Kötümserlik ve Güvensizlik İkliminde Siyasal Katılım
Ağustos 18, 2026
Barışın Psikopolitiği: Çerçeve Yasa Türkiye’nin Ruh Halini Değiştirebilir Mi?
Ağustos 27, 2026

Metalaşan Sporcu Bedeni

Yazar: Caner Özdemir

Tarih: Ağustos 21, 2026

Editörden

Arda Kuru Elkasovic, beden olgusunun modern dünyada politik, ekonomik ve psikolojik bir iktidar alanına dönüştürülmesini eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Sosyolog, psikoloji öğrencisi ve voleybolcu kimliklerini harmanlayan çalışma, “başarı makinesi” olarak kodlanan bedenin, toplumsal normlar ve tüketim kültürüyle nasıl nesneleştirildiğini ve içselleştirilmiş iktidar mekanizmalarını ele alıyor. Röportaj, bireyin kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi, performans kaygısı ve dijital emek ekseninde değerlendirerek, bedenin bir “özne” olarak yeniden tanımlanmasını öneriyor.

1- “Kendi bedenimin patronu benim” söylemi gerçekten mümkün mü?

Bu söylem, bireyin bedeni üzerinde söz sahibi olma arzusunu çok güçlü biçimde ifade ediyor. Fakat sosyolojik açıdan baktığımızda bunun mutlak anlamda mümkün olduğunu söylemek oldukça zor. Çünkü bedenimizi yalnızca biyolojik ya da fizyolojik bir organizma olarak düşünemeyiz. Elbette beden; kaslardan, organlardan, hastalık, sağlık, uyku ve beslenme gibi süreçlerden oluşuyor. Ancak bunun yanında toplumsal olarak inşa edilen bir beden de var. Bu beden; içinde yaşadığımız toplumun değerlerini, normlarını, rollerini ve egemenlik ilişkilerini doğrudan yansıtıyor.

Dolayısıyla beden, yalnızca bize ait ve toplumdan bağımsız bir alan değil. Nasıl oturmamız, nasıl yürümemiz, nasıl giyinmemiz, ne kadar yememiz, kaç kilo olmamız ya da yaşımız ilerledikçe nasıl görünmemiz gerektiğine ilişkin düşüncelerimiz bile toplumsal koşullar içinde şekilleniyor. Biz bir topluma doğuyoruz ve doğduğumuz andan itibaren aile, eğitim, medya, din, hukuk ve ekonomik sistem gibi yapılar tarafından biçimlendiriliyoruz.

Kendimizi tamamen özgür irademizle oluşturduğumuzu düşünsek de neyi güzel, sağlıklı, çekici veya normal bulduğumuz büyük ölçüde bizden önce kurulmuş anlam dünyalarından geliyor. Fakat bu, bireyin tamamen edilgen olduğu anlamına da gelmiyor. Birey kıyafetiyle, saç biçimiyle, dövmeleriyle, bedensel duruşuyla ve yaşam tarzıyla kimliğini ifade edebiliyor. Beden bu anlamda hem toplumun üzerine yazı yazdığı hem de bireyin kendisini anlatmaya çalıştığı bir alan. Ancak burada önemli bir çelişki var: Bedenimiz aracılığıyla kendimize özgü olduğumuzu düşünürken kullandığımız semboller ve beğeni ölçütleri de çoğunlukla toplum tarafından üretilmiş oluyor. Yani bedenimizi biz biçimlendiriyoruz ama bedenimizi biçimlendirirken kullandığımız araçları, anlamları ve ölçütleri toplumdan alıyoruz. Bu nedenle “kendi bedenim” dediğimiz beden bile yalnızca bizim kişisel ürünümüz değil.

Lisans yıllarımdan beri atıf yapmayı en sevdiğim düşünürlerden biri olan Michel Foucault, bedeni bir iktidar alanı olarak ele alıyor. Foucault’ya göre modern iktidar, insanları yalnızca yasaklar koyarak veya açıkça cezalandırarak yönetmiyor. Daha incelikli bir biçimde bedenleri, davranışları, duyguları ve gündelik alışkanlıkları düzenliyor. Çünkü en etkili iktidar, sürekli dışarıdan müdahale etmek zorunda kalmayan; bireyin içine yerleşmiş, içselleştirilmiş iktidardır.

Örneğin bir askere başlangıçta nasıl yürümesi, nasıl selam vermesi, nasıl giyinmesi ve nasıl durması gerektiği öğretilir. Fakat zamanla asker bu davranışları her defasında birisi emir verdiği için değil, kendisinden beklenen davranış biçimini içselleştirdiği için gerçekleştirir. Foucault’nun Panoptikon anlatısında olduğu gibi kişi, gerçekten izlenip izlenmediğini bilmese bile her an izleniyormuşçasına kendisini denetlemeye başlar. Bir süre sonra dışarıdaki otoritenin yerini bireyin kendi üzerindeki gözetimi alır.

Günümüzde de “Kadın dediğin şöyle görünmeli”, “Erkek güçlü olmalı”, “Zayıf beden sağlıklı bedendir”, “Yaşlanma belirtileri gizlenmelidir” ya da “Başarılı insan bakımlı ve fit görünür” gibi normlarla karşılaşıyoruz. Üstelik bunları bize her zaman doğrudan birisi emretmiyor. Buna rağmen bedenimizi bu beklentilere uygun hâle getirmeye çalışıyoruz. Tartıya çıkıyor, kalorimizi hesaplıyor, aynada kendimizi kontrol ediyor, fotoğraflarda nasıl göründüğümüzü düşünüyor ve çoğu zaman başkalarının bakışını kendi içimizde taşıyoruz.

Ataerkil, kapitalizm ve diğer iktidar yapıları önce belirli bir “ideal beden” üretir, ardından bireyleri bu ideale yaklaşmaları için eğitir. Bu ideal beden, doğal ve evrenselmiş gibi sunulur; ona uymayan bedenler ise sağlıksız, bakımsız, disiplinsiz, yaşlı veya başarısız olarak etiketlenebilir. Burada “normal” kelimesinin kendisi bile politik bir anlam taşır. Çünkü bir bedeni normal kabul ettiğimiz anda, o ölçütün dışında kalan bedenleri de anormal ilan etmiş oluruz.

Bu koşullar altında kişinin bedeni hakkında tamamen kendisine ait, toplumdan bağımsız beğeni yargılarına sahip olduğunu söylemek kolay değil. İnsan bazen gerçekten kendi tercihini mi yaptığını, yoksa kabul görmek ve dışlanmamak için mi o tercihe yöneldiğini ayırt edemeyebilir. Örneğin kişi kilo vermeyi kendisi istediğini söyleyebilir; fakat bu isteğin ne kadarı kişisel rahatlığından, ne kadarı toplumun zayıf bedene verdiği değerden kaynaklanıyor? Estetik müdahale yaptırmak bireysel bir karar olabilir; fakat benzer yaşlarda, benzer sınıfsal konumlarda ve benzer medya içeriklerine maruz kalan çok sayıda insan aynı anda aynı bölgelerini değiştirmek istiyorsa burada yalnızca kişisel tercihten söz edebilir miyiz? Bence asıl sorgulanması gereken nokta bu. “Kendi bedenimin patronu benim” talebi yine de önemsiz değildir. Tam tersine, bireyin özerk olma ihtiyacından doğan çok kıymetli bir taleptir. Ancak bu özerkliğin toplumdan bağımsız ve sınırsız olmadığını kabul etmemiz gerekir. İnsanlar devlet, hukuk, aile, din, tıp ve piyasa gibi kurumların içerisinde yaşıyor. Bu kurumların beden üzerinde doğrudan ya da dolaylı karar verme gücü bulunuyor.

Örneğin bazı ülkelerde bir kadının ne giyeceği hukuki ve siyasal yaptırımların konusu hâline gelebiliyor. Kürtaj meselesinde de özellikle kadın bedeni tarih boyunca yalnızca bireye ait bir alan olarak görülmemiş; aile, ahlak, nüfus politikaları ve toplumsal düzen üzerinden yönetilmeye çalışılmıştır. Kimin çocuk doğuracağı, ne zaman doğuracağı veya doğurup doğurmayacağı kişisel bir mesele gibi görünse de devletlerin nüfus politikalarına ve ideolojik kabullerine konu olabiliyor. Bu nedenle “Benim bedenim, benim kararım” cümlesi yalnızca kişisel bir tercih açıklaması değildir. Aynı zamanda bedene müdahale eden iktidar mekanizmalarına karşı çizilmeye çalışılan politik bir sınırdır. Beden ne kadar toplumsal ve politik bir alansa, bedensel özerklik talebi de o kadar politik bir hak arayışıdır. Mesele aynı zamanda psikolojik sınırlarla da ilgilidir.

Toplumun bedenimiz hakkında sürekli karar vermesi, yalnızca fiziksel alanımıza değil, benlik algımıza da müdahale eder. İnsanlar kabul görmek, cezalandırılmamak, sevilmek, beğenilmek ve “iyi” görünmek ister. Bu ihtiyaçlar bedenimizi nasıl kullandığımızı doğrudan etkiler. Bir süre sonra kişi yalnızca toplumun beklentilerine göre yaşamaz; o beklentileri kendi isteğiymiş gibi deneyimlemeye başlar. Bu nedenle “Bedenim üzerinde ne kadar hâkimiyetim var?” sorusunun yanında “Bedenimle ilgili arzularımın ne kadarı gerçekten bana ait?” sorusunu da sormamız gerekiyor.

Buradaki temel politik çatışma şu bence; birey kendi bedeni üzerinde karar veren bir özne mi olacak, yoksa başka otoritelerin karar verdiği bir nesneye mi dönüşecek? Günümüzde bireye sürekli olarak özgür olduğu söyleniyor. Fakat aynı anda nasıl görünmesi, ne tüketmesi, ne kadar hareket etmesi ve yaşlanırken bile nasıl genç kalması gerektiği de tarif ediliyor. Bu yüzden bize sunulan bedensel özgürlüğün çoğu zaman sınırları önceden çizilmiş bir özgürlük olduğunu düşünüyorum. Endüstriyel sporun gelişmesi bu çelişkinin en görünür örneklerinden biri.

Spor kuşkusuz sağlık, dayanışma, keyif ve kişinin kendi bedensel kapasitesini keşfetmesi açısından değerli olabilir. Ancak günümüzde spor yalnızca yapılan bir etkinlik olmaktan çıkarak büyük bir tüketim alanına dönüştü. Spor salonu üyelikleri, akıllı saatler, protein ürünleri, takviyeler, spor kıyafetleri, özel ayakkabılar ve sosyal medyada sergilenen antrenman rutinleri üzerinden yeni bir piyasa oluşturuldu. İnsan artık yalnızca spor yapmıyor; “spor yapan insan” kimliğini de satın alıp sergiliyor. Günlük giyimin spor giyime dönüşmesi de bunun bir göstergesi. Bundan yaklaşık altmış yıl önce spor ayakkabının gündelik hayatın bu kadar merkezinde olduğu bir giyim düzeninden söz etmek zordu.

Bugün ise spor yapmayan biri bile tayt, eşofman ve spor ayakkabıyla oluşturulan aktif yaşam tarzı imajını taşıyabiliyor. Çünkü piyasa bize yalnızca ürün satmıyor; o ürünle birlikte dinamik, sağlıklı, genç ve disiplinli bir kimlik de vaat ediyor. Böylece beden, kendimizi gerçekleştirdiğimiz bir alan olmanın yanında tüketim yoluyla sürekli yenilememiz gereken bir projeye dönüşüyor. Yani şunu demek istiyorum “Kendi bedenimin patronu benim” sözünü ulaşılmış bir gerçeklikten çok, ulaşılmak istenen bir ideal olarak görüyorum.

Kendi bedenimiz üzerinde elbette belirli bir hareket alanımız var; direnebilir, normları sorgulayabilir ve farklı beden deneyimlerine alan açabiliriz. Fakat bu kararları toplumdan, iktidardan ve ekonomik sistemden tamamen bağımsız biçimde vermiyoruz. Bu nedenle asıl mesele, “Bedenim yalnızca bana aittir” demekle yetinmek değil; bedenimizle ilgili neyi, neden istediğimizi ve bu isteğin kimler tarafından üretildiğini sorgulayabilmektir. Belki de bedensel özerklik, bütün toplumsal etkilerden kurtulmak değil; bu etkilerin farkına vararak onlar karşısında daha bilinçli bir söz hakkı kurabilmektir.

2 – Pierre Bourdieu perspektifinden hareketle “İdeal sporcu bedeni”nin doğal ve evrensel bir gerçeklik gibi sunulması, aslında belirli sınıfsal ve kültürel tercihlerin meşrulaştırılması olabilir mi?

​Kesinlikle olabilir. Öncelikle “ideal sporcu bedeni” dediğimiz şeyin kendisinin oldukça tartışmalı olduğunu düşünüyorum. Antik Yunan heykellerinden bugünkü spor reklamlarına kadar ideal olarak sunulan bedenin çoğunlukla kaslı, hacimli, güçlü ve simetrik bir erkek bedeni olduğunu görüyoruz. Bu beden yalnızca sportif başarıyı değil; iktidarı, dayanıklılığı, iradeyi ve hâkimiyeti de simgeliyor. Dolayısıyla burada bize yalnızca estetik bir görüntü sunulmuyor. Aynı zamanda “Güçlü erkek böyle görünür” şeklinde kültürel bir mesaj da veriliyor.

Bu durum zaman zaman evrimsel bazı argümanlarla açıklanıyor. Erkeğin güçlü ve hacimli görünmesinin neslin devamını, korunmayı ve güvenliği sağlayacağı düşünülüyor. Elbette bedensel özelliklerin biyolojik bir tarafı var. Ancak biyolojiyi, bugün karşımıza çıkan bütün beden ideallerinin değişmez açıklaması olarak görmek doğru olmaz. Çünkü bedenler biyolojik olabilir ama bedenlere yüklediğimiz anlamlar toplumsaldır. Hangi bedeni güçlü, güzel, çekici veya başarılı bulduğumuz tarihsel dönemlere ve kültürlere göre değişir.

Kadın bedeni bunun en açık örneklerinden biri. Tarih boyunca kadın bedeni farklı dönemlerde farklı kalıplara sığdırılmaya çalışılmıştır. Tarımın temel yaşam biçimi olduğu toplumlarda doğurganlıkla ilişkilendirilen daha dolgun bedenler değerli görülürken, günümüzde mümkün olduğunca düşük yağ oranına sahip, ince ve sıkı bir kadın bedeni öne çıkarılıyor. Fakat kadından beklenen kaslılık ile erkekten beklenen kaslılık da aynı değil. Erkek için büyük, hacimli ve belirgin kaslar kabul görürken kadından “ince ama sıkı”, “güçlü ama fazla kaslı olmayan”, “fit ama erkeksi görünmeyen” bir beden bekleniyor. Yani kadın bedenine çok dar ve birbiriyle çelişen sınırlar çiziliyor. Bu yüzden bunun yalnızca estetik değil, politik bir tercih olduğunu düşünüyorum.

İnsan, doğadan sandığımız kadar kopuk bir varlık değil. Primat akrabalarımızla ortak atadan ayrılışımız milyonlarca yıl öncesine dayansa da hacim ile güç ve hâkimiyet arasında kurduğumuz ilişki tamamen ortadan kalkmış değil. Doğada bazı hayvanların tehdit karşısında tüylerini kabartarak veya bedenlerini daha büyük göstererek üstünlük kurmaya çalıştığını görüyoruz. Toplumsal hayatta da hacimli ve güçlü erkek bedeni otoriteyle ilişkilendirilebilirken kadın için mümkün olduğunca küçük, narin ve az yer kaplayan bir beden ideal hâline getiriliyor. Burada “yer kaplamak” ifadesini yalnızca fiziksel anlamda kullanmıyorum. Kadının bedensel olarak küçük, sessiz, kontrollü ve zarif olması beklentisi; kamusal alanda ne kadar görünür olabileceğine, nasıl hareket edeceğine ve ne ölçüde güç sergileyebileceğine ilişkin bir beklentiyi de içeriyor.

Kadının yalnızca bedeni değil, sesi, oturuşu, yürüyüşü ve hareketleri de sınırlandırılıyor. Kadına “fazla” olmaması öğretiliyor: Fazla yememesi, fazla kaslı görünmemesi, fazla ses çıkarmaması, fazla alan kaplamaması… Bu nedenle kadın bedeninin sürekli küçültülmesi, onun toplumsal ve politik iktidar alanının da küçültülmesiyle bağlantılı okunabilir. Bourdieu’nun kavramlarıyla ideal sporcu bedenini incelediğimizde ise ilk olarak habitus kavramıyla karşılaşıyoruz. Hepimiz belirli toplumsal koşullar içerisinde şekillenen bir habitusa sahibiz. Habitus; nasıl beslendiğimizi, nasıl hareket ettiğimizi, hangi sporlara ilgi duyduğumuzu, boş zamanlarımızı nasıl geçirdiğimizi ve bedenimizi nasıl taşıdığımızı etkileyen, büyük ölçüde içselleştirilmiş eğilimler bütünüdür. Bunları her zaman bilinçli biçimde seçmeyiz. İçinde büyüdüğümüz aile, sınıfsal konum, eğitim düzeyi, yaşadığımız çevre ve sahip olduğumuz imkânlar bize bazı tercihleri doğal ve bize uygunmuş gibi hissettirir.

Örneğin bazı ailelerde çocuk yaşta yüzme, tenis veya bale eğitimi almak son derece olağan kabul edilirken başka bir çevrede bu sporlar ekonomik açıdan ulaşılamaz ya da kültürel olarak uzak görülebilir. Benzer şekilde bir kişi maratona katılmayı kendisine uygun bulurken başka biri güreşe, futbola veya vücut geliştirmeye yönelebilir. Bu tercihler yalnızca kişisel yetenek ve ilgiyle açıklanamaz. Bireyin hangi sporla karşılaştığı, hangi tesise erişebildiği, ailesinin onu hangi branşa yönlendirdiği ve çevresinde hangi sporların değerli kabul edildiği de belirleyicidir. Bourdieu’nun sözünü ettiği ekonomik, sosyal ve kültürel sermayeler burada doğrudan devreye giriyor. Ekonomik sermaye; spor salonuna, ekipmana, sağlıklı besine, antrenöre ve dinlenme imkânına ulaşmayı belirliyor. Sosyal sermaye, kişinin hangi spor çevrelerine girebildiğini ve kimlerle bağlantı kurabildiğini etkiliyor.

Kültürel sermaye ise hangi sporların değerli bulunduğunu, sağlıklı bedenin nasıl tanımlandığını ve kişinin spor alanındaki kurallara ne kadar hâkim olduğunu şekillendiriyor. Dolayısıyla insanların “Herkes isterse böyle bir bedene sahip olabilir” şeklindeki düşünceye eşit koşullarda yaklaşmadığını görmek gerekiyor. Herkesin boş zamanı, kaliteli besine erişimi, güvenli spor alanı, uygun ekipmanı veya bedeniyle ilgilenebilecek maddi imkânı aynı değil. Bir kişinin haftada beş gün spor yapabilmesi yalnızca disiplinli olmasıyla ilgili olmayabilir. Çalışma saatlerinin düzenli olması, bakım sorumluluklarının bulunmaması, spor salonuna yakın yaşaması ve gerekli besinlere erişebilmesi de bunu mümkün kılar. Ancak sonuçta ortaya çıkan fit beden yalnızca kişisel iradenin ürünüymüş gibi sunulur. Onu mümkün kılan sınıfsal koşullar ise görünmez hâle gelir.

Beden bu noktada bir tür sermayeye de dönüşebilir. Belirli bir görünüme sahip olmak kişiye sosyal kabul, prestij, iş imkânı veya dijital görünürlük kazandırabilir. Özellikle sosyal medya çağında sporcu bedeni yalnızca sportif performans gösteren bir beden değildir; aynı zamanda sergilenen, beğenilen ve ekonomik değere dönüştürülen bir bedendir. Fakat her sporcu bedeni aynı ölçüde görünür kılınmaz. Medyada genellikle estetik, simetrik, yağsız ve pazarlanabilir bedenler öne çıkarılır. Bu nedenle sportif başarı ile kültürel olarak beğenilen görünüm birbirine karıştırılır.

Oysa bir maratoncunun bedeniyle bir güreşçinin, haltercinin, yüzücünün veya voleybolcunun bedeni aynı değildir. Çünkü her branş bedenden farklı bir performans bekler. Uzun mesafe koşucusu için hafiflik ve dayanıklılık avantajlı olabilirken halterci için kas hacmi ve patlayıcı güç, güreşçi içinse kuvvetle birlikte belirli bir ağırlık ve denge gerekli olabilir. Sporun kendi gerçekliği bize tek bir ideal sporcu bedeninin bulunmadığını açıkça gösteriyor. Buna rağmen medyada “sporcu bedeni” denildiğinde belirli bir yağ oranına, kas görünümüne ve simetriye sahip bedenin gösterilmesi, sportif bir zorunluluktan çok egemen kültürel beğeninin sonucudur. Bourdieu’nun “ayrım” kavramı da burada önemli.

Beğenilerimiz çoğu zaman yalnızca kişisel tercihler değildir; sınıfsal konumumuzu ve kendimizi diğer gruplardan nasıl ayırdığımızı gösterir. Belirli sporları yapmak, belirli markaları giymek veya bedeni belirli biçimde şekillendirmek bir statü göstergesine dönüşebilir. Örneğin pahalı ekipman, özel ders, butik spor salonu veya “sağlıklı yaşam” ürünleri üzerinden kurulan sportif kimlik, yalnızca sağlıkla ilgili değildir. Aynı zamanda kişinin yaşam tarzını ve sınıfsal konumunu gösteren bir ayrıma dönüşür. Böylece egemen sınıfların beden anlayışı, sanki herkes için geçerli ve doğal olan doğru yaşam biçimiymiş gibi sunulabilir. Bir bedeni “ideal beden” olarak tanımlamak, o bedenini ortaya çıkaran toplumsal koşulları halının altına süpürmek anlamına geliyor. Ardından bu ölçütlere uymayan kişiler kendi bedenlerini yetersiz veya kusurlu görmeye başlıyor.

Bu nedenle ideal sporcu bedeni evrensel bir gerçeklik değil; belirli tarihsel, sınıfsal ve kültürel koşulların ürünüdür. Sorun sağlıklı ya da güçlü olmayı önemsemek değil. Sorun, sağlığın ve gücün yalnızca belirli bir dış görünüş üzerinden tanımlanmasıdır. Bir beden güçlü olduğu hâlde estetik kalıplara uymayabilir; başka bir beden de dışarıdan “fit” göründüğü hâlde sağlıklı olmayabilir. Buna rağmen görünüş performansın ve sağlığın kanıtı gibi sunuluyor. İdeal sporcu bedeni dediğimiz şeyin, egemen sınıfların beğenilerinin ve yaşam tarzlarının evrenselleştirilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu ideal, doğal olduğu için değil; medya, spor endüstrisi, sağlık söylemleri ve tüketim kültürü tarafından sürekli tekrarlandığı için doğal görünür. Dolayısıyla sormalı olduğumuz soru “İdeal sporcu bedeni hangisidir?” değil; “Bu bedeni kim, hangi koşullarda ve kimin çıkarına ideal ilan ediyor?” sorusudur.

3- Sporcuların sosyal medya üzerinden kendilerini sürekli görünür kılması yeni bir emek biçimi olarak görülebilir mi?

Kesinlikle evet. Hatta günümüzde sosyal medyada oluşturduğumuz kimliğin, gerçek hayatta sahip olduğumuz kimlikten bile daha görünür ve zaman zaman daha değerli hâle geldiğini düşünüyorum. Bu yalnızca sporcular için değil, pek çok meslek grubu için geçerli. Her geçen gün doktorların, psikologların, fizyoterapistlerin ve diyetisyenlerin profesyonel çekimlerle hazırladıkları içerikleri görüyoruz. Artık yalnızca mesleğinizi iyi yapmanız yeterli sayılmıyor; bunu görünür kılmanız, anlatmanız ve insanları yaptığınız işin değerine ikna etmeniz de bekleniyor.

Sporcular açısından baktığımızda bu durum daha da belirgin. Çünkü günümüzde adeta “Ekranda ne kadar varsan, o kadar gerçeksin” anlayışı hâkim. Sporculuk artık yalnızca antrenmanlardan, müsabakalardan ve alınan sonuçlardan oluşmuyor. Sporcu aynı zamanda kişisel markasını sürekli üretmek zorunda kalıyor. Bedenini geliştirmesi yetmiyor; o bedeni doğru ışıkta, doğru açıyla ve ilgi çekici bir hikâyeyle sergilemesi gerekiyor. Nasıl beslendiğini, nasıl hazırlandığını, ne giydiğini ve antrenmandan sonra nasıl toparlandığını içerik hâline getirmesi bekleniyor.

Bu görünürlüğü sağlamak için harcanan zamanın ve kullanılan bütün materyallerin bir emek olduğunu düşünüyorum. Video çekmek, içerik fikri bulmak, uygun mekân ve kıyafet seçmek, çekimi düzenlemek, açıklama yazmak, yorumlara cevap vermek ve paylaşım saatlerini takip etmek dışarıdan kolay görünebilir. Fakat bunların tümü zaman, dikkat, planlama ve belirli bir dijital bilgi gerektiriyor. Sporcu bir bakıma hem yaptığı sporun öznesi hem de kendi hayatının içerik üreticisi hâline geliyor.Burada yalnızca fiziksel veya teknik bir emekten değil, duygusal emekten de söz etmek gerekir. Sporcuların en kötü dönemlerinde, sakatlandıklarında, yarış kaybettiklerinde ya da motivasyonları düştüğünde bile takipçilerine umut verecek ve onları motive edecek içerikler üretmeleri beklenebiliyor. Kişi aslında üzgün, yorgun ya da kaygılı olsa bile ekranda güçlü, disiplinli ve kararlı görünmek zorunda kalabiliyor. Böylece sporcu sadece bedenini değil, duygularını da yönetip sergilenebilir hâle getiriyor.

Örneğin sakatlık, biz sporcular açısından oldukça zorlayıcı ve belirsizliklerle dolu bir süreç olabiliyor. Fakat sosyal medyada bu deneyimin genellikle “Daha güçlü döneceğim”, “Asla pes etme” veya “Engeller bizi güçlendirir” gibi motive edici bir anlatıya dönüştürüldüğünü görüyoruz. Elbette sporcu gerçekten böyle düşünüyor olabilir. Ancak sürekli olarak güçlü görünmek zorunda hissetmesi, olumsuz duygularını yaşamasına ne kadar izin verildiği sorusunu da ortaya çıkarıyor. Sporcu yalnızca iyileşmekle kalmıyor; aynı zamanda iyileşme sürecini izlenebilir ve ilham verici bir hikâyeye dönüştürüyor.

Kendi hikâyesini anlatması ve insanları başarısına ikna etmesi de bu emeğin bir parçası. Geçmişte sporcunun başarı belgesi büyük ölçüde aldığı dereceler, kazandığı kupalar ve sahadaki performansıydı. Bugün ise başarı aynı zamanda ne kadar etkileyici anlatıldığıyla da değer kazanıyor. Bir antrenman görüntüsü tek başına yeterli olmayabiliyor; o görüntünün arkasına zorluklar, fedakarlıklar ve kişisel dönüşüm hikâyesi ekleniyor. Böylece sporcunun yaşamı, sürekli devam eden bir anlatıya dönüşüyor. Sosyal medya bu anlamda sporcuya kendi sesini duyurma imkânı da sunuyor.

Özellikle geleneksel medyada yeterince yer bulamayan kadın sporcular, engelli sporcular veya daha az popüler branşlarda mücadele eden kişiler kendi hikâyelerini doğrudan anlatabiliyor. Bu açıdan görünürlük güçlendirici olabilir. Sporcu, medya kuruluşlarının onu nasıl temsil edeceğine tamamen bağımlı kalmadan kendi imajı üzerinde belirli ölçüde söz sahibi olabilir. Ancak aynı imkân, kısa sürede bir zorunluluğa da dönüşebilir. Başlangıçta kişinin kendi tercihiyle yaptığı paylaşım, bir süre sonra takipçi kaybetmekten ve algoritmada görünür kalmak için yerine getirilmesi gereken bir göreve dönüşür.

Sosyal medyanın algoritmik yapısı da bu emek biçimini ağırlaştırıyor. Çünkü görünürlüğün devam etmesi için düzenli paylaşım yapmak, takipçilerle etkileşime girmek ve platformun güncel içerik biçimlerine uyum sağlamak gerekiyor. Bir süre paylaşım yapmayan sporcu yalnızca takipçileri tarafından unutulma riskiyle karşılaşmıyor; algoritma tarafından da geri plana itilebiliyor. Bu nedenle görünürlük bir kez kazanılıp korunan sabit bir şey değil. Her gün yeniden üretilmesi gereken bir performans hâline geliyor. Bu durum bize yeni bir disiplin biçimini de gösteriyor. Sporcu bir yandan antrenörünün programına, müsabaka takvimine ve beslenme düzenine uyarken diğer yandan sosyal medyanın ritmine uyum sağlıyor. Sabah antrenmanını yapmak kadar o antrenmandan paylaşılabilir bir görüntü çıkarmak da önem kazanıyor. Böylece antrenmanın kendisi ile antrenmanın temsili birbirine karışıyor. Sporcu bazen yaptığı hareketi yalnızca performansına katkı sağladığı için değil, ekranda etkileyici göründüğü için de paylaşabiliyor.

Elbette görünürlüğün ekonomik bir karşılığı da var. Sporcu başarılarını ve yaşam tarzını tanıttıkça sponsorluklar, reklam anlaşmaları ve marka iş birlikleri elde edebiliyor. Özellikle sporculuk kariyerinin kısa ve gelirlerin belirsiz olduğu düşünüldüğünde sosyal medya önemli bir ekonomik güvence sağlayabilir. Sporcu kendi kitlesini oluşturarak kulüplere, federasyonlara veya geleneksel medyaya olan bağımlılığını bir ölçüde azaltabilir. Ancak sponsorlukların dağılımında yalnızca sportif başarının etkili olmadığını da görüyoruz.

Bazı sporcular gerçekten yüksek performansları ve başarıları sayesinde destek alırken bazıları hâkim güzellik standartlarına daha fazla uyduğu, sosyal medya dilini daha iyi kullandığı veya daha fazla takipçiye sahip olduğu için markalar açısından daha “pazarlanabilir” kabul edilebiliyor. Bu durumda sportif başarı ile dijital popülerlik arasında bir rekabet ortaya çıkıyor. Çok başarılı ancak sosyal medyada görünür olmayan bir sporcu, daha az başarılı fakat daha fazla etkileşim alan bir sporcudan daha az sponsorluk desteği görebiliyor.

Özellikle kadın sporcular açısından bu durum daha eleştirel değerlendirilmelidir. Kadın sporcunun sportif performansı kadar görünüşü, kıyafeti ve ne kadar çekici bulunduğu da gündeme gelebiliyor. Erkek sporcular daha çok başarıları ve fiziksel güçleri üzerinden temsil edilirken kadın sporcuların bedenleri estetik bir nesneye dönüştürülebiliyor. Bu nedenle kadın sporcu hem başarılı olmak hem de medyanın kabul ettiği kadınlık ve güzellik kalıplarına uygun görünmek zorunda bırakılabiliyor. Burada üretilen içerik, yalnızca sporcunun emeğinin görünür hâle gelmesini sağlamıyor; aynı zamanda bedeninin metalaştırılması riskini de taşıyor.

Üstelik sosyal medya emeğinin büyük bölümü karşılıksızdır. Her paylaşım doğrudan sponsorluk veya gelir getirmez. Sporcu çoğu zaman ileride bir marka tarafından fark edilme ihtimali için düzenli olarak ücretsiz içerik üretir. Platform ise bu içeriklerden, kullanıcıların dikkatinden ve etkileşimlerinden ekonomik değer elde eder. Yani sporcu hem kendi görünürlüğü için çalışır hem de farkında olarak ya da olmayarak sosyal medya şirketlerine veri ve içerik sağlar. Bu nedenle dijital görünürlüğü yalnızca kişisel tanıtım olarak değil, platform ekonomisinin bir parçası olan üretken bir emek olarak değerlendirmek gerekir.

Bana göre bu durumu sadece ekonomik gelire indirgemek de doğru değil. Çünkü sosyal medya, sporcunun sürekli var olmak zorunda olduğu ikinci bir çalışma alanına dönüşmüş durumda. Sporcu performansını sahada gösterirken artık bununla yetinemiyor; dijital alanda da kendisini kanıtlaması gerekiyor. Sahadaki emeğine ek olarak dikkat çekme, takipçi kazanma, imajını koruma ve sürekli güncel kalma emeği ortaya çıkıyor. Bir anlamda sporcunun mesaisi antrenman bittiğinde sona ermiyor.

Sporcuların sosyal medyada kendilerini sürekli görünür kılması yeni bir emek biçimi olarak değerlendirilebilir. Bu emek; içerik üretimini, kişisel marka yönetimini, bedenin sergilenmesini, duyguların kontrolünü ve takipçilerle sürekli iletişimi kapsıyor. Sosyal medya sporculara kendi hikâyelerini anlatabilecekleri önemli bir alan açarken onları kesintisiz biçimde görünür, motive edici ve pazarlanabilir olma baskısıyla da karşı karşıya bırakıyor. Bu nedenle sporcunun dijital görünürlüğü yalnızca boş zaman etkinliği ya da kişisel tercih değildir; fiziksel emeğine eklenen, çoğu zaman sınırları belirsiz ikinci bir mesai olarak görülmelidir.

4 – Beden memnuniyetsizliği kapitalizm tarafından üretilebilir mi?

Bizler yalnızca ayna karşısında kişisel bir memnuniyetsizlik yaşamıyoruz. Bedenimizle kurduğumuz ilişkide yaşadığımız huzursuzluk, çoğu zaman yalnızca bize ait bireysel bir sorunmuş gibi anlatılıyor. Kişi kendisini beğenmiyorsa özgüveninin düşük olduğu, yeterince spor yapmadığı veya kendine iyi bakmadığı düşünülüyor. Oysa ben bu memnuniyetsizliğin sistematik biçimde üretildiğini düşünüyorum. Çünkü birbirinden bağımsız milyonlarca insan aynı anda kilosundan, cildinden, saçından, yaşlanmasından veya vücudunun belirli bölgelerinden rahatsızlık duyuyorsa bunu yalnızca kişisel psikolojiyle açıklayamayız.

Kapitalist sistemin işleyebilmesi için bize yalnızca ürün satması yetmez; önce o ürüne ihtiyaç duyduğumuza bizi ikna etmesi gerekir. Bu nedenle sistem sürekli olarak bizde bir eksiklik duygusu yaratır. Cildimiz yeterince pürüzsüz değildir, bedenimiz yeterince ince değildir, kaslarımız yeterince belirgin değildir, saçlarımız yeterince canlı değildir. Hatta yaşlanmak gibi son derece doğal bir süreç bile çözülmesi gereken bir probleme dönüştürülür. Ardından bu sorunların çözümü olarak kozmetik ürünler, diyet programları, spor salonu üyelikleri, takviyeler ve estetik müdahaleler karşımıza çıkarılır. Bazen bunları satın aldığımızda gerçekten daha iyi hissediyoruz. Ancak bu iyilik hâli çoğunlukla kalıcı olmuyor. Çünkü sistem bir eksikliği kapatırken hemen arkasından yeni bir eksiklik tanımlıyor.

Örneğin kilo veriyoruz ama bu defa yeterince sıkı olmadığımızı düşünüyoruz. Sıkılaşıyoruz ama kaslarımız yeterince belirgin görünmüyor. Cildimiz için bir ürün aldığımızda bu kez gözeneklerimiz, kırışıklıklarımız veya göz altlarımız problem hâline geliyor. Bu yüzden tamamlanma hissine tam olarak ulaşamıyoruz. Çünkü tüketim sisteminin devam edebilmesi için bireyin kendisini hiçbir zaman tamamen yeterli hissetmemesi gerekiyor. İdeal beden de bu sistemin en etkili araçlarından biri. Bize ulaşılması oldukça zor, hatta zaman zaman biyolojik olarak sürdürülebilir olmayan beden görüntüleri sunuluyor. Bu görüntüler yalnızca reklamlarla değil, sosyal medyada filtreler, ışık, poz, estetik müdahaleler ve profesyonel çekimler aracılığıyla sürekli yeniden üretiliyor. Daha sonra gerçek bedenimizi, nasıl üretildiğini bilmediğimiz bu görüntülerle karşılaştırıyoruz. Elbette bu karşılaştırmanın sonunda kendimizi eksik buluyoruz.

Bu eksiklik duygusu etrafında dönen çok büyük bir endüstri var. Diyet, kozmetik, estetik cerrahi, spor, moda, takviye gıda ve sağlıklı yaşam sektörleri beden memnuniyetsizliğinden önemli ölçüde besleniyor. Bize yalnızca ürün sunulsaydı bu kadar büyük ve sürekli bir talep oluşmayabilirdi. Önce belirli bir beden “ideal” olarak tanımlanıyor, mevcut bedenimizle o ideal arasındaki fark görünür hâle getiriliyor, ardından da bu farkı kapatacağı iddia edilen ürünler pazarlanıyor. Yani piyasa bir yandan yarayı açarken diğer yandan pansumanı satıyor.

Kapitalizm içerisinde beden giderek metalaşıyor. Beden artık yalnızca yaşadığımız, hissettiğimiz ve dünyayla ilişki kurduğumuz bir varlık değil; yatırım yapılması gereken bir projeye dönüşüyor. Genç, zayıf, kaslı ve bakımlı bedenler başarının, disiplinin ve iradenin göstergeleri olarak sunuluyor. Bireyin bedeni, onun karakteri hakkında bir kanıt gibi okunuyor. Fit görünüyorsa kendisini kontrol edebilen, çalışkan ve düzenli biri olduğu; hâkim standartlara uymuyorsa tembel, iradesiz veya sorumsuz olduğu varsayılabiliyor. Bu noktada özellikle sosyal medyada sıkça karşıma çıkan “Yeni zenginlik para değil, kaslı bir bedendir” söylemini önemli buluyorum.

İlk bakışta bu cümle, paradan bağımsız bir başarı anlayışı sunuyormuş gibi görünüyor. Fakat kaslı ve fit bir bedenin üretilebilmesi de çoğu zaman belirli ekonomik ve zamansal imkânlara bağlı. Düzenli spor yapabilmek için boş zamana, spor salonuna erişime, kaliteli beslenmeye, yeterli uykuya ve bazen profesyonel desteğe ihtiyaç duyuluyor. İki işte çalışan, bakım yükünü üstlenen veya sağlıklı gıdaya ulaşmakta zorlanan bir insanla bütün zamanını bedenine yatırım yaparak geçirebilen birinin koşulları aynı değil.

Dolayısıyla fit beden yalnızca fiziksel bir görünüm olmaktan çıkarak sınıfsal bir göstergeye de dönüşüyor. Eskiden zenginlik daha açık biçimde pahalı kıyafetler, otomobiller veya mücevherler üzerinden sergilenirken bugün kişinin kendisine ayırabildiği zaman, tükettiği organik ürünler, gittiği spor salonu ve biçimlendirdiği beden de statü göstergesi olabiliyor. “Yeni zenginlik kaslı bedendir” denildiğinde aslında o bedeni mümkün kılan boş zaman, ekonomik güvence ve bakım imkânları görünmez hâle geliyor.

Buradaki sorun, toplumsal eşitsizliklerin kişisel irade meselesine dönüştürülmesi. İnsanların çalışma koşulları, gelirleri, yaşadıkları çevre, sağlık hizmetlerine erişimleri ve bakım sorumlulukları birbirinden farklı. Ancak beden söz konusu olduğunda bütün bu yapısal koşullar göz ardı edilerek herkese “Yeterince istersen yapabilirsin” deniliyor. İdeal ölçülere ulaşan kişi başarılı, ulaşamayan ise yeterince çaba göstermemiş kabul ediliyor. Böylece sistemin yarattığı eşitsizliklerin sorumluluğu bireyin üzerine bırakılıyor. Bu anlayış yalnızca kilolu bedenleri hedef almıyor.

Yaşlı, engelli, kronik hastalığı olan veya genetik olarak egemen beden ölçülerine uymayan kişiler de üretkenlik ve başarı normlarının dışında değerlendirilebiliyor. Kapitalizm açısından değerli beden; çalışabilen, üretken, enerjik, genç görünen ve kendisini sürekli geliştiren bedendir. Bedenin dinlenmesi, yorulması, hastalanması veya yaşlanması ise doğal süreçler olmaktan çıkarak bireyin yönetmesi gereken kişisel başarısızlıklar gibi görülüyor.

Burada Marksist açıdan bedenin emek gücünün taşıyıcısı olduğunu da söylemek gerekir. Kapitalist sistem için beden yalnızca tüketim yapan bir nesne değil, aynı zamanda üretimi gerçekleştiren araçtır. Çalışabilmek için sağlıklı ve işlevsel kalmamız beklenir. Fakat bedenimizin bakımını sürdürme sorumluluğu büyük ölçüde yine bize bırakılır. İyi beslenmek, uyumak, spor yapmak, zihinsel olarak dayanıklı kalmak ve ertesi gün yeniden çalışabilecek hâle gelmek bireysel sorumluluğumuz gibi sunulur.

Böylece iş dışında yaptığımız beden bakımı bile dolaylı olarak emek gücümüzü yeniden üretmeye hizmet eder. Bir yandan bedenimizi iş hayatının taleplerine uygun biçimde sağlıklı ve enerjik tutmamız, diğer yandan tüketim kültürünün güzellik ölçülerine göre biçimlendirmemiz bekleniyor. Bu nedenle beden üzerinde iki yönlü bir baskı oluşuyor: Beden hem üretken hem de estetik olarak kabul edilebilir olmalı. Yalnızca çalışması yetmiyor; başarılı, genç ve dinamik de görünmesi gerekiyor.

Kadın bedeni söz konusu olduğunda bu baskı daha yoğun yaşanıyor. Kadından hem çalışma hayatında üretken olması hem bakım emeğini yerine getirmesi hem de bütün bunları yaparken genç, zayıf ve bakımlı görünmesi bekleniyor. Beden bakımı kadının kişisel tercihi değil, neredeyse yerine getirmesi gereken görünmez bir görev hâline geliyor. Makyaj yapmak, tüylerini almak, kilosunu kontrol etmek veya yaşlanma belirtilerini gizlemek “kendine bakım” adı altında özgürleştirici bir faaliyet gibi sunulsa da bunları yapmayan kadınlar sosyal yaptırımlarla karşılaşabiliyor. Dolayısıyla tercih olarak görünen şeyin arkasında güçlü bir toplumsal baskı bulunabiliyor. Elbette bütün beden normlarının tek nedeni kapitalizmdir demek indirgemeci olur. Kapitalizmden önce de beden üzerinde dinî, ataerkil, ahlaki ve kültürel düzenlemeler vardı. İnsanlar tarih boyunca bedenleri üzerinden sınıflandırıldı; kadınlık, erkeklik, güzellik, güç ve doğurganlık gibi anlamlar farklı bedenlere yüklendi.

Kapitalizm beden üzerindeki baskıyı sıfırdan yaratmadı. Fakat mevcut normları metalaştırdı, endüstrileştirdi ve sürekli kâr üreten bir döngüye çevirdi. Örneğin güzellik normu daha önce de vardı; ancak bugün o norma ulaşmak için satın alınabilecek sayısız ürün, hizmet ve müdahale bulunuyor. İnsan bedeninden memnun olmadığında çözümü toplumsal ölçütleri sorgulamakta değil, kendisini değiştirecek yeni bir ürün satın almakta arıyor. Böylece politik ve toplumsal bir mesele, kişisel bakım sorunu gibi sunuluyor.

Kendi bedenimin patronu benim söylemi önemli bir özerklik talebini ifade etse de kapitalist toplum içerisinde tam anlamıyla gerçekleşmesi oldukça zor. Çünkü bedenimizle ilgili kararlarımızı verirken piyasanın ürettiği eksiklik duygusundan, sınıfsal koşullardan ve güzellik normlarından tamamen bağımsız değiliz. Belki de ilk olarak “Bedenimde değiştirmek istediğim şeyi gerçekten ben mi istiyorum, yoksa bana bunu istemem mi öğretildi?” sorusunu sormamız gerekiyor. Beden üzerinde söz sahibi olmak yalnızca onu istediğimiz biçimde değiştirebilmek değil; onu sürekli değiştirmek zorunda olmadığımızı da düşünebilmektir.

5 – Psikoloji öğrencisi olarak, bedenin sürekli performans göstermesi gerektiği düşüncesinin psikolojik sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu soruya hem uzun yıllar profesyonel voleybol oynamış biri hem de sosyoloji mezunu ve psikoloji öğrencisi olarak baktığımda, bedenin sürekli performans göstermesi gerektiği düşüncesinin oldukça ağır psikolojik sonuçları olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada bedenden yalnızca sağlıklı olması veya hareket etmesi beklenmiyor. Bedenin sürekli daha güçlü, daha hızlı, daha dayanıklı, daha zayıf ve daha estetik olması isteniyor. Yani beden hiçbir zaman bulunduğu hâliyle yeterli kabul edilmiyor; sürekli geliştirilmesi gereken, bitmeyen bir projeye dönüşüyor.

Profesyonel sporculukta bunu çok açık biçimde deneyimliyorsunuz. Bedeniniz yalnızca size ait özel bir alan olmaktan çıkıyor; antrenörün, kulübün, takımın, rakiplerin ve seyircilerin değerlendirdiği bir performans aracına dönüşüyor. Ne kadar yükseğe sıçradığınız, ne kadar hızlı hareket ettiğiniz, kaç kilo olduğunuz, yağ oranınız ve sakatlıktan ne kadar kısa sürede döndüğünüz sürekli takip ediliyor.

Bir süre sonra insan da kendi bedenine bu ölçütler üzerinden bakmaya başlıyor. “Bugün nasıl hissediyorum?” sorusundan önce “Bugün ne kadar iyi performans gösterebilirim?” diye düşünüyor. Bence bunun ilk psikolojik sonucu, kişinin öz değerini performansına bağlamasıdır. İyi oynadığı, hedeflerine ulaştığı veya bedeni beklentileri karşıladığı zaman kendisini değerli hissediyor. Kötü performans gösterdiğinde ise yalnızca yaptığı işin kötü olduğunu değil, kendisinin yetersiz olduğunu düşünmeye başlayabiliyor. “Bugün kötü oynadım” ile “Ben kötü bir sporcuymuşum” arasındaki sınır giderek kayboluyor. Performans, kişinin kimliğini ve kendisi hakkındaki genel yargısını belirlemeye başlıyor.

Sporcu açısından bu çok kırılgan bir öz değer yaratıyor. Çünkü sportif performans her zaman aynı düzeyde kalamaz. Beden yorulur, hastalanır, yaşlanır ve sakatlanır. Uyku, stres, hormonal süreçler ve hayatın diğer alanlarında yaşanan problemler performansı etkiler. Fakat sporcuya bedeninin doğal dalgalanmalar yaşayabileceği alan tanınmadığında her düşüş kişisel bir başarısızlık gibi algılanabilir. Bu da yoğun performans kaygısına ve hata yapma korkusuna yol açar. Ben voleybol oynadığım yıllardan da biliyorum; bazen insan yalnızca oynamıyor, aynı zamanda kendisini dışarıdan izler gibi oynuyor. Antrenör ne düşünecek, kenara alınacak mıyım, takım arkadaşlarım beni yetersiz bulacak mı, bir sonraki hatayı da yapacak mıyım diye düşünür. Bu kadar yoğun bir öz denetim altında beden doğal ve akıcı hareket etme kapasitesini bile kaybedebilir.

Normalde otomatik olarak gerçekleştirilen bir hareketi aşırı düşünmeye başladığınızda performansınız daha da düşebilir. Böylece kaygı performansı, düşen performans da kaygıyı artıran bir döngü oluşturur. Bedenin sürekli performans göstermesi beklentisi, kişide dinlenmeye karşı suçluluk da yaratıyor. Dinlenmek bedenin temel bir ihtiyacı olmasına rağmen tembellik veya geride kalmak gibi algılanabiliyor. Sporcu antrenman yapmadığı bir gün huzursuz hissedebiliyor. Sosyal medyada başkalarının çalıştığını gördüğünde, kendi dinlenme ihtiyacını sorgulayabiliyor. “Ben durursam başkası beni geçer” düşüncesi, kişinin bedeninin verdiği sinyalleri bastırmasına yol açıyor.

Bu noktada ağrı, yorgunluk ve bitkinlik dinlenme çağrısı olarak değil, aşılması gereken engeller olarak görülüyor. Kadınlarda regl bile. Spor kültüründe sık sık “Acı yoksa gelişim yok”, “Bahane üretme” veya “Limitlerini aş” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Bunlar belirli ölçüde motive edici olabilir. Ancak sürekli tekrarlandığında kişinin kendi bedeniyle kurduğu güven ilişkisini bozabilir. İnsan bedenini dinlemek yerine ona karşı mücadele etmeye başlar. Ağrıya rağmen devam etmek güçlülük, durmak ise zayıflık olarak kodlanır. Bunun sonucunda kişi yalnızca fiziksel olarak sakatlanmaz; psikolojik tükenmişlik de yaşayabilir. Tükenmişlik, bir anda ortaya çıkan basit bir isteksizlik değildir. Uzun süreli baskı sonucunda spora karşı duygusal uzaklaşma, motivasyon kaybı, yetersizlik hissi ve kronik yorgunluk şeklinde görülebilir.

Başlangıçta keyif alınarak yapılan spor, zamanla yerine getirilmesi gereken bir göreve dönüşür. Kişi başarı kazansa bile bundan tatmin olmayabilir; çünkü zihni hemen bir sonraki hedefe geçer. Sürekli performans beklentisi, başarıdan alınan hazzı da azaltıyor. Çünkü başarı artık kutlanacak bir şey değil, zaten yapılması gereken bir görev gibi görülüyor. Kazandığınızda rahatlıyorsunuz fakat kaybettiğinizde yoğun bir hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Böylece sporcu başarıyı gerçekten yaşamaktan çok, başarısızlıktan kaçınmaya çalışıyor. Motivasyonun kaynağı merak, gelişme arzusu ve keyif olmaktan çıkıp korkuya dönüşüyor. Korkuyla sürdürülen performans ise uzun vadede psikolojik açıdan oldukça yıpratıcıdır.

Sakatlık dönemleri bu baskının en görünür olduğu zamanlardan biridir. Profesyonel sporcu için sakatlık yalnızca bedensel bir problem değildir; aynı zamanda kimlik krizidir. Hayatını “sporcu” kimliği üzerine kurmuş bir insan, bedeni performans gösteremediğinde “Ben şimdi kimim?” sorusuyla karşılaşabilir. Takımdan uzak kalmak, yerini kaybetme ihtimali ve eski seviyesine dönememe korkusu kaygı ve depresif belirtileri artırabilir. Üstelik sakatlanan sporcuya çoğu zaman üzülmesi veya korkması için yeterli alan da tanınmaz. Hemen güçlü olması, rehabilitasyona odaklanması ve “Daha güçlü döneceğim” anlatısını kurması beklenir. Oysa insan aynı anda hem iyileşmeye çalışabilir hem de kayıp duygusu yaşayabilir.

Bu duyguların bastırılması, kişinin yaşadığı süreci daha da yalnızlaştırır. Bedeni iyileşirken psikolojik olarak iyileşemeyebilir. Bedenin görünüşüyle performansın birbirine karıştırılması da önemli bir sorun. Özellikle kadın sporculardan yalnızca başarılı olmaları değil, aynı zamanda ince, fit ve estetik görünmeleri beklenebiliyor. Böylece kişinin bedeni işlevi üzerinden değil, dışarıdan nasıl göründüğü üzerinden değerlendiriliyor. Sporcu güçlü, sağlıklı ve başarılı olduğu hâlde idealize edilen görüntüye uymadığı için bedeninden memnun olmayabilir. Bu durum beden algısı sorunlarına, sürekli beden kontrolüne, yeme davranışlarının bozulmasına ve bazı durumlarda yeme bozukluklarına kadar ilerleyebilir. Kişi beslenmeyi bedeninin ihtiyacını karşılayan bir süreç olarak değil, kilosunu ve görünümünü kontrol etme aracı olarak görmeye başlayabilir.

Yediği yemek karşısında suçluluk duyabilir veya yaptığı egzersizi yediklerini telafi etmenin yolu olarak kullanabilir. Spor ve beslenme sağlıklı yaşam araçları olmaktan çıkarak kişinin kendisini cezalandırdığı alanlara dönüşebilir. Burada bedenin nesneleştirilmesinden de söz edebiliriz. Kişi bedenini içeriden deneyimlemek yerine dışarıdan nasıl göründüğü üzerinden değerlendirmeye başlar. Bedenin ne hissettiği değil, nasıl göründüğü önem kazanır. Aynada, tartıda, fotoğrafta veya performans verilerinde sürekli kendisini kontrol eder. Bu öz-gözetim, bedenle kurulan ilişkiyi yabancılaştırır. Beden, içinde yaşanılan bir yer olmaktan çıkıp sürekli denetlenmesi gereken bir nesneye dönüşür.

Sosyal medya bu baskıyı daha da artırıyor. Sporcu antrenmanını yaparken aynı zamanda antrenmanının paylaşılmaya değer olup olmadığını düşünebiliyor. Dinlenme, kötü performans veya motivasyonsuzluk görünmezken sürekli çalışan ve ilerleyen bedenler görünür oluyor. Böylece kişi, başkalarının seçilmiş en iyi anlarını kendi gündelik gerçekliğiyle karşılaştırıyor. Bu da yetersizlik hissini güçlendiriyor. Sosyoloji perspektifinden baktığımda ise bunun yalnızca bireyin zihninde ortaya çıkan bir problem olmadığını düşünüyorum. Toplum sürekli üretken, aktif ve kendini geliştiren bireyi değerli kabul ediyor. Kapitalist çalışma düzenindeki performans mantığı bedene de taşınıyor. Nasıl iş hayatında daha fazla üretmemiz bekleniyorsa, bedenimizin de daha fazla yakması, daha fazla kaldırması, daha hızlı koşması ve daha iyi görünmesi bekleniyor. Bedenin yorulması ve dinlenmesi ise neredeyse sistem dışına çıkmak gibi algılanıyor.

Sosyal medya bu baskıyı daha da artırıyor. Sporcu antrenmanını yaparken aynı zamanda antrenmanının paylaşılmaya değer olup olmadığını düşünebiliyor. Dinlenme, kötü performans veya motivasyonsuzluk görünmezken sürekli çalışan ve ilerleyen bedenler görünür oluyor. Böylece kişi, başkalarının seçilmiş en iyi anlarını kendi gündelik gerçekliğiyle karşılaştırıyor. Bu da yetersizlik hissini güçlendiriyor. Sosyoloji perspektifinden baktığımda ise bunun yalnızca bireyin zihninde ortaya çıkan bir problem olmadığını düşünüyorum. Toplum sürekli üretken, aktif ve kendini geliştiren bireyi değerli kabul ediyor. Kapitalist çalışma düzenindeki performans mantığı bedene de taşınıyor. Nasıl iş hayatında daha fazla üretmemiz bekleniyorsa, bedenimizin de daha fazla yakması, daha fazla kaldırması, daha hızlı koşması ve daha iyi görünmesi bekleniyor. Bedenin yorulması ve dinlenmesi ise neredeyse sistem dışına çıkmak gibi algılanıyor.

Kuramsal Çerçeve

Foucault, M. (1975). Hapishanenin Doğuşu: Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak.

Bourdieu, P. (1979). Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi.

Bourdieu, P. (1986). Sermayenin Biçimleri.

Shilling, C. (2012). Beden ve Sosyal Teori.

Han, Byung-Chul (2010). Yorgunluk Toplumu.

Debord, G. (1967). Gösteri Toplumu.

Crawford, R. (1980). Healthism and the Medicalization of Everyday Life.

Fredrickson, B. L., & Roberts, T. A. (1997). Objectification Theory: Toward understanding women’s lived experiences.

Hochschild, A. R. (1983). Yönetilen Kalp: İnsan Duygularının Ticariselleşmesi.

Terranova, T. (2000). Free Labor: Producing Culture for the Digital Economy.

Marx, K. (1867). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi.

Baudrillard, J. (1970). Tüketim Toplumu.

McRobbie, A. (2015). Be Bold! Asılılık, Yaralanabilirlik ve Neoliberal Feminizm.

Raedeke, T. D. (1997). Is athlete burnout more than just overtraining? A transformer perspective.

Brewer, B. W., Van Raalte, J. L., & Linder, D. E. (1993). Athletic identity: Hercules’ muscles or Achilles’ heel?.

Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes.

Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being.

Featherstone, M. (1982). The Body in Consumer Culture.

Bordo, S. (1993). Unbearable Weight: Feminism, Western Culture, and the Body.

Goffman, E. (1959). Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu.

Metalaşan Sporcu Bedeni
Bu web sitesi deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanır. Bu web sitesini kullanarak Veri Koruma Politikamızı kabul etmiş olursunuz.
Daha fazla oku

Psikopolitik Dergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin