Uzman Psikolog ve flamenko dansçısı Nermin Sarıbaş ile söyleşi
”Flamenko yalnızca bir dans değil; bir hafıza, bir direniş, bir bedensel anlatı. Psikolog kimliğiyle yıllardır insan ruhunun kırılgan katmanlarında çalışan benim için Flamenko bedenimi de araştırdığım bir yol. Bu iki alanın kesişiminde çok katmanlı bir yolculuk sürdürüyorum. Bu röportajda, bastırılan duyguların ayaklara nasıl indiğini, kadın öfkesinin neden hâlâ rahatsız edici bulunduğunu ve bedenin kelimeler olmadan nasıl politikleştiğini anlatmak istedim.”

1 – Flamenko yaparken psikolog kimliğiniz bedene eşlik ediyor mu, yoksa geri mi çekiliyor?
Aslında geri çekilmiyor ama yöneten de olmuyor. Daha çok tanıklık eden bir yerde duruyor. Dans başladığında elbette bedenim öne geçiyor. Nefesim ritme uyum sağlıyor, ayaklarımla zeminde kökleniyorum ve omurgam kendi eksenini buluyor. Uzman kimliğim ise tüm olanları daha dışarıdan izleyen bir farkındalık hâlinde kalıyor: Hangi duygum yükseliyor, bedenimde neler oluyor, nerede uyumlanıyorum, nerede kaçıyorum, hangi hareketim bende neye dokunuyor, müziğin neresinde bedenimle katılmalıyım…
Bu bana çok kıymetli geliyor. Genellikle insanlar duygularını sözcüklerle anlamaya ve anlatmaya çalışır. Oysa bedenimiz pek çok şeyi çok daha önce biliyor. Flamenkoda zihin susuyor, bedenimiz yani can bulduğumuz kabzamız anlatıyor. Uzman kimliğim ise orada bedenin muazzamlığını sadece dinliyor.
Bu yüzden flamenko benim için sadece bir sahne performansı değil, bedensel bir içgörü alanı. Kimi zaman çocuk olduğum, kimi zaman yas, kimi zaman dişiliğim, kimi zaman tutkularım, kimi zaman bastırılmış bir öfkem. Ve bunların hiçbirinin herhangi bir kelimeye ihtiyacı yok.
2 – Psikolojide “bastırma” dediğimiz şey, flamenkoda nasıl görünür hâle geliyor?
Çok çıplak. Omuzların kulaklara doğru çıkmasında ya da bir anda düşmesinde, nefesin yüzeyde kalmasında,ayakların yere tam basmamasında, kolların yarım kalışında. Bazen ritim kaçar, bazen ise bakış donar.
Flamenko yarım varoluşa izin vermez. Eğer bir duygu bastırılıyorsa; beden daralır, alan küçülür, ve sonunda hareket zayıflar. Dansçı farkında olsun ya da olmasın, beden muhakkak o bastırmayı ele verir. Ama bastırılan şey serbest kaldığında bambaşka bir şey olur: ayak sesi iyice belirginleşir, göğüs açılır, bakış netleşir, kollar iyice büyür, beden genişler ve zeminle temas iyice derinleşir. Bu yüzden flamenko bana şunu öğretti: bastırma zihinsel bir süreç gibi biliniyor olsa da aslında bedensel bir hafızadır. Ve beden asla yalan söylemez.

3 –Bir beden, kelimeler olmadan da politik olabilir mi?
Kesinlikle. Hatta bazı bedenler kelimelerden çok daha güçlü konuşur.Dik duran bir omurga, geri çekilmeyen bir bakış, zemine kararlılıkla basan ayaklar.Bunların hepsi birer bildiridir.
Kadın bedeninin sahnede güçlü, öfkeli, talepkâr ya da kırılgan şekilde var olması zaten başlı başına politik bir eylemdir. Çünkü yüzyıllardır kadınlardan beklenen şey uyumdur, sessizliktir, yumuşaklıktır, içine kapanmak ve küçülmektir.
Flamenko buna itiraz eder. Beden:
“buradayım”,
“Yer kaplıyorum.”
“ses çıkarıyorum ”der.
Aşkını, isyanını, tutkusunu, duruşunu ifade eder. Tüm bunlar kelimesiz bir manifestodur.
4 – Kadınların öfkesinin estetikle ifade edilmesi neden hâlâ rahatsız edici bulunuyor sizce?
Çünkü kadın öfkesinin çıplak hâli hâlâ tehditkâr algılanıyor. Toplum kadın öfkesini ya patolojik ilan etmek ister, ya da romantize edip etkisizleştirir. Ama flamenkoda öfke güzelleştirilmez, şekillendirilir, anlatılır. Bu çok önemli bir ayrım. Estetik öfke, bastırılmamış ama kontrol altına alınmış bir güçtür. Ve bu güç, alışılmış kadın imgelerine uymaz. Kadın ağladığında kabul edilir. Ama ayaklarını yere vurarak varlığını hissettirdiğinde rahatsızlık başlar. Çünkü bu, itaat etmeyen bir dişil güçtür.
Flamenko kadınlara öfkeyi inkâr etmeden taşıyabilme kapasitesi verir. Bu da hem sahnede hem hayatta çok dönüştürücü bir şey.

5 – Flamenko gibi “yüksek duygulu” bir ifade biçimi Türkiye’de hâlâ marjinal mi?
Bence hâlâ bir miktar marjinal sayılıyor. Hatta öyle ki kendi kadın arkadaşlarımız bile bedenimizi bu şekilde ifade etmemizi başka başka gerekçelerle, mesela, “çok gürültülü” gibi yadırgıyor. Türkiye’de bedensel ifade uzun süre bastırıldı. Duygu yüksekliği “abartı”, güçlü beden kullanımı “fazlalık” gibi algılandı. Oysa bu coğrafyada; acı, göç, yas ve direnç var. Flamenkonun taşıdığı temalar bize çok yabancı değil. Sadece buna alan açmayı yeni yeni öğreniyoruz ve dönüşümdeyiz diyebiliriz.
Şunu da gözlemliyorum: özellikle kadınlar flamenkoda kendilerini buluyor. Çünkü burada bastırılmış hikâyeler açığa çıkıyor, söylenemeyen cümleler ritme dönüşüyor. Sessiz kalmış öfke biçim kazanıyor. Bu yüzden flamenko Türkiye’de marjinal değil, henüz yeterince tanınmamış bir içsel dil.
Son olarak… flamenko sizde hangi duyguları uyandırıyor?
Benim için flamenko, bedenimin hatırladığı bir yer. Konuşamadığım zamanlarda ayaklarımla bastıra bastıra kendimi ifade ettiğim bir alan. Kollarımla salındığım,”ben de varım” dediğim çok güçlü bir yer.
Güçlü olmam gerektiğinde omurgama döndüğüm bir zemin. Ve en önemlisi: kendimle daha çok yakınlaştığım içsel bir mekân. Uzman kimliğimle şunu çok söylemek istiyorum: iyileşme yalnızca konuşarak olmaz. İyileşme hareketle, sesle , ritmle, bağ kurmayla ve kültürler arası yakınlaşmayla olur. Ve Flamenko bana bunu her gün yeniden hatırlatıyor.
Fotoğraf 1: Nermin Sarıbaş
Fotoğraf 2 ve 3: Canva


