Röportaj: Dr. Ecehan Balta I Bağımsız Araştırmacı
Editör: Psikolog Zeynep Oyan
Editörden
MOTUS’un 11 Ekimde ODTÜ’de düzenlemiş olduğu ‘’Disiplinlerarası Tartışma Günleri’’nde, Dr. Ecehan Balta ‘’COP 31’e Giderken İklim Zirveleri ve Kapitalizm’’ atölyesi düzenlemiş ve dergimizin temsilcisi Psikolog Caner Özdemir, bu atölyede birkaç kez yanlışlıkla ‘’dumansız hava sahası’’ yerine, ‘’havasız duman sahası’’ demişti.
Yanlışlıkla gelen bu söylem, katılımcılar tarafından daha çok benimsenmiş ve kapitalizmin ekosistem üzerinde yarattığı tahribatı daha iyi ifade ettiğini belirtmişlerdi.
Bir anıya dayanan bu röportaj, ekolojik krizin yalnızca bireysel sorumluluklar üzerinden değil, sermaye birikimini ve kârı önceleyen kapitalist üretim ilişkileri bağlamında ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Söyleşi, üretimin örgütlenme biçimi sorgulanmadan ekolojik yıkımın yapısal nedenlerinin ve gerçek maliyetlerin kavranamayacağını vurguluyor.

1. Ekolojik krizi yalnızca insanın doğaya verdiği zarar üzerinden değerlendirmek, bu zarara yol açan ekonomik sistemi gözden kaçırmamıza neden oluyor mu?
Evet, çünkü “insan doğayı tahrip ediyor” dediğimizde, insanlığı kendi içinde farklılaşmamış, tek bir özne olarak ele alıyoruz. Oysa herkesin doğayla kurduğu ilişki, üretim araçları üzerindeki gücü ve yıkımın sonuçlarından korunma imkânı aynı değil. Bir termik santralin nereye kurulacağına, bir ormanın maden sahasına dönüştürülmesine ya da hangi ürünün hangi koşullarda üretileceğine hepimiz eşit biçimde karar vermiyoruz. Dolayısıyla soruyu yalnızca “İnsan doğaya ne yapıyor?” diye değil, “Üretimi kim, kimin hesabına, hangi ihtiyaç için, kimin kararıyla gerçekleştiriyor?” diye de sormamız gerekiyor.
Kapitalist üretimde belirleyici amaç, toplumsal ihtiyaçları karşılamak değil, sermaye birikiminin devamlılığını sağlamaktır. Doğa bu süreçte ham madde ve enerji kaynağı olarak görülmenın yanı sıra üretimin atıklarının bırakıldığı sınırsız bir alan olarak görülüyor. Bir işletmenin kâr hesabında yer almayan kirli hava, zehirlenen su, bozulan tarım toprağı ya da hastalanan işçiler, toplumun üstlenmek zorunda kaldığı gerçek maliyetler. Üstelik rekabet, işletmeleri daha fazla üretmeye, daha hızlı tüketimi teşvik etmeye ve maliyetleri başkalarına aktarmaya zorluyor.
Ekolojik yıkım bu nedenle yalnızca kötü yönetimin veya yanlış teknoloji tercihinin sonucu değil; üretimin örgütlenme biçimiyle ilgili yapısal bir sorun. Kapitalizmden önce de doğa tahribatı vardı, kapitalist olmayan toplumlarda da olabilir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz krizin küresel ölçeğini, hızını ve sürekliliğini kapitalist birikim ilişkilerinden bağımsız açıklayamayız.
Bu, insanların bireysel sorumluluklarının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bireysel davranışlardan yola çıkıp üretim ilişkilerini görünmez hale getirdiğimizde, sorunun nedenlerini de çözümün imkânlarını da daraltmış oluyoruz. Doğayla ilişkimiz yalnızca tüketim alışkanlıklarımızın değil, aynı zamanda mülkiyet, emek, iktidar ve sınıf ilişkilerinin konusu.
2. Çevre tartışmalarında neden insanların sigara tüketimi, evlerindeki elektrik kullanımı ve günlük alışkanlıkları bu kadar görünürken, sanayi kuruluşlarının üretim süreçleri aynı ölçüde gündeme gelmiyor?
Çünkü bireyin davranışını değiştirmesini istemek, üretimin nasıl örgütlendiğini ve kimin denetlediğini tartışmaya açmaktan çok daha kolay. “Işığı kapat, daha az su kullan, daha az tüket” çağrıları bir ölçüde anlamlı olabilir. Fakat bunlar çoğu zaman ekolojik krizin siyasal bir sorun olmaktan çıkarılıp kişisel ahlak meselesine dönüştürülmesine hizmet ediyor. Böylece yurttaş, tükettiği elektrikten dolayı sorgulanırken elektriğin hangi kaynaklardan, hangi şirketler tarafından ve hangi toplumsal maliyetlerle üretildiği arka planda kalıyor.

Burada önemli bir ölçek kaydırması var. Bir insanın evinde aldığı önlemle fosil yakıt temelli enerji altyapısını sürdürme kararı aynı etki ve sorumluluk düzeyinde değil. Ayrıca insanlar bütün tüketim tercihlerini özgürce yapmıyor. Isınmak için doğalgaza, işe gitmek için otomobile, uygun fiyatlı gıdaya ulaşmak için uzun tedarik zincirlerine bağımlı hale getirildikleri bir düzende onlardan tek başlarına “doğru seçimi” yapmalarını beklemek adil değil.kişi aynı temel değerleri savunuyor ama onları gerçekleştirmek için farklı bir yöntem tercih ediyorsa buna pragmatizm diyebiliriz. Şirketlerin çevre üzerindeki etkilerinin görünmez olmasında “yeşil boyama” da önemli rol oynuyor. Ambalajını değiştiren, ağaç dikme kampanyası yapan ya da emisyonlarını başka bir yerde denkleştirdiğini söyleyen şirket, üretim hacmini ve kâr hedefini tartışma dışı bırakabiliyor. Üstelik çevresel sorumluluğun tüketicilere yüklenmesi, şirketlerin kendi üretim süreçlerini değiştirme zorunluluğunu da zayıflatıyor.
Bireysel davranışları tartışmak elbette gereksiz değil. Ancak tüketimin sınıfsal niteliğini de görmek gerekiyor. Özel jet kullanan bir insanla işe gitmek için eski bir otomobile ihtiyaç duyan bir insanın tüketimini aynı kefeye koyamayız. Sorumluluk, yalnızca tüketilen miktarla değil, o tüketimi belirleyen ekonomik güç ve toplumsal ilişkilerle birlikte değerlendirilmeli.
Benim için asıl sorular şunlar: Gerçekten neye ihtiyacımız var? Bunu üretirken ne kadar enerji ve ham madde kullanılıyor? Üretim kararını kim veriyor ve bedelini kim ödüyor? Bu sorular sorulmadığında çevrecilik, üretim düzenine dokunmayan bir davranışlar listesine dönüşüyor.
3. Ekolojik yıkımdan kimlerin kazanç sağladığına ve bu yıkımın sonuçlarıyla kimlerin yaşamak zorunda kaldığına baktığımızda, karşımıza nasıl bir adaletsizlik çıkıyor?
En temel adaletsizlik, kazancın belirli ellerde toplanırken yıkımın maliyetinin toplumsallaştırılması. Örneğin Aliağa’yı düşünelim. Rafineri, petrokimya, demir-çelik, gemi sökümü, limanlar ve enerji tesisleri onlarca yıldır aynı bölgede birikiyor. Buradaki sorun, çevreyi kirleten birbirinden bağımsız birkaç tesis değil; bölgenin bütünüyle ağır sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi.

Üretilen değer şirketlerin bilançosuna yazılırken kirli havayı solumak, sağlık riskleriyle ve geçim kaynaklarının aşınmasıyla yaşamak işçilere ve bölge halkına kalıyor. Böyle yerler için kullanılan “feda bölgeleri” ifadesi çok açıklayıcı. Yani bazı coğrafyaların ve orada yaşayan insanların, başkalarının refahı için gözden çıkarılabilir sayılması söz konusu.
Bu eşitsizlik sınıfsal olduğu kadar coğrafi ve toplumsal cinsiyete dayalı. Geliri yüksek olanlar kirli çevreden uzaklaşabilir, sağlık hizmetlerine daha kolay erişebilir; işçiler ve yoksul mahallelerde yaşayanlar ise çoğu zaman hem tehlikeli işlerde çalışır hem de o iş yerlerinin yarattığı kirliliğe maruz kalır. Suya, gıdaya ve sağlık hizmetine erişim zorlaştığında gündelik bakım yükünün büyük bölümünü üstlenen kadınların emeği de artar.
Küresel ölçekte ise tarihsel olarak daha fazla fosil yakıt tüketmiş zengin ülkelerle, krize çok daha az katkıda bulunduğu halde kuraklık, sel ve borç yüküyle karşı karşıya kalan ülkeler arasındaki uçurum büyür. Bu nedenle iklim finansmanının nasıl sağlandığı da bir adalet meselesidir. Zengin ülkelerin ve büyük şirketlerin tarihsel sorumluluklarını üstlenmeleri gerekirken, iklim krizinin sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda kalan ülkelere yeni borçlar yüklenmesi eşitsizlikleri derinleştiriyor.
Bugün “yeşil dönüşüm” adına açılan yeni maden sahaları da bu adaletsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Petrol ve kömür bağımlılığından çıkarken aynı sömürü ilişkilerini bu kez lityum, kobalt ya da başka mineraller üzerinden yeniden kurarsak yalnızca yıkımın coğrafyasını değiştirmiş oluruz.
İklim adaleti, sorumlulukların ve yıkıma maruz kalma biçimlerinin eşitsizliğini kabule dayanır; herkesin eşit derecede sorumlu olduğu varsayımına değil. Dolayısıyla yalnızca çevresel zararların azaltılmasındansa bu zararları üreten güç ilişkilerinin değiştirilmesini gerektirir.
4. Bir fabrikanın kapanması ya da üretimini dönüştürmesi gündeme geldiğinde işsizlik ve geçim kaygıları ile ekolojik gereklilikler nasıl birlikte ele alınmalıdır?
Bu mesele çoğu zaman “Ekmek mi, nefes mi?” ikilemiyle önümüze konuyor. Oysa bir işçiyi, geçimini sağlamakla sağlığını ve yaşadığı çevreyi korumak arasında seçim yapmaya zorlamak başlı başına bir adaletsizlik. Fabrikanın yarattığı tahribattan en fazla etkilenenler, çoğu zaman o fabrikanın işçileri ve aileleri. Dolayısıyla çalışanları ekolojik dönüşümün önündeki engel olarak görmek yerine dönüşümün asli öznesi olarak kabul etmek gerekiyor.
Adil geçiş, kirletici bir tesisi kapatırken işçilere kısa süreli bir eğitim vermekten ibaret olamaz. İstihdam ve gelir güvencesi, toplu pazarlık hakları, emeklilik ve sosyal koruma, kamusal yatırımlarla yeni ve nitelikli işlerin yaratılması, bölgenin temizlenmesi ve yerel halkın karar süreçlerine katılması bir bütün olarak düşünülmeli.
Geçişin takvimini ve neyin üretileceğini yalnızca şirket yönetimleri belirleyemez. Sendikalar, işçiler, yerel halk, bilim insanları ve kamu kurumları birlikte planlamalı. Dönüşümün maliyeti de işçilerin sırtına değil, kirlilikten kazanç sağlayanlara yüklenmeli; kamu kaynakları bu dönüşümü toplumsal yarar doğrultusunda desteklemeli.

Burada tarihsel olarak çok öğretici bir örnek var: 1970’lerde Britanya’da Lucas Aerospace işçileri, askeri üretim yerine toplumsal açıdan yararlı ürünler üretilebilmesi için ayrıntılı bir alternatif üretim planı hazırladı.
Bu deneyim bize üretim süreçlerini en iyi tanıyanların yalnızca yöneticiler olmadığını, işçilerin bilgi ve yaratıcılığının bambaşka bir üretim düzenine kaynaklık edebileceğini gösteriyor. Bugün de uygun yatırım ve planlamayla mevcut sanayi kapasitesini toplu taşıma araçları, yenilenebilir enerji altyapısı ya da başka kamusal ihtiyaçlar için dönüştürmek mümkün. Elbette her tesisin aynı biçimde dönüştürülebileceğini söylemiyorum. Bazı üretimlerin durdurulması, bazılarının küçültülmesi, bazılarının ise bambaşka amaçlarla yeniden örgütlenmesi gerekir. Bunun nasıl yapılacağına ilişkin kararların demokratik biçimde alınması esastır.
Ekoloji hareketinin ve sendikaların birlikte mücadele etmesi bu nedenle çok önemli. İşçiler olmadan adil bir ekolojik dönüşüm gerçekleştirilemez. Ama ekolojik yıkımı sürdürerek de uzun vadede iş güvencesi sağlanamaz. Mesele yalnızca bir fabrikanın bacasından çıkan dumanı azaltmak değil, üretimin amacını değiştirmek.
5. Halkların iklim mücadelesi, hükümetlerin ve şirketlerin belirlediği gündemin ötesine geçmek için nasıl bir örgütlenme modeline ihtiyaç duyuyor?
Öncelikle iklim mücadelesini yalnızca iklim zirvelerindeki müzakerelere veya uzmanların hazırladığı teknik raporlara bırakamayız. Bu müzakereler elbette önemli; ancak müzakere masalarında tartışılan hedeflerle insanların gündelik hayatlarında karşı karşıya kaldıkları sorunlar arasında büyük bir mesafe var.
Bir köylünün suyunu savunması, bir işçinin iş yerindeki zehirli koşullara itirazı, bir kadının enerji yoksulluğuyla mücadelesi ya da bir gencin iklim geleceğine ilişkin talebi, birbirinden kopuk “yerel çevre sorunları” değil. Bunları ortak bir siyasal hatta bağlayabilmek gerekiyor.

Bunun için hem yerel düzeyde kök salan hem de ülkeler arasında dayanışma kurabilen, demokratik ve sürekli örgütlenmelere ihtiyaç var. Yerel halk meclisleri, sendikalar, meslek örgütleri, köylü ve gıda egemenliği hareketleri, feminist örgütler, gençlik hareketleri ve ekoloji mücadeleleri yalnızca aynı bildiriyi imzalayan yapılar olmamalı. Ayrıca birbirlerinin taleplerini dönüştürebilmeli, birlikte karar alabilmeli.
Katılımı yalnızca insanlara mikrofon uzatmak olarak değil, karar ve kaynaklar üzerinde gerçek söz sahibi olmak olarak tarif ediyorum. Yerel mücadelelerin özgünlüğünü koruyan ama ortak talepler üretebilen bir örgütlenme biçimi önemli. Böyle bir mücadele, yalnızca bir maden projesine veya enerji santraline karşı çıkmakla sınırlı kalamaz. Enerjinin, gıdanın, suyun, toprağın ve üretimin nasıl örgütleneceğine ilişkin alternatifler geliştirmeli.
14-18 Kasım’da Antalya’da gerçekleştirmek üzere hazırlandığımız Halkların İklim Zirvesi’ni de bu arayışın bir parçası olarak görüyorum. Fosil yakıtlardan çıkış ve enerji demokrasisini, gıda egemenliğini, doğanın haklarını, savaş ve militarizmin ekolojik sonuçlarını birbirinden ayrı başlıklar olarak değil, ortak bir adalet meselesi olarak ele almaya çalışıyoruz.
Buradaki iddia, hükümetlerin gündemine alternatif bir zirve takvimi çıkarmaktan ibaret değil. Yerel mücadelelerin birbirini duymasını, deneyim ve taleplerini birleştirmesini ve COP31’de tartışılanlara kendi yanıtlarını üretmesini sağlamak.
İklim hareketinin toplumsal bir güce dönüşebilmesi için emek mücadelesiyle, feminist mücadeleyle, barış mücadelesiyle ve demokratik haklar mücadelesiyle bağlarını güçlendirmesi gerekiyor. Çünkü ekolojik kriz atmosferdeki karbon miktarının ötesinde, toplumun nasıl örgütlendiği ve yaşam üzerinde kimin söz sahibi olduğuyla ilgilidir. Bu nedenle halkların iklim mücadelesi, hükümetlere çözüm çağrısı yaparken aynı zamanda çözümün toplumsal öznesini de inşa eden bir mücadele olmalıdır.
6. Ekososyalizm, geleneksel sosyalist kalkınma anlayışlarından hangi noktalarda ayrılıyor?
Geleneksel sosyalist kalkınma anlayışlarının önemli bir bölümünde, kapitalizmin üretici güçlerini geliştirip üretim araçlarının mülkiyetini değiştirdiğimizde toplumsal kurtuluşun önünü açacağımız varsayılıyordu. Sanayileşme, büyük ölçekli üretim ve ekonomik büyüme çoğu zaman ilerlemenin temel ölçüsü sayıldı.

Oysa doğa, sınırsız ham madde deposu değil. Mülkiyet biçimi değişse bile üretimin ne için, ne kadar, hangi teknolojiyle ve hangi toplumsal ilişkiler içinde yapıldığı sorgulanmazsa ekolojik yıkım devam edebilir. Yirminci yüzyılın sosyalist deneyimlerinin bir kısmında da merkeziyetçi, üretim artışını önceleyen uygulamalar ciddi çevresel tahribata yol açtı. Bunu görmezden gelemeyiz.
Ekososyalizm açısından mesele, kapitalist büyümenin meyvelerini daha eşit paylaşmakla sınırlı değildir. Neyi zenginlik ve ihtiyaç olarak gördüğümüzü değiştirmek ile ilgilidir. Daha fazla otomobil üretmek yerine nitelikli ve erişilebilir toplu taşımayı geliştirmek mümkün. Enerji tüketimini sürekli artırmak yerine, herkesin enerji hakkını güvence altına alırken israfı ve lüks tüketimi de azaltabiliriz. Aynı şekilde, endüstriyel tarımın verimlilik hesabı yerine köylülerin bilgi ve haklarını, agroekolojiyi ve gıda egemenliğini esas almak da elimizde. Bu aynı zamanda üretimin bazı alanlarda azaltılması, bazılarında ise artırılması gerektiği anlamına geliyor. Fosil yakıt üretiminin, silah sanayisinin ve gereksiz tüketimi körükleyen sektörlerin küçültülmesi; sağlık, bakım, barınma, eğitim, toplu taşıma ve ekolojik onarım alanlarının geliştirilmesi gerekiyor. Yani mesele genel olarak daha az ya da daha fazla üretmektense toplumsal olarak neye ihtiyaç duyduğumuzu demokratik biçimde belirlemektir.
Burada merkezi ve demokratik planlamayı birbirinin karşıtı olarak görmüyorum. Fosil yakıtlardan çıkışın, bölgesel yatırımların ve kaynak kullanımının genel hedefleri ortak bir plan gerektirir. Ama bu planı demokratik kılacak olan, iş yerlerinde, mahallelerde ve yerel topluluklarda gerçek karar yetkisinin bulunmasıdır. Toplumsal ihtiyaçların merkezi düzeyde eşgüdümüyle yerel düzeyde demokratik karar alma süreçlerini birlikte düşünmek zorundayız.
Bir başka önemli ayrım da insan emeği ile doğa arasındaki ilişkiye bakışımızda. Emek, doğanın karşısında duran ve onu sınırsızca dönüştüren bir güç olmaktan ziyade, doğayla kurduğumuz ilişkinin bir parçası. Bu nedenle emeğin özgürleşmesi ile doğanın korunmasını birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Kadınların görünmeyen bakım emeğinin, köylülerin üretim bilgisinin ve yerel toplulukların yaşamı sürdürme pratiklerinin değeri de burada ortaya çıkıyor.
Ekososyalist dönüşüm ne yalnızca devlet mülkiyeti ne de piyasanın “yeşil” hale getirilmesidir. Üretim ve bölüşüm üzerinde toplumsal denetimi, ekolojik sınırları ve eşitliği birlikte kurma çabasıdır. Kapitalizmin büyüme zorunluluğunu sorgulamadan, yalnızca enerji kaynaklarını değiştirerek bu krizi aşabileceğimizi düşünmüyorum.
Benim için belirleyici ölçüt şu: Daha çok şey üretip tüketiyor muyuz değil, herkesin iyi ve özgür bir yaşam sürebilmesi için doğayla ilişkilerimizi yeniden kurabiliyor muyuz? Ekososyalizm, bu soruya hem bugünün somut talepleriyle hem de başka bir toplumsal düzen perspektifiyle yanıt verme çabasıdır.
Fotoğraflar: Canva, Refinery29, Daily Mirror


