür “ortak hafıza mimarisi”dir. Anıtlar unutuşa karşı en kalıcı direniş biçimidir, o yüzden binlerce yıldır insanlar anıtlar dikerler.
Ritüeller de bu mekanların zamanla bağını kurar. Her yıl aynı yerde toplanmak, aynı anda susmak ya da ağlamak, zamanı döngüsel hale getirir, böylece travmanın hatırlanması kadar dönüştürülmesini de sağlar. Bu tekrar, bir tür psikolojik regülasyon işlevi görür çünkü nörosepsiyon dediğimiz bir kavram var yani sinir sisteminin ortamda güven mi, tehdit mi olduğunu bilinç dışı bir şekilde taraması anlamına gelir.
Bu tarama düşünmeyle yapılmaz, bedenle yapılır. Mekansal ve kişiler arası nörosepsiyonda anıtlar, mezarlar, ritüeller, mekanlar bizi bedensel olarak da rahatlatır, güvende hissettirir, insan hissettirir, çünkü bize sembolik olarak şunu söyler: Bazı acılar yaşandı ve bu acıların hatırasını buraya koyduk. Bu sadece anlamsal değil bedensel sinir sistemi düzeyinde de bir işleme. Ritüeller insanların sinir sistemini ortak bir ritme sokar.
Birhan Keskin’in Kargo şiirinde bir dize vardır, Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun…
Özetle mekan insanın varlığını dünyaya kaydeden yerdir, ritüel ise o varlığı zamana işler. Bir toplum, kayıplarını anıtsız ve ritüelsiz bıraktığında bu iyileşmenin ertelenmesi demektir. Devletin görevlerinden biri de onu var eden insanların acısını yaşamasını kolaylaştırmaktır aynı zamanda. Ancak ne yazık ki devlet, tam tersi acıyı bastıran bir tarafta. Ulusal yaslar keyfi ilan ediliyor, bizim için önemli olan olaylar anılmıyor, toplumun çoğunun tanımadığı yabancı bir siyasi için yas ilan edilebiliyor, ritüeller engelleniyor, bazı mekanlar ve meydanlar kriminalleştiriliyor.
Bir de ne yazık ki göstermelik anmalar var. 2025 yılında çok acı bir facia yaşandı Kartalkaya’da biliyorsunuz. Devlet bu yangın faciasının ardından 22 Ocak günü Ulusal Yas ilan etti ve devamında da davalar halen devam ediyor. Ancak yas ilan edildi ama devlet ve kamu sorumlularına yönelik soruşturmalar açılmadı ya da geçiştirildi. Bunun gibi durumlar da açıkçası ilan edilen yasın da değerinin düşmesine sebep oluyor.
Toplumsal hafızayı korumak için yas ilan ediliyor ama devamında devlet adalet mekanizmaları ile hayatı ve ölümü ciddiye aldığına dair, net bir duruş sergilemiyor. Yas ilan etmek bir lütuf olmadığı gibi, kamusal bir saygı duruşu olduğu gibi devamında da aksiyonların alınması aslında o kayıplara olan gerçek saygı ve onarımı gösteriyor.

5) “Kimin acısı görünür, kimin acısı unutulur?” sorusuna sizin kişisel cevabınız ne olur?
Buna iki farklı yerden cevap verebilirim. İktidarın neyi anmaya izin verdiği, neyin meşru acı kabul edildiği aslında o anki siyasal ajandayı ve güncel etiği gösterir. İktidarın hafızası her zaman seçicidir.
Toplumun hatırladıkları yahut unuttukları ise kolektif vicdanın haritasıdır, bireylerin ahlakının toplamı gibi düşünebiliriz. Bu nedenle bazı acılar gündeme gelirken bazıları sistematik şekilde görünmez kılınabilir. Mesela bir kesimin yaşadığı acılar konuşulurken bir kesimin acıları sessizleştirilebilir; çünkü o anın politik rüzgarı böyledir. Başka zamanda başka kesimin acılarının altı çizilir.
Ama bir birey olarak benim sorumluluğum farklıdır. Ben bu acıları, bu tarihselliği konuşabilirim, herhangi belirli bir kesimden olmasam bile herkesin acısına tanıklık edebilirim. Tanıklık dediğimiz şey zaten “benim deneyimim değil ama insan olmanın sorumluluğu” dediğimiz yerden başlar. Elbette hepimiz bir zeitgeist içinde yaşıyoruz, politik özneler olarak güncel paradigmadan tamamen azade olmamız da mümkün değil ama bilinçli politik özne olmak zeitgeista da kapılabileceğini bilmeyi de içerir.
Son noktayı şöyle koymak isterim, yas ve anma sadece hatırlamak değildir, ilişkiyi yeniden kurma eylemidir. Ben birey olarak kiminle ilişkimi onarmak istiyorsam, o kişiyi özne, insan olarak görüyorum demektir.
Görünür acı çoğu zaman iktidarın tanıdığı acıdır, görünmeyen acı ise sesi duyulmayanın, meşru görülmeyenin acısıdır. Bu yüzden benim ahlaki duruşum “bana benzeyene” değil, benden farklı olana da şefkat gösterebilme cesaretini içermelidir. Radikal şefkat tam olarak budur: Acıya duyarlılığın, eyleme dönüşmüş hali.
Bir toplumun dönüşümü, en çok görmezden geldiği acıya dokunabildiği anda başlar. İktidar ile toplum arasındaki çekişme de zaten bu görünürlük mücadelesinin doğal bir sonucudur, bu da doğaldır. Ama dönüşüm her zaman sessiz kalan acının nihayet duyulduğu yerden filiz verir. Toplum olarak iktidarı mutlak kabul etmeden sürekli o yapıyı da dönüştürecek güç de bizde.
Fotoğraflar
- Kıvılcım Kıran İnstagram hesabı
- Trump’ın yemin töreni: BBC
- Layka’nın Heykeli: Sputnik
- Canva


