Yazar: Gizem Ölmez Akfırat – Klinik Psikolog
Özet
Bu makale, travmayı yalnızca bireysel bir psikolojik kırılma olarak ele alan yaklaşımlara karşı çıkarak, travmanın sürekliliğini tanınma, sessizlik ve güç ilişkileri bağlamında tartışmayı amaçlamaktadır. Çalışmanın temel iddiası, travmanın kalıcılığının yalnızca yaşanan olaydan değil, olay sonrasında karşılaşılan inkâr, kuşku ve tanınmama pratiklerinden beslendiğidir. Judith Herman’ın travma sonrası iyileşmeye ilişkin yaklaşımı, Cathy Caruth’un zamansallık vurgusu ve Dori Laub’un tanıklık kuramı çerçevesinde travmanın “tanıklık yokluğu” içinde askıda kalan bir deneyim olarak işlediği ileri sürülmektedir. Michel Foucault ve Judith Butler’ın güç ve tanınabilirlik analizleri doğrultusunda, hangi acıların kamusal alanda meşru kabul edildiği sorusu ele alınmaktadır. Jeffrey Epstein vakası, kurumsal sessizlik mekanizmalarının travmayı nasıl kolektif ölçekte yeniden üretebildiğini gösteren bir örnek olarak incelenmektedir. Sonuç olarak travmanın yalnızca intrapsişik değil, ilişkisel ve politik bir fenomen olduğu ve iyileşmenin etik bir tanıklık zemininde mümkün olabileceği savunulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Travma, Tanıklık, Sessizlik, Tanınma, Güç

Giriş
Travma uzun yıllar boyunca bireyin zihninde oluşan bir kırılma ya da talihsiz bir olayın psikolojik sonucu olarak ele alınmıştır. Oysa travma, yaşanan olay sona erdiğinde bitmez; çoğu zaman asıl yıkım, olay sonrasında gelen inkâr, kuşku ve yalnız bırakılma deneyimiyle başlar. Herman’ın (2016) vurguladığı gibi, travmanın kalıcı olup olmayacağını belirleyen şey yalnızca olayın kendisi değil, kişinin bu deneyim sonrasında nasıl karşılandığıdır. Tanınmayan acı, yalnızca unutulmaz; aynı zamanda işlenemez hâle gelir.
Bu makale, travmanın yalnızca hatırlama süreçleriyle açıklanamayacağını; travmanın sıklıkla inanılmamak, tanınmamak ve yalnız bırakılmak üzerinden örgütlenen ilişkisel bir süreç olduğunu tartışmaktadır (Herman, 2016; Van der Kolk, 2018). Anlatı ortaya konduğunda karşısında bir tanık yoksa, deneyim bellekte donmuş bir zaman parçası gibi kalır. Laub’un (1992) ifade ettiği gibi, travmatik deneyim çoğu zaman “tanıklık yokluğunda” varlığını sürdürür; anlatının gerçekliği, onu taşıyacak bir başkası olmadığında askıda kalır.
Travma Kapıdan Çıkınca Biter mi?
Travmanın sürekliliği, olayın kendisinden çok olay sonrasındaki karşılaşmalarla şekillenir. Herman (2016), travmanın iyileşmesinde üç temel aşama tanımlar: güvenliğin yeniden kurulması, travmatik anının hatırlanması ve yas tutulması, ardından yeniden bağlantı kurma. Ancak bu süreç, ancak kişinin deneyimi sosyal olarak tanındığında mümkün olur. “Emin misin?” ya da “Şimdi sırası değil” gibi ifadeler, yalnızca destek eksikliği değildir; travmanın yeniden üretimidir.

Sessizlik burada nötr bir boşluk değildir. Butler’ın (2019) belirttiği gibi, hangi acıların kamusal olarak tanınabilir olduğu, politik ve kültürel çerçeveler tarafından belirlenir. Bu çerçeve dışında kalan deneyimler yalnızca görünmez olmaz; aynı zamanda “gerçek” sayılma hakkını da kaybeder. Böylece travma yalnızca bireysel bir yaşantı değil, tanınabilirlik rejimleriyle ilişkili bir fenomen hâline gelir. Caruth’a (1996) göre travma, yalnızca geçmişte yaşanan bir olayın hatırlanması değildir; temsil edilemeyen bir deneyimin zaman içinde tekrar tekrar geri dönmesidir. Bu geri dönüş, çoğu zaman anlatı kurma kapasitesinin değil, anlatının karşılanma biçiminin bir sonucudur. Tanınmayan deneyim, zamansal olarak kapanamaz; çünkü toplumsal olarak yer bulamaz.
Epstein Meselesi: Bir Suçtan Fazlası
Jeffrey Epstein vakası yalnızca bireysel bir suç olarak okunamaz. Bu dava, gücün ve sermayenin nasıl sistematik bir sessizlik zırhı üretebildiğini göstermektedir. Foucault’nun (2003) belirttiği gibi, iktidar yalnızca bastırmaz; aynı zamanda neyin konuşulabilir olduğuna karar verir. Bu bağlamda Epstein vakasındaki sessizlik, bir bilgi eksikliğinden ziyade kurumsal ve kültürel mekanizmalarla üretilmiş bir suskunluk düzeni olarak okunabilir.
Bu tür vakalarda travma yalnızca yaşanan istismarla sınırlı kalmaz; olayın sistematik olarak inkâr edilmesi de travmatik deneyimin parçası hâline gelir. Herman (2016), kitlesel travmalarda en yıkıcı unsurun çoğu zaman ihlalin kendisi kadar ihlalin reddedilmesi olduğunu belirtir. Mağdurlar açısından travmanın sürekliliği, yalnızca geçmişte yaşanan olaydan değil, bu olayın tanınmamasından kaynaklanır.
Žižek’in (2018) işaret ettiği gibi, şiddetin en görünür biçimleri çoğu zaman sistemin yüzeyinde belirir; oysa asıl belirleyici olan, bu şiddetin görünmez kalmasını sağlayan yapısal düzenlemelerdir. Epstein vakasında görülen şey, bireysel suçların ötesinde, suçun sürdürülebilirliğini sağlayan kurumsal sessizliktir.
Tarafsızlık mı, Tanıklık mı?
Ruh sağlığı alanında tarafsızlık sıklıkla etik bir ilke olarak savunulur. Ancak güç asimetrilerinin belirgin olduğu travmatik bağlamlarda tarafsızlık, fiilen güçlünün konumunu yeniden üretme riskini taşır. Herman (2016), travma çalışmasının özünde etik bir konumlanma gerektirdiğini; klinisyenin yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda tanıklık eden bir pozisyonda olduğunu vurgular.
Laub (1992), travmatik anlatının oluşabilmesi için duyabilecek bir diğerinin varlığının zorunlu olduğunu belirtir. Tanıklık, yalnızca dinlemek değil; anlatının gerçekliğini tanımaktır. Bu açıdan terapötik ilişki, yalnızca semptom düzenleme alanı değil, aynı zamanda etik bir karşılaşma alanıdır.

Arendt’in (2018) kötülüğün sıradanlığına dair analizi, travma bağlamında sessizliğin nasıl normalleştirilebildiğini anlamak açısından önemlidir. Sessizlik çoğu zaman kötü niyetli bir eylem olarak değil, işlerin düzeni bozulmasın düşüncesiyle meşrulaştırılır. Böylece travmatik deneyim yalnızca bireysel bir sorun olarak çerçevelenir ve politik boyutu görünmez kılınır.
Sonuç
Travma yalnızca bireyin taşıdığı bir yük değildir; aynı zamanda toplumun tanıma kapasitesindeki kırılmayı yansıtır. Tanınmayan acı, yalnızca bireysel bir kayıp değil; kamusal alandan dışlanmış bir deneyimdir. Travma çoğu zaman yaşandığı için değil, tanınmadığı için kalıcıdır. Sessizlik, travmanın doğal sonucu değil; onu sürdüren toplumsal bir mekanizmadır.
Bu nedenle travmayla çalışmak, yalnızca bireysel belirtilerle değil; inkâr, yalnızlaştırma ve duyulmama deneyimleriyle de çalışmayı gerektirir. Ruh sağlığı çalışanlarının etik sorumluluğu, yalnızca düzenlemek ya da yatıştırmak değil; danışanın sesinin kaybolduğu yerde ona eşlik etmektir. İyileşme, yalnızca intrapsişik bir süreç değil; tanınma ve tanıklık üzerinden kurulan ilişkisel bir deneyimdir.
Travma böylece geçmişte kalmış tekil bir olay olmaktan çıkar; tanıklık bulana kadar süren bir zamansallığa dönüşür.
KAYNAKLAR
Arendt, H. (2018). Kötülüğün sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te (Ö. Çelik, Çev.). Metis.
Butler, J. (2019). Kırılgan hayat: Yasın ve şiddetin gücü (B. Ertür, Çev.). Metis.
Caruth, C. (1996). Unclaimed experience: Trauma, narrative, and history. Johns Hopkins University Press.
Foucault, M. (2003). Cinselliğin tarihi (H. U. Tanrıöver, Çev.). Ayrıntı.
Herman, J. L. (2016). Travma ve iyileşme (T. Tosun, Çev.). Literatür Yayınları.
Laub, D. (1992). Bearing witness or the vicissitudes of listening. In S. Felman & D. Laub (Eds.), Testimony: Crises of witnessing in literature, psychoanalysis, and history (pp. 57–74). Routledge.
Van der Kolk, B. A. (2018). Beden kayıt tutar: Travmanın beden ve beyin üzerindeki etkileri (N. C. Maral, Çev.). Nobel Yaşam.
Žižek, S. (2018). Şiddet: Altı yan düşünce (A. Ergenç, Çev.). Encore.


