Röportaj: Ayça Söylemez I Birgün Gazetesi
Editör: Caner Özdemir I Psikolog
Bir gazeteci, başkalarının acısına tanıklık ederken ruhundan ne kadar verir? Çoğu zaman nesnelliğe sığınarak kendimizi koruyabileceğimizi sanırız. Oysa işkence, istismar ve faili meçhullerin karanlığına dokunmak, ruhumuzda iz bırakır. Literatürün “ikincil travma” dediği bu sessiz gerçekle, yıllarını mesleğe vermiş gazeteciler bile çok geç yüzleşir.
Bu sayımızda, haber odalarının psikolojik bagajını ve korkunun haberin dilini nasıl şekillendirdiğini masaya yatırıyoruz. Gazetecinin nesnellik zırhı ardındaki kırılganlığı sorgulayan bu içten yazıyla sizleri baş başa bırakıyoruz. Keyifli okumalar.

1 – Bir gazeteci, haber yaptığı kişilerin korkusunu ve travmasını kendi ruhsal dünyasına ne ölçüde taşır?
Çok isabetli bir soru, böyle bir sorunun varolduğunu öğrenmem bile meslekte yıllar geçirdikten sonra mümkün oldu. Yanıtını vermek ise daha uzun sürdü.
Bir söyleşi sırasında duyduğum “ikincil travma” sözü, başka bir söyleşide bunun gazetecileri de etkileyebileceği bilgisinden sonra konu hakkında düşünmeye başladım. Çünkü biz aslında bir haberi yaparken, o haberdeki travma yaşamış özneyi dinlerken, etkileneceğimizi düşünmüyoruz. En azından ben hiç düşünmezdim. Tek bir olayı birden fazla kez dinlemek, olayla ilgili belgeleri okumak ve haberi yazıya dökmek sürecinde travmayı en ince detayına kadar öğrenmekle kalmıyor, aslında kendimiz de olayı en azından izliyor konumuna gelebiliyoruz. Gelebiliyormuşuz…
Özellikle istismar ve işkence konulu haberlerde kendimin de psikolojik olarak etkilendiğimi anladım çünkü haberi (zamanı, detayları, soruşturmayı, davayı, davanın sonucunu vs) unutsam da haberin öznesinin yaşadıkları hep benimle kaldı. Örneğin yıllar önce dinlediğim bir işkence öyküsünün detaylarını hala hatırlıyorum. Gözaltında işkenceye maruz kalan kişinin anlattığı soğuk su detayı, bugün hatırladığımda dahi üşümeme sebep oluyor. Öznelerle özdeşlik kurduğumuz, kendimize yakın hissettiğimiz durumlarda ise travmaya yakınlaşmak daha da artıyor.
Sözün kısası, öznenin duygularını, yaşadıklarını anlamaya çalışmak, bazen o duyguların etkisini yaşamak anlamına da gelebiliyor. Tabii bu her haberde gerçekleşmiyor, yoksa muhtemelen haber yapmaya devam edemezdik.

2 – Faili meçhullerin haberleştirilmesinde korku nasıl bir rol oynuyor? Gazetecinin korkusu haberin dilini veya kapsamını değiştirebilir mi?
Faili meçhul cinayetler aslında çok geniş bir konu. Bilinen siyasi cinayetlerden, tarihte kalmış olanlara, yine kamuoyunca haberdar olunan adli olaylardan unutulanlara dek büyük bir külliyat var. Hepsine eldeki belgeler ve kanıtlar doğrultusunda farklı açıdan yaklaşsam da haberini yaparken iki kez düşündüğüm konular arasında faili meçhul cinayetler üst sırada yer almıyor. Bu konuda çoğunlukla eldeki somut bilgilerden hareket ettiğim için, özel bir çekince yaşamıyorum. Ancak sorunuza genel olarak yanıt vermek gerekirse, tabii ki yazarken korku hissettiğimiz haberler var. Bu durumda bazen daha mesafeli bir dil tutturmak bazen de olası sonuçları göze almak gibi seçimler yapıyoruz. Yazdığınızın doğruluğundan emin olduğunuz sürece, haberinizin yargılama konusu olabileceğini tahmin etseniz de bunu göze almak çok zor olmuyor.
3 – Bu tür olaylar hakkında haber yapmak, gazeteciyi yalnızca geçmişe değil, bugünün iktidar ilişkilerine ve toplumsal korkularına da bakmaya zorlar mı?
Geçmişte gerçekleşmiş ve bir sonuca ulaşmayan her olay, her cinayet, her haber konusu bugünle bağlantılıdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken, sadece içinde bulunduğumuz siyasi ya da toplumsal koşullarla kendimizi sınırlamadan, olayın gerçekleştiği dönemi de anlamak olmalı. Hatta bir adım daha ileri giderek mevcut koşulların geçmişte nasıl, hangi olaylarla veya eylemlerle oluştuğunu anlamaya çalışmak, araştırma gerekir. Sonuçta tabii ki bugün hala haber konusu olan, çözümlenmemiş bir sorun varsa bugünkü iktidar ilişkilerine de toplumun tavrına da bakmak zorundayız. Haber konusu tarihte kalmışsa da okurumuz haberi bugün okuyacak. Kaldı ki geçmişte kaldığı düşünülen her olayın izlerini, bugün de sürebiliyoruz, bağlantılar hiçbir zaman kaybolmuyor. Yani geçmişi yazmak, aslında bugünü de yazmak anlamına geliyor.
Örneğin, 90’lı yıllarda bir listede adları geçen, “öldürülen Kürt işadamları” olayı bugün hala haber konusu çünkü cinayetler – resmi olarak – halen faili meçhul. Dolayısıyla bununla ilgili sadece (şu anda kapanmış olan) yargılama sürecine bakmak yetmez, hem o dönemin aktörlerini ve siyasi ortamını hem de o aktörlerin bugünkü siyasi ortamda nerede durduğunu araştırıp yazmak, haberin tamamlanmış olması için elzemdir.
4 – Siyasi cinayetlerin ardından, geride kalan aileler medyanın ve toplumun ilgi odağı oluyor. Evet aileler de hakikatin peşinde ancak aynı zamanda bir travma yaşıyorlar. Bu noktada gazetecilik etiği nasıl yaklaşmayı gerektiriyor?
Şahsen, haberin öznesinin öldürülen kişiyle ve o kişinin eylemleriyle sınırlanması gerektiği kanısındayım. Aileler zaten büyük bir travma yaşarken onları rahatsız etmeme kaygısının yanında, her ailenin, öldürülen kişinin düşüncelerini birebir taşımasını veya o düşünceleri maktulle aynı biçimde savunmasını, bir nevi mirasını devam ettirmesini beklemek hem aileye haksızlık hem de öldürülen kişiye. Ancak maalesef haber yapılırken bazen ailelerin sözleri ve eylemleri, siyasi cinayete kurban giden kişinin, onun düşüncelerinin ve savunduklarının önüne geçebiliyor. Tabii ki aileler adalet arıyor ve büyük bir acı içerisindeler. Ancak bu durumu, öldürülen kişinin kendisiyle karıştırmamak ve onun düşüncelerini, kendisinin ifade ettiği şekliyle korumak çok önemli.
Bunun dışında tabii ki ailelere de ömürleri boyunca taşımaları gereken yükler yüklememeye dikkat etmeliyiz, haberleri bu sorumluluk bilinciyle yapmalıyız.
5 – Bazı faili meçhuller zamanla kamuoyunun hafızasından silinirken bazıları gündemde kalıyor. Bir olayın hatırlanmasını veya unutulmasını hangi toplumsal ve politik dinamikler belirliyor?

En belirleyici olan, iktidar bloklarının o dönemki siyasi ajandası oluyor maalesef. Ardından da tabii ki konuyu gündeme getirmese de gündemde kalmasını, konuşulmasını sağlayan basın geliyor. Buna yakın tarihten birçok örnek verebiliriz. Örneğin 2010-2011 yıllarında, dönemin konjonktürü uyarınca Doğu ve Güneydoğu’daki, Ankara ve İstanbul’daki faili meçhul kalmış cinayetlerle ilgili soruşturmalar açıldı, onlarca dosya raftan indirildi. Siyasiler, geçmişin hayaletleriyle hesaplaşma sözü verdi.
Dosyalarda bir süre gerçekten de ilerleme kaydedildi ancak açılan davalarda ne gerçek faillerin tamamı mahkeme önüne çıkarıldı ne de davalar bir sonuca ulaştı. Konjonktür değiştiğinde elimizde zamanaşımı ve beraatla bitmiş davalar kaldı. Hatta bu davalarla faillerin belki gelecekte yargılanma olasılığı da (beraat ettikleri ve aynı suçla bir daha suçlanamayacakları için) tamamen ortadan kaldırılmış oldu. Yani, adalet sözüyle başlayan davalar, failleri aklama görevi gördü.
O dönem açılan diğer çok sanıklı davalar ise gerçek suçları yargılamadığı, hakikaten de söylendiği gibi “kumpas” olduğu için sanıkların maruz kaldığı adaletsizlikle tarihe geçti. Tüm bu yargılamalardan geriye kalan gazete haberleri oldu. Gelecekte yine uygun bir siyasi ortamla, bugün unutulduğu düşünülen olayları hatırlatacak olan da yine aynı gazete haberleri ve onları yazanlar olacak. Topluma belki de en büyük katkımız, hafızasını korumak.


