Röportaj: İrem Karataş I Cumhuriyet Gazetesi
Editör: Ömer Cansız I Psikolog
Toplumsal travmaların haberleştirilmesi, yaşanan acının yalnızca kayda geçirilmesini değil, aynı zamanda nasıl hatırlanacağını, nasıl anlamlandırılacağını ve toplumda nasıl bir karşılık bulacağını da belirliyor. Gazetecinin mağdurla kurduğu ilişkinin sınırlarından travmatik görüntülerin kullanımına, medyanın toplumsal hafızadaki rolünden dayanışma ve değişim kapasitesinin görünür kılınmasına uzanan bu söyleşide; gazeteciliğin toplumsal ve ruhsal boyutlarını tartışıyoruz. İrem Karataş ile gerçekleştirdiğimiz röportajda, 6 Şubat depremleri, Akbelen Direnişi ve İBB Davası gibi deneyimler üzerinden gazetecinin tanıklığının nasıl bir psikolojik yük yaratabildiğini; haberlerin ise yalnızca acıyı görünür kılmakla kalmayıp toplumsal umudu, dayanışmayı ve eyleme geçme kapasitesini nasıl etkileyebileceğini ele alıyoruz.

1 – Bir gazeteci olarak toplumsal travma niteliğindeki olayları haberleştirirken, yaşanan acıyı doğru ve insani bir biçimde aktarmakla gazetecinin profesyonel mesafesini koruması arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu süreçte empati ve mesleki sınırlar haberciliğinizi nasıl etkiliyor?
Bu gibi olaylarda bahsedilen mesafeyi korumak zorlaşıyor. Örneğin doğal afetlerde ya da ihmal sonucu ölümle bitmiş kazalarda mağdur olan aileler gazeteciyi hukuki mücadele için kamuoyunda gündem yaratacak bir araçtan çok bir kahraman gibi görmeye eğilimli. İnsanların yargıya olan güveni azaldığından, bu durumlarda adalet için tek çare kamuoyunun gündemine gelmek ve dolayısıyla habere konu olmak olarak görülüyor.
Durum böyle olduğunda aslında yalnızca işini yapan gazeteciye minnet duygusu çok yoğun yaşanıyor. Bu da gazetecilerin kahramanlaştırılması, sarıp sarmalanması ve aşırı sevgiye maruz kalmasına yol açıyor.
Haber kaynağı-haberci mesafesi burada aşınıyor. Gazeteci de “işimi yapmalıyım” hissinden uzaklaşıp “insanlara yardım etmeliyim” hissine yaklaşıyor. Bu his bazen haber yaparak sunulacak kamuoyu yararı yerine bizzat haber kaynağına sunulacak haberin de dışında çeşitli yardımlara itiyor. 6 Şubat depremleri burada bir örnek.
Gazeteci arkadaşımla belgesel hazırlamak ve röportajlar yapmak için gittiğimiz bölgede, kahraman gibi karşılanmıştık. Bir hafta kadar kaldıktan sonra insanların bizden çocuklarının eğitimleri için burs desteğine varan yardımlarda bağlantı sağlamamızı istediklerini gördük. Zaman zaman çeşitli yardım kuruluşları yoluyla bu bağlantıyı da sağladık. Ancak sağlıksız bir durumdu. Döndükten sonra uzun bir süre bizimle iletişimlerini sürdürdüler ve biz de yaşadığımız psikolojik zorlanmayı bir süre atlatamadık.
Bu mesafe silinmesinin nedenlerine baktığımda toplumda travma yaratan olaylarda bir araya gelerek iyileşme ve dayanışma sürecinden önce, ihmal ve hataların dile getirilmesini önlemek isteyen devletin sert dili olduğunu görüyorum. Devlet travmayı bir an önce gidermek yerine kendine yönelecek eleştirileri bastırırken toplumdaki güvensizlik artıyor ve yargıdan ya da kurumlardan çok sahada bizzat gördükleri gazetecilere güven duymaya başlıyorlar.
2 – Şiddet, ölüm, afet, savaş, yoksulluk ya da başka toplumsal travmalara doğrudan tanıklık etmek ve bu deneyimleri tekrar tekrar haberleştirmek gazetecinin ruhsal dünyasını nasıl etkileyebiliyor? Mesleki deneyiminizde unutamadığınız, zihninizde veya duygularınızda kalmaya devam eden haberler oldu mu? Bu deneyimlerle nasıl baş ediyorsunuz?
Meslek geçmişimde benzer çok deneyim var. İlk aklıma gelenler 6 Şubat depremleri, Akbelen Direnişi ve İBB Davası. Toplumdaki mağduriyet ve yaşanan adaletsizlik çok belirgin olduğunda gazeteci tarafsızlığını korumakta zorlanıyor. Bu yanıtta İBB Davası örneği üzerinden gideceğim. 9 Mart’ta başlayan duruşmaları başından beri takip ediyorum. Kendi adıma bunun bir siyasi dava olduğuna inansam da belediye yapılanmalarında yolsuzluğun kronik bir sorun olduğunu ve dava aşamasında çeşitli olaylarda bazı kişilerin yolsuzluk suçlarının belgelenebileceğini öngörmüştüm.

Bu durumda çeşitli kişiler belgeler ile suçlanırken masum olanlar da aklanacaktı. Ancak dava başlayınca farklı bir durum ortaya çıktı. Kaç eylemde ya da kaç yılla yargılanırsa yargılansın tutuklu ve tutuksuz sanıkların tamamı açısından gösterilen deliller yalnızca etkin pişmanlık beyanları, duruşmalarda ortaya çıktığı üzere suçla uyuşmayan HTS ve baz kayıtlarıydı. Duruşmalar devam edip tutuklular savunmalarında bu çelişkileri ortaya koydukça yaşanan hukuksuzluk daha da açığa çıktı. Buna bir de etkin pişmanlık ifadeleri vermeleri için ailesinden insanlar gözaltına alınan, çocukları ile tehdit edilen insanlar eklendi. Mağduriyetin büyüklüğü ortaya çıktıkça bizlerin haberde ve anlatımda kullandığı dile yansıdı.
Başta tamamen bağımsız mahkemede söylenenleri aktardığımız sunulan delilleri ya da antitezleri anlattığımız haberler tutuklu yakınlarının mağduriyetleri ile dolmaya başladı. Suçu kanıtlansa bile infazı dolduğundan tahliye olması gereken isimler tahliye olmadıkça, aylar önce tutuklandığı halde iddianamesi hazırlanmadığından suçunu bile bilmeyen kişilerin tutukluluğu sürdükçe bizler ailelerin yaşadıklarına odaklanmaya başladık. Bu durum bizleri aileler ile fazla yakınlaştırdı. Haber kaynaklarımız için üzülmek bir normal haline geldi. Yakınları tahliye olmadığında ağlayanları teselli etmek için konuştuğumuz ve sarıldığımız anlar ortaya çıktı. Bizler de haftanın dört günü Silivri’de duruşma takip etmekten oradaki ekosistemin parçası olduğumuzdan davanın tarafı olan aileler ve avukatlara yakınlık duyuyoruz ve bunu da sağlıklı bulmuyoruz. Ancak durumun kendine özelliği bizi buna itiyor.
3 – Medyanın bazı toplumsal acıları görünür kılarken bazı acıların yeterince görünür olmaması, sizce toplumun neyi hatırlayacağını ve nasıl hatırlayacağını etkiliyor mu? Bir gazeteci olarak, bugün yaptığınız bir haberin yalnızca yaşanan olayı aktarmadığını, aynı zamanda o olayın toplumsal hafızadaki yerini de şekillendirebileceğini düşünüyor musunuz?
Toplumsal hafızanın iktidarların kontrol ettiği medya tarafından manipüle edildiği çok açık. O hafıza yıllar içinde hâkim düşünceye uyum sağlayacak biçimde şekillendiriliyor. 50’li yıllara kadar varan Kemalizm anlatısından, son 25 yıldaki muhafazakâr mağduriyeti anlatısına dek olguların yerini hâkim düşünceye uyumlu olacak algılar alıyor. Bu yapılırken hafıza bazen olanları yok sayarak, hakikat manipüle edilerek ya da olanlar fazla propaganda edilerek bir hafıza aslında inşa ediliyor.

Buna en net örnek çözüm süreçlerinde Kürt yurttaşların yaşadığı travmaların konuşulabilmesi ancak devlet güvenlikçi politikalara yöneldiğinde bu travmaların medyanın gündeminden çıkmasıdır. Aslında hakikat kaybolmuyor. Her toplumsal olay hassasiyet gösterenler tarafından olurken kaydediliyor ve sonraki nesillere aktarılıyor. Yalnız bu arşivlerin ne zaman açılacağını hâkim düşünce ve medyası belirliyor. Böyle bakıldığında hangi arşivin açılacağı ve benimseneceği de güçle ilişkilendirilebilir. Kendi açımdan İBB Davası takibi sürecinde sürekli olarak davayı düzenli takip eden 10-15 gazeteciden biri olduğumdan İmamoğlu’nun masumluğuna inananlar tarafından takdir ve takip edildim. Ancak dava ana akım medyada bizim anlattığımız biçimiyle hiçbir zaman yer alamadı. Algılar olguların önüne geçmeye devam etti.
Bu boşluğa konuştuğumuz anlamına gelmiyor. Yaptığımız haber ve yayınların arşivlere kaydedildiğini ve hegemonya değişimi olursa önem kazanacağını biliyoruz. Bugün açısından tüm medyayı domine eden bir gündem olmasa da ilerleyen yıllarda dönüp başvurulacak kayıtlar oluşturduğumuzu düşünüyoruz.
4 – Toplumsal travma yaratan olaylarda, yaşanan acıyı görünür kılmak amacıyla çok ağır görüntü ve videoların haberlerde kullanılması konusunda ne düşünüyorsunuz? Gazetecilik açısından kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğu ile kişilerin mahremiyetini ve yaşanan travmanın ağırlığını gözetmek arasındaki sınır nasıl belirlenmeli?
Bu haber merkezlerinde sık sık tartıştığımız bir konu. Medyanın şiddet içeriklerini mutlaka bir süzgeçten geçirerek ve mağdurun faydasını gözeterek sunması gerektiğinde hemfikiriz. Bu anlamda örneğin bir kadına şiddet görüntüsünde mağdurun yüzünü mutlaka blurlamak, tetikleyici anlar varsa bunları sunmamak önemli.
Tartışma ise şurada başlıyor. Sunulan görüntü eğer yalnızca yazılı biçimde sunulursa kamuoyunda oluşan tepki daha sınırlı kalabiliyor. Yani bir erkeğin kadına ya da çocuğa uyguladığı şiddeti yazıyla tasvir etmek yerine görüntüyü sunmak kamuoyunu daha çok öfkelendirdiği için erkeğin cezalandırılması konusunda daha çok baskı yaratılıyor. Burada önemli olan bu ayrımı yapabilmek. Bazı medya kuruluşları kamuoyunun tepkisini artırmak değil kendi sosyal medya etkileşimini artırmak için bu görüntüleri paylaşmayı tercih ediyor. Bazıları zaten kimse böyle bir duyarlılığa sahip olmadığından ve görüntüleri servis ettiğinden kendisinin de sunmasında sorun görmüyor.
Görüntülerin hiçbir filtreden geçmeden sunulması giderek normalleşiyor. Burada yine hukuk sistemine duyulan güvensizliğin bir etkisi var. Haberi yapmak ve kamuoyu yaratmak eskisi gibi sonuçlara tekabül etmiyor. Dolayısıyla hukuk sisteminin harekete geçmesi için neredeyse toplumsal infial haline gelecek tepkilerin oluşması gerekiyor. Bu noktada gazeteciler de haberin toplumsal etkisi ve hukuksal bir sonucu olması açısından normalde başvurmak zorunda hissetmeyecekleri görsel araçlara yönelebiliyor. Buradaki sınırı iyi belirlemek gerekiyor. Söz konusu görsellerde yer alan kişilerin kişilik haklarını korumak, oluşacak dijital ayak izini hesaplamak çok önemli.

5 – Toplumsal travmaları haberleştirirken yaşanan felaketin boyutunu ve gerçekliğini tüm ağırlığıyla ortaya koymak önemli. Bununla birlikte, haberlerde toplumun yaşananlar karşısındaki dayanışma ve değiştirme kapasitesinin görünür olması sizce nasıl bir anlam taşıyor? Siz bir gazeteci olarak bu meseleye nasıl bakıyorsunuz?
Uzun zamandır haberleri yazarken pozitif bir dil kullanmakta zorlanıyoruz. Ancak durum ne kadar ağır olursa olsun toplumda yılgınlık yaratacak sonuçlara yol açmamayı dikkate almalıyız. Bu anlamda Türkiye gündeminin yoğunluğundan dayanışma ve başarı hikayelerini konu alan haberlerde azalma olsa da bu içeriklerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sürekli kötü gidişata ve kötü olaylara maruz kalan insanlarda sık sık gündemden uzaklaşma ve olanlara gözünü kapatma tepkisi gelişiyor. Bu da insanları eylemsellikten ve kötü gidişatı değiştirmek için harekete geçmekten alıkoyuyor. Bunu şöyle örnekleyebiliriz. Çok dağınık bir evi toplamaya başlamak ciddi bir psikolojik hazırlık süreci gerektirebilir. Ancak genelde ilk adımı attığımızda örneğin çöpleri çıkardığımızda bile temizliğe devam etmek kolaylaşır.
Bizler insanlara çok dağınık bir ev olduğunu gösterirken bir yandan çöpleri çıkardıktan sonra dağınıklığı toplamakta motive olan birini gösteremezsek insanlar dağınık evin kapısını çekip uzaklaşmayı tercih edebilir. Genelde son yıllarda tam da bu örnekte söylediğimi yaşıyoruz. Tüm arkadaşlarım gündemin ağırlığına katlanamadığından sosyal medyaya ve haberlere bakmaya ara verdiğini söylüyor. Deprem bölgesinde yaşanan mağduriyetleri anlatırken bir yandan da ülkenin dört bir yanından gönüllü şekilde bölgeye giderek mağdur çocuklara müzik ve enstrüman eğitimi veren müzisyenlerden bahsetmeliyiz. Çok fazla kötü gelişmenin olması iyi gelişmelere gözümüzü kapatmamıza sebep olursa umutsuzluğa düşeriz.
Haberin amacı kamuoyunda yankı uyandırmak ve bilginin toplumda yaratacağı etkiyi tetiklemektir. Bir yolsuzluğa ya da adaletsizliğe tepki göstermesini beklediğimiz toplumun aynı zamanda kendinde bu gücü ve umudu bulması gerekir. Etki edebileceğine ve değiştirebileceğine inanan bir toplum haksızlıklara ses çıkarır, değişim umudu kalmayanlar ise siner, apolitikleşir. Bütün bunları düşündüğümüzde topluma ilham verecek aktivizm, gönüllülük veya mücadele hikayelerini haberleştirmeyi çok önemli buluyorum.
Bir örnekle bitireyim, bir kadının katledilmesinin ardından katilin iyi hal indirimi alması ve kısa zamanda tahliye olması önemli bir haberdir ancak davaya mücadeleci feminist avukatların ve sivil toplum kuruluşlarının dahil olmasıyla katilin aldığı cezanın bozulması ve yeniden yargılandıktan sonra ağır bir cezaya çarptırılması belki daha önemli bir haberdir. Birinde kadınlar başlarına kötü bir şey geldiğinde yargı yoluyla adaleti bulamayacağına inanırken diğerinde yan yana gelerek itiraz ve mücadelede ısrar ederlerse adaletin sağlanmasına katkı vereceklerine inanırlar.


