Deniz Sözüak ile Röportaj
EDİTÖRDEN
Bu söyleşi, belgeselin içeriğinden ziyade onun düşünsel arka planına odaklanıyor. Metaforun nasıl seçildiğini, tarihsel benzerliklerin nasıl kurulduğunu ve anlatının hangi siyasal bağlam içinde şekillendiğini ortaya koyuyor. Böylece röportaj, belgeseli tamamlayan bir eşik metni hâline geliyor; izleyiciye yalnızca ne anlatıldığını değil, neden ve nasıl anlatıldığını da düşündürüyor.

1 – Medusanın Salı ismi nasıl doğdu? Medusa metaforu sizin için neyi temsil ediyor?
Öncelikle ilginize teşekkür ederek başlayayım. Belgesele adını veren tabloyu ben bilmiyordum. İsim babası editörümüz Yiğit Günay’dı. Metin ilk ortaya çıktığında, sermayenin Erdoğan’la ilerleyeceğini imleyen Özden Örnek-Rahmi Koç görüşmesinin anlatıya kattığı dramatik etki Yiğit’e çağrışım yaptı. Tablonun ele aldığı olayı ve siyasal yorumunu anlattığında ben de çok etkilenmiştim. Hikayedeki benzerlik çarpıcıydı.
Medusa fırkateyni, Senegal’e yeni sömürge valisini götürüyordu. Fransa’ya Senegal’i, monarşiye dönmesi şerefine İngiltere hediye etmişti. ABD de Irak’a müdahale öncesinde Türkiye sermaye sınıfına bölgesel güç olmayı vaad ediyordu. Ama laiklik gibi, ulus-devlet gibi bagajlarından kurtulmasını istiyordu. Medusa’nın başına sırf monarşi yanlısı olduğu için getirilen kaptan ile Erdoğan arasındaki benzerlik de barizdi. Medusa kaza yaptığında sadece soylular ve tüccarlar kurtarılmış; bunun dışında kalanlar sala yollanmıştı. Napolyon ordusundan bakiye askerler de sala gönderilenler arasındaydı.
Türkiye’deki süreç de eski rejimin ordusunu devletin karar verici çekirdeğinden tard ederek başlamıştı. Saldakiler, filikaların onları çekeceğine inanıyordu. İşler ters gidince halatlar kesilmiş, fırtınada derme çatma bir salın üzerinde kala kalmışlardı. Önce azalan erzakla kavga başlamış, birlik duygusu bozulmuş; günler geçtikçe akıllarını kaçırarak birbirlerini yemeye başlamışlardı. Bizim hikayemizde de böyle oldu. Toplumun uzun yıllar laik bildiği sermayeye ve devlet aklı diye mistifiye ettiği bürokratik yapıya itimadı vardı. Bir yerde devreye girecekler duygusuna teslim olunmuştu. Halatlar kesilip, yeni rejim inşa edilmeye başlayınca önce güvensizlik hissi devreye girdi. Ekonomik kriz buna eşlik edince “azalan erzak”, toplumsal şiddeti tetikledi. Saldakiler birbirine girmeye başlamıştı.
Gericault’nun tuvale taşıdığı bu olay, toplumsal öfkenin gerçek muhatabının kimler olması gerektiğini gösterdiği için isabetliydi. Patronların, siyasetçilerin, idarecilerin köşeye sıkıştıklarında sarıldıkları “hepimiz aynı gemideyiz” argümanını boşa düşürdüğü için de öyle…
2 – Bu belgesel bir politik analiz mi, bir hafıza çalışması mı, yoksa bir yüzleşme metni mi?
Medusa’nın Salı ne tek başına siyasal bir tahlil, ne nostaljik bir gezinti, ne de yalnızca bir yüzleşme metni. Ancak kolektif belleğin ve ortak duygunun taşıyıcı gücüne yaslanıyor. Olayları ele alırken, temsil rejimini kuran tarihsel bloğun bileşenlerini görünür kılmaya, hatta yer yer teşhir etmeye çalışıyor. Halkın taşıdığı ortak belleğin nasıl biçimlendiğini sorgulayan eleştirel bir arşiv kullanımı söz konusu burada. Aynı zamanda bir yüzleşme alanı da açılıyor; toplumun bellek boşluklarıyla kurduğu iyimser anlatının yerine, daha bütünlüklü bir manzara koymayı deniyor. Bu yüzden belgeseli en doğru tarif eden şey belki de şudur: politik hafızanın eleştirel bir okuması. Politik analiz, bellek çalışması, yüzleşme, hesaplaşma… Hepsinin gerilimli kesişiminde duran bir anlatı.

3 – Sizce belgesel geleceğe mi yoksa bugüne mi konuşuyor?
“Medusa’nın Salı” aslında geçmişi anlatıyor gibi görünse de asıl olarak bugüne konuşuyor. Çünkü ele aldığımız olaylar bugünkü siyasal dilin ve toplumsal ruh hâlinin nasıl yaratıldığını gösteren süreçler. Arşiv görüntüleri bugünün hangi kararlar ve hangi “sessizlikler” üzerine inşa edildiğini görünür kılmak için kullanıldı. Geleceğe dair bir söz varsa da bu, ancak bugünü doğru okuyabildiğimiz ölçüde mümkün. Bu yüzden belgesel, geleceğe kehanet anlatısından çok, izleyiciyi bugünün sorumluluğuyla baş başa bırakan bir yüzleşme alanı açıyor.
4 – Tarih yazımı ile belgesel üretimi arasında nasıl bir bağ var?
Tarih yalnızca yazılan bir metin değil, aynı zamanda reddedilebilen, parçalanabilen bir temsildir. Medusa’nın Salı da buradan hareket ediyor; geçmişi tekil anlatılara sabitlemek yerine, hangi hikâyelerin kurulduğunu ve hangilerinin dışarıda bırakıldığını görünür kılmaya çalışıyor. Yani belgesel, tarihin yerine geçen yeni bir metin yazmıyor; tarihin nasıl yazıldığını ve nasıl parçalandığını açığa çıkaran bir alan açıyor.
Kişisel olarak beni bu belgeseli yazmaya teşvik eden Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanı olmuştu. Roman İmparatorluğun çöküşünü ‘Muharrir Adnan’ üzerinden anlatıyordu. Adnan, roman boyunca kendi romanı “Yıkılan Vatan”ı yazmaya çalışıyordu. Finalde ise Süheyla karakteri, taslağı şöminede yakarak, İttihatçı Adnan’ın anlatısını reddeden o jesti büyütüyor; izleyiciyi, çatlakların içinden kendi kaderini yeniden düşünmeye davet ediyordu. Benim için Medusa’nın Salı, benim “Yıkılan Vatan” romanım. Ama zaaflarıyla malul bir ihtilalci portresini temsil eden Adnan’ın değil, Süheyla’nın tarafındayım.
5 – Bu belgesel aynı zamanda bir travma kaydı diyebilir miyiz?
Medusa’nın Salı’nı bir travma kaydı olarak adlandırmak mümkün; fakat burada sözünü ettiğimiz şey ortak acı dilini kurmaktan ziyade, kolektif hafızanın liberal anlatı tarafından işlemden geçirildikten sonra taşıdığı izleri görünür kılmak. Bugünkü iktidarı eleştirirken toplumun ufkuna 2002 AKP’sini yerleştiren liberal anlatıya yönelen haklı tepkiler, hakikate yaslanmadığında yeni tip sağcılığın ideolojik yatağına dönüşür. Belgesel bu noktada, liberal anlatıya gelişen bu tepkinin yanlış bilinçle yozlaştırılma sürecine müdahale eden aktüel bir mücadele alanı açıyor.

Belgesel aynı zamanda bastırılmış bir yasın da hikâyesi. Kaybedilenin ne olduğuna dair ortak bir dil kurulamadığında, yas tutulamıyor. Dolayısıyla kayıp, katı ve savunmacı kimlik biçimlerine dönüşüyor. Yeni sağcı akımların gurur duyulabilir bir ulus kimliği arayışı, neoliberal saldırı içinde çalınmış olanın bıraktığı izin başka bir biçimde sahiplenilmesine dönüşüyor. Bu yüzden daha saplantılı bir aidiyet dili ortaya çıkıyor. Örneğin Türkçülük, Türk genci için hiçleşmeye karşı bir savunma refleksi gibi işlev kazanıyor. Bu yönüyle belgeselin yaptığı şeylerden biri de, halkın gömülü duran, donmuş ve işlenememiş kimlik yasının politik dile tercümesi.
Belgesel, bu kimliksizleşme ve yas travmasını dramatize etmekten ziyade, toplumun belirli kırılma anlarında nasıl donakaldığını, neyi konuşup neyi sessizliğe gömdüğünü gösteriyor. Bu yüzden acıyı büyüten bir anlatı kurmuyor. Travmayı bir duygu hâli olarak değil, hafızanın üzerinde kalan bir travma izi olarak ele alıyor. Medusa’nın Salı, geçmişi telafi etmeye çalışan bir anlatı değil; yasın askıda kaldığı çatlağı görünür kılan, kimliği kimin çaldığını işaret eden ve izleyiciyi tanıklık eşiğinde tutan bir kayıt olarak okunabilir.
İlginiz için tekrar teşekkürler.
Caner Özdemir: Bu değerli röportaj için biz teşekkür ederiz…
Bunu paylaş:
- WhatsApp'ta paylaş (Yeni pencerede açılır) WhatsApp
- Yazdır (Yeni pencerede açılır) Yazdır
- X'te paylaş (Yeni pencerede açılır) X
- Facebook üzerinde paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
- Arkadaşınıza e-posta ile bağlantı gönderin (Yeni pencerede açılır) E-posta
- LinkedIn'de paylaş (Yeni pencerede açılır) LinkedIn


